+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: İnsanlar Neden Sahabe Makamına Yetişemezler?

  1. #1
    Vefakar Üye Mutella - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    372

    Standart İnsanlar Neden Sahabe Makamına Yetişemezler?

    insanlar neden sahabe makamına yetişemezler ..???
    halbuki insanoğlu için yol açıktır deniyor..




    Açılmalarınızı bekliyorum şimdiden Allah razı olsun ..
    Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez
    ve etmeyiz!


  2. #2
    Ehil Üye alanyali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Alanya
    Mesajlar
    2.491


    cehennem ağzını açmış, bekliyor; cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor.

  3. #3
    Vefakar Üye Mutella - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    372

    Standart

    Allah razı olsun kardeşim .

    yanlız bu linkte olanların bana ayrıca açıklanması gerekiyor..
    verebileceğim net bir cevap şeklinde..
    Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez
    ve etmeyiz!


  4. #4
    Gayyur harbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    109

    Standart

    İnsanlar derece derecedir.
    Topluluk olarak en değerlileri 1400 yıl önce Peygamberimizin etrafında yerlerini almışlardır...
    İnsanların yeryüzüne dağıtımını Allah öyle takdir etmiş demek ki...
    Hususi bir zaman diliminde en kıymetlileri bir araya getirmiş demek ki

  5. #5
    Vefakar Üye Ninja Kedi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    491

    Standart

    Bismillah...

    Mertebe olarak yetişme meselesi ayrıdır, iman/ibadet/zühd/takva olarak yetişme meselesi ayrıdır...İman/ibadet/zühd/takva olarak yetişme yolu açıktır.Lakin kişi bu yolda ne kadar ilerlerse ilerlesin Gavsul Azam Geylani olsun Muhyiddin İbn-i Arabi olsun yinede sahabe mertebesine yetişemez.

    27.Sözün Zeyli:

    Sual ediyorsunuz: Bâzı rivayetlerde vardır ki; "Bid'aların revacı hengâmında ehl-i îman ve takvâdan bir kısım sülehâ, sahabe derecesinde veya daha ziyade efdal olabilir" diye rivayetler vardır. Bu rivayetler sahihmidir? Sahih ise, hakikatları nedir?

    Elcevab: Enbiyadan sonra nev'i beşerin en efdali sahabe olduğu, Ehl-i sünnet ve Cemaâtin icmâı, bir hüccet-i katıadır ki, o rivayetlerin sahih kısmı, fazilet-i cüz'iyye hakkındadır. Çünki, cüz'î fazilette ve hususî bir kemâlde, mercuh râcihe tereccüh edebilir. Yoksa Sûre-i Fethin âhirinde, sitayişkârane tavsifat-ı Rabbâniyyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'anın medih ve senâsına mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakikatın pekçok esbab ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyan edeceğiz

    Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviyye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukabil, hakikatın envarına mazhar olur. Çünki; sohbette insibağ ve in'ikas vardır.Malûmdur ki: İn'ikas ve tebaiyyetle, o Nûr-u A'zam-ı Nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahabe derecesine çıkamıyorlar.Hattâ Celâleddin-i Süyutî gibi, uyanık iken çok def'a sohbet-i Nebeviyyeye mazhar olan velîler, Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediyye (A.S.M) nûriyle, yâni nebî olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyalar ise, vefât-ı nebevîden sonra Resûl-i Ekrem Aleyhisselât-ü Vesselâm'ı görmeleri velayet-i Ahmediyye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhisselat-ü Vesselâm'ın onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediyye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbette o derece tefavüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviyye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i Nebeviyyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu.

    vesselam

  6. #6
    Vefakar Üye Ninja Kedi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    491

    Standart

    Bismillah...

    İkinci Sebeb: Yirmiyedinci Söz'deki içtihad bahsinde beyan ve isbat edildiği gibi; sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, kemalât-ı insâniyyenin en âlâ derecesindedirler. Çünki, o zamanda, o inkilâb-ı azîm-i İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îman kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümunesi olan Müseylime-i Kezzab ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı ulviyye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübahata meyyal olan sahabeler, elbette ihtiyarlariyle, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayr ve hakkın dellâlı ve nümunesi olan Habibullah'ın (A.S.M.) A'lâ-yı İlliyyîn-i kemalâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak mukteza-yı seciyeleridir. Meselâ: Nasılki, zaman oluyor; medeniyet-i beşeriyye çarşısında ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyye dükkânında, bâzı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i katil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar ve bâzı şeylerin ve mânevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdar eserler, bir tiryak-ı nâfi' ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır. Öyle de, Asr-ı Saadette hayat-ı içtimaiye-i insaniyyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan sahabelerin, zehr-i katilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediyye gibi netice veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmana en nâfi' bir tiryak, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir. Halbuki, o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz-omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiyye bozuldu. Propoganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığın zamanda, kimin haddi var ki, sahabenin adalet ve sıdk ve ulviyyet ve hakkaniyyet hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine, takvalarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin. Geçen mes'eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir halimi beyan ediyorum. Şöyle ki:

    Bir zaman kalbime geldi, niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِىَ الاَعْلَى derken, şu kelimenin mânası inkişaf etti.

    Tam mânasiyle değil, fakat bir parça hakikatı göründü. Kalben dedim: Keşki, birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır. Evet Kur'an-ı Hakîm'in envariyle hasıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbiiyle, zulümatiyle ve teferruatiyle ve hayır ve kemâlât bütün envâriyle ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün mânasının tabakatını turfanda ve taravetli ve tâze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîm'in tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif-i mâneviyyesini uyandırmış; hattâ, vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid mânaları kendi zevklerine göre alır.. emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı îmâniyye ve tesbihiyyeyi câmi' olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânasiyle söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı. Halbuki, o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havas hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimat-ı mübareke , meyveler gibi gitgide , ülfet perdesiyle letâfetini ve taravetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasiyle kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki; kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hali iade edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

    vesselam

  7. #7
    Vefakar Üye Ninja Kedi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    491

    Standart

    Bismillah...

    Üçüncü Sebeb: Onikinci ve Yirmidördüncü ve Yirmibeşinci Sözlerde isbat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, Güneşin ayn-ı zâtiyle, âyinelerde görünen Güneşin misali gibidir. İşte dâire-i nübüvvet, daire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahabeler dahi, daire-i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvet ve sıddîkıyyet ki, sahabelerin velâyetidir; bir veli kazansa, yine saff-ı evvel olan sahabelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü sebebin müteaddit vücuhundan üç vechini beyan ederiz.

    Birinci Vecih: İçtihadda, yâni istinbat-ı ahkâmda,Yâni Cenâb-ı Hakk'ın marziyyâtını kelâmından anlamakta, sahabelere yetişilmez. Çünki: O zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhî, marziyyât-ı Rabbâniyyeyi ve ahkâm-ı İlâhiyyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, "Rabbimizin bizden istediği nedir! diye merak ederdi. Ahval-i zaman, bu hâli işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat, bu mânaları tazammun ederek vuku buluyordu. İşte bunun için herşey ve her hâl ve muhavereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânaları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahabenin istidadını tekmil ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihad ve istinbatta istidadı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı, o sahabenin derece-i zekâvetinde ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmıyacaktır. Çünki: Şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviyye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiyye ve maddiyye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor.. dağıtıyor. Yirmiyedinci Söz'ün içtihad bahsinde, Süfyan İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvazenesinde isbat etmişiz ki; Süfyan'ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

    İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyyet-i İlâhiyye noktasındaki makamlarına velâyet ayağiyle yetişilmez. Çünki: Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyyetini kazanmak iki suretle olur. Birisi: Akrebiyyetin inkişafiyledir ki, nübüvvetteki kurbiyyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar. İkinci Sûret: Bu'diyyetimiz noktasında kat'-ı meratib edip bir derece kurbiyyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-ü velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor. İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kesbî değil, incizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri; kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib hârikaları çok ise de; kıymetçe, kurbiyyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasılki dünkü güne, bugün yetiştirmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiyye ile; fevk-az-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi: bir sene kat'-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek iki suretlidir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikatı, ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok merâtibden seyr-i sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile, ubûdiyyetin envaına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisden sonra, ubûdiyyet-i evliya besatet peyda eder.

    Üçüncü Vecih: Fazilet-i a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviyye cihetinde sahabelere yetişilmez. Çünki, nasıl bir asker bâzı şerait dahilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, sahabelerin te'sis-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur'aniyyede hizmetleri ve İslâmiyyet için bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki; bütün dakikaları, -o hizmet-i kudsiyyede- o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, üçreti çok, kıymeti yüksektir. Evet, sahabeler madem İslâmiyetin te'sisinde ve envar-ı Kur'aniyyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil ediyorlar. الَسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetin hasenatından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحَابِهِ demesiyle; sahabelerin, bütün ümmetin hasenatından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasılki, bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet; ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasılki, mebde'de küçük bir irtifa; gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasılki nokta-i merkeziyyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyadelik; daire-i muhîtada, bâzan bir metre kadar ziyadeye mukabil geliyor. Aynen şu dört misal gibi.. sahabeler, İslâmiyetin şecere-i nûraniyyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nurâniyyesinin mebde'inde, hem cemaat-ı İslâmiyyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem Şems-i Nübüvvet ve Sirâc-ı Hakikatın merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî sahabe olmak lâzım geliyor.

    vesselam

  8. #8
    Pürheves Acz_i Mutlak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    151

    Standart

    evet 27.sözün zeyli bu sorunun tam cevabı.
    sahabeler Efendimizin ışığının tam aksini görmüş kişiler.nasıl ki çok iyi bir hatip anlattığı zaman insan o konunun en derinine inebiliyor hissedebiliyor onun gibi sahabeler de o en nurlu nun sohbetinde herşeyi en derinine kadar yaşamışlar.Rabbim onlarla beraber haşredilmeyi nasip etsin inşaallah.
    VÜCUDUNU MUCİDİNE FEDA ET.

  9. #9
    Gayyur harbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    109

    Standart

    Alıntı Dila&Meva Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    evet 27.sözün zeyli bu sorunun tam cevabı.
    sahabeler Efendimizin ışığının tam aksini görmüş kişiler.nasıl ki çok iyi bir hatip anlattığı zaman insan o konunun en derinine inebiliyor hissedebiliyor onun gibi sahabeler de o en nurlu nun sohbetinde herşeyi en derinine kadar yaşamışlar.Rabbim onlarla beraber haşredilmeyi nasip etsin inşaallah.
    Amiyane tabirle ışığı doğrudan alan sahabelere bir kıyak geçilmiş olamaz heralde...Başkalarının ne suçu var ki o devirde dünyaya gelmedi?..Sadece ışıkla ilgili bir durum yok öyle olsa ışığı görüpte derine inemeyenler de var.Onlara ne demeli?..Yalancı peygamberlerin arkasından gidenler yada hiç iman etmeyenler...Demek ki zatında bir kıymet yoksa ışığı doğrudan alıp almamakla çok alakalı olmayacak...Ayrıca o ışığı görmediği halde iman edenlere sevenler milyarlar var...Bence her şey Allah'ın takdir ve taksimatıyla alakalı...Onların zatlarında elmas gibi kıymetleri olmasa sahabe olmazlardı diye düşünüyorum...Hem dünyayı elmaslarla kömürlerin ayırt edilmesi olarak tarif etmiyor muyuz?..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Biz İnsanlar Neden Var Olduk Var Oluş Sebebimiz Ne
    By Dost_flo in forum Beyin Fırtınaları
    Cevaplar: 23
    Son Mesaj: 02.09.15, 12:13
  2. İnsanlar Neden Mutsuz?
    By fezapilotu in forum Edebiyat
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 29.07.12, 14:26
  3. İnsanlar Hayatta Neden Dışlanırlar?
    By GÖKÇE KIZ in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 09.02.09, 16:01
  4. İnsanlar Neden Tırnaklarını Yer?
    By Medresetü'zZehra in forum Sağlık
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 05.11.08, 13:28
  5. Neden İnsanlar İstediklerine Ulaşamaz
    By sbs kurbanı in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03.02.08, 18:49

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0