Kitap ile ilgili hiçbir yorum yapmayacağım. Zira öyle bir niyetim de yoktur. Fakat kitabı okurken Risale-i Nurun Asa-yı Musa gibi hacmi küçük bir kitabından yararlandım ve Varoluşun Sırrı adlı kitapta geçen bu meselelerin Risalelerde bulunduğundan dahi ne haberim vardı, ne de daha önce okuduysam nerelerde hangi sayfalarda yazıldığını hatırlıyordum. Eğer bu konuları Risale-i Nur Külliyatından bulup araştırmaya çalışsaydım; hem eksik olurdu hem de çok vakit alırdı. Vakıa; çok acip ve gariptir ki, bir şekilde neredeyse tamamında Risale-i Nur’u rastgele açtığımda o an Varoluşun Sırrı’nda okuduğum kısımla alakalı yüzde doksan kesinlikle aynı konuyla alakalı pasajlar ilk seferde çıktı ve gözüme hemen ilişti. Yüz de on da ikinci seferde çıktı ki bunlar daha detaylı oluyordu ve konu ile ilgili daha uzun açıklamalara giriyordu. Kesinlikle neredeyse 3. Kez istidraç yapmadım.

Ve bu durumu belirtmeliyim ki sadece beni bağlar, benim için beni hayretler içinde bırakan bir deneyim oldu. Bu hal kitap bitinceye kadar yani yaklaşık bir hafta boyunca sürekli devam etti. Bu bir hafta boyunca yaşadığım ürperti ve hayreti kelimeler tarif edemez.

Tevafuklara dair örnekler:
1- Kitapta kainat ve yedi kömbe merkez, galaksilerin spiral daireler şeklinde içe çökmesi gibi acip oluşumlardan bahsederken uzun süredir okumadığım (nerdeyse üç sene) Bediüzzaman’ın Asa-yı Musa kitabı gözüme ilişti ve ne hikmetse masanın üzerinde öylece duruyordu, Halbuki Risale-i Nur’dan ınkıtam seneleri almıştı(maalesef). Aniden içime bir his doğdu ki ‘‘Risale-i Nur’da bu konuyla ilgili bir şeyler var mı?’’ diye merak etmeye başladım. Fakat ne bu konularla alakalı pasajların olduğunu ne de nerde olduğunu biliyordum. Açıkçası bu konular işlenmiş mi onlar dahi hafızamdan silinmişti. Gayet özensiz bir şekilde sırf meraktan Asa-yı Musa kitabını rastgele açtım; ilginç bir şekilde Bediüzzaman’ın kainattan bahsettiği sayfadan ilk gözüme ilişen üstadın şu münacatı oldu.
(konuyla alakalı yerleri siyah yazdım, parantez içinde ise denk gelen anlamları mevcuttur)

Bak kitâb-ı kâinatın safha-i rengînine, Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dîl erbâbına, (kalmamış tek bir karanlık nokta kalbin göz ustalarına) Sanki âyâtın Hudâ nur ile tahrîr eylemiş. Bak, ne mu'ciz-i hikmet, iz'ân-rubâ-i kâinat, Bak, ne âlî bir temâşâdır fezâ-i kâinat. Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine, Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş. Hep beraber nutka gelmiş, hak lisâniyle derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına, Birer bürhan-ı nurefşânız vücûb-u Sânia; hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz. Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenin mu'cizâtı çün melek seyrânına, Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz. Tûbâ-i hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşan ağsânına, (burda kainatların dallarından bahsedilmektedir)
(kitapta ilgili yer ise bir biri içine geçmiş galaksilerden bahsediyordu) Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış binler güzel meyveleriz biz. Şu semâvât ehline(insanlar dışındaki varlıklar?) birer mescid-i seyyar, (yıldızların ve galaksilerin dönmesi?) birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne, Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz. Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin birer mu'cize-i kudret, birer hârika-i san'at-ı Hâlıkâne, Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz. Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana. Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü; Hak söyleyen âyetleriz biz. Sikkemiz bir, turramız bir; Rabbimize musahharız. Müsebbîhiz âbidâne; Zikrederiz. Kehkeşânın halka-i kübrâsına (kainatın halka şeklinde eliptik spiral içe çökmesi?) mensup birer meczublarız biz.
(syf 155, zehra yayıncılık )
2- Kitabı okumaya devam ederken, Cafer Abdullah’ın hts, özateş ve bunların kainat boyunca çarpışması, kainatın ilk oluşumu ile ilgili bilimin çözemediği, sanki görmüş gibi anlattığı konuları okuyunca nerden bilebilir ki dedim, açıkçası içimden bu adamın muhtemelen bir sahtekar (!) olduğunu geçiriyordum. Yine Asa-yı Musa’yı rastgele açtım. sayfa 120 tevafuk etti. Evliyaların ilhamatından söz ediyordu.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.
âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı. De ki: "Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi.)

Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.

Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezasıdır.
İkincisi: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.

Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarurî ve vâcip bir muktezasıdır diye anladı.

Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü…Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelînin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakînle bildi.
İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Dördüncü ve On beşinci Mertebelerinde,..

3- Yavaş yavaş anlattıklarının doğru değilse de öyle varsayabileceğimizi düşünüyordum. Cafer’in kitabını kapattım ve şu sonsuz kainat içinde bu her bir kömbede trilyonlarca yıldızı olan trilyonlarca galaksiler ve bunların her merkezde katlanarak çoğalması şayet doğruysa insan ne kadar küçük ve ehemmiyetsiz diye bir düşünce kapladı beni. İnsanın küçüklüğüne hayret ettim. Asa-yı Musa’yı rastgele açtım, sayfa 70. Sonu tevafuken açıldı.


(Oraya atıldıklarında, kaynayıp duran (Cehennemin) homurtusunu işitirler. Öfkesinden neredeyse patlayıp parçalanacak.) ayetinin sarahatıyla, o zalim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor. İşte, böyle bir cinayet-i âmmeye ve hadsiz bir tecavüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasında değil, belki zalimane cinayetinin azametine ve kâfirane tecavüzünün dehşetine karşı Sultan-ı kâinat, kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihayetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle, fermanında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine israf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemal-i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.

4- Böylelikle bu kitabı daha bir merak etmeye başladım. Oysa kitabı bir tavsiyeden ötürü okuyacaktım. Ayrıca bu iki kitabın birbiriyle bu kadar alakadar olup Asa-yı Musa’nın açıkça arka çıktığı bu durum beni ürkütmeye başladı. Ne ben bu tevafukları kalbi bir hisle istiyordum, ne de abdestli filandım. Laubali bir şekilde başlayan eski alışkanlığım ilk defa bu kez beni ürkütmeye başladı. Cafer Abdullah, kainattan atom altı parçacıklara geçerken yine kabullenmekte zorlandım. Neredeyse bütün kainatın alt alta atomun parçacıklarında 300.000 kere ile başlayan katlarla sıkıştırıldığından söz ediyordu. Açtım Asa-yı Musa’yı, sayfa 234 sonundan 235 başına kadar:

Ey vesveseli arkadaş!(ben?) Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et. Ve bütün bu şehrin zînetlerine bak. Ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör. Ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et.

İşte, bak: Eğer nihayetsiz mucizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu öyle mu'ciznümâ nakkaş, öyle bir hârikulâde kâtip olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitâbı yazabilsin, bir nakışta milyonlar sanatı derc edebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki (hts?) nakşa; Haşiye 8 her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise, her bir nakış, her bir sanat, o gizli Zâtın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.

Mâdem bir harf kâtibini göstermeksizin olmaz; sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitâbı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?

5- Yine Varoluşun Sırrı adlı kitapta bütün kainatı saran cılgı maddesinden bahsederken daha önce Bediüzzaman’ın bahsettiği esir maddesi olduğunu düşündüm o niyetle Asa-yı Musa’yı açtım (fakat kitabı bitirdiğimde cılgıyı o an yanlış anladığımı fark ettim, zaten o an çıkan yer bu durumu onaylıyordu, ama bu kez üstü kapalı olarak) kainattan söz ediyordu yine sayfa 187:

Elhasıl, madem kâinat mevcuttur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinatın renkleri, ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san'atları, hayatları, rabıtaları(çılgı?) hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücud, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı âzam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve âyine-i Samedânî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinatın ziyaları gibi, bunun risaleti dahi, kâinatın en parlak bir ziyasıdır.

6- Gözle görülmeyen atom altı parçacıklar bahsi; tekrar açtım Asa-yı Musa’yı sayfa 81’de tam şu kısım çıktı:

Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhafaza edilsin, …
7- Cafer Abdullah tohumlardaki programlamadan ve her özelliklerini hts yardımıyla depolayıp oluşturduğundan bahsederken vs, yine açtım ikinci açışımda Asa-yı Musa’dan sayfa 228 tevafuk etti:
Evet, geçen baharın defter-i a'mâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci bir baharda, gayet şa'şaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor; ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükâfat verecektir.

8- Cinlerden ve Semada işgal ettikleri yerlerden bahsettiği konuda acab bu adam bir sahtekar mı diye içimden tekrar düşünmeye başladım. Çünkü ben cinlerin olmadığına inanıyordum. Açtım Asa-yı Musa’yı sayfa 114’ten 115’in başına kadar salih ibaddan keşf ve keramet bahsi direk çıktı, ilgili yerler koyu:
Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisinde ki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhukıyle tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhda ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (A.S.M) ve mi'rac-ı Ahmedînin (A.S.M) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen(enel hakk?) ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî Mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
O ehl-i keşf ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine(kainatı dolaşmak?) ve keremetlerine istinaden bil'icma' müttefikan اِلَهَ اِلاَّ هُوَلآ diyerek, vücub ve vahdet-i Rabbâniyyeyi ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî'nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatlı tarikatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevâfuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, Güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü. İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Onuncu Mertebesinde:
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَآءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ المُصَدَّقَةِ
denilmiş.

9- İnsan hafızası ve bunun kabir ve ahiret ve bilinç bedenle ilişkisinden söz ederken rastgele açtım yine Asa-yı Musa’yı, direkt sayfa 32’nin sonu gözüme çarptı:

Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki: Umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adalet ölçüleriyle işler dönüyor ki; akl-ı beşer onun fevkinde düşünemiyor. Meselâ: İnsanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfızasında bütün tarihçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisatı o kuvvecikde yazıp, onu bir kütüphâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhakemesi için neşir olacak olan defter-i âmâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet; ve bütün masnuatta gayet hassas mizanlar ile âzâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebattan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüp, bir muvazene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnuatı bir hüsn-ü san'at yapan ve her zîyahatın hukuk-u hayatını kemâl-i mizanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenalıklara fena neticeler verdiren ve Âdem (A.S) zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adâlet-i Sermediye, elbette ve hiç şüphe getirmez ki: Güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i Ezelîye, o adâlet-i Sermediye, âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zalimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkibetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir veçhile müsaade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim sualimize kat'i cevap veriyorlar.
10- Cafer Abdullah insanların kainatı ve bütün alemleri oturduğu yerden görmesi ile ilgili konudan bahse derken açtım Asa-yı Musa’yı sayfa 218 son paragrafı çıktı. Oysa burda semavat ehlinin arzımızı seyretmesinden sözediyordu:

Hem mâdem, bu Arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütamadiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit enva-ı zevi'l-hayat ve zevi'l-ervahın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki: küçüklüğü ile beraber koca semavata karşı denk tutulmuş. Semâvî fermanlarda dâima رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضِ deniliyor.Ve mâdem, bu mahiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesatının hendesesi ile ve ihtiyacatının düsturları ile öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslendirip ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semavat ehlinin ve kâinatın(başka alemler?) nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinat sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kiymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu, fenleri ile, san'atları ile gösteren ve dünya cihetinde Sanii Âlemin mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrü ile beraber dünyada bırakılan ve azabı tehir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakiyet gören nev'i-benî-âdem var.

11- Cafer Abdullah’ın cenneti gördüm ve dolaştım ve şu anda hazır olduğunu söylediği anda resmen şok oldum. Acaba cennet şu an hazır mı gidip görenler olmuş mudur? Derken büyük bir heycan içinde hemen Asa-yı Musa’yı rastgele açtım, sayfa 244’ten 245’e kadar:

iman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, ta büyük hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misali güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir esma-i İlâhiye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki, “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.
Evet, iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlûp olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratip var. O meratiplerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidi iman bir şüpheye karşı bazan mağlûp olur.
Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.(cenneti görmek = kainatı okumak?)
12- Tatmin olmadım tekrar açtım 188. Sayfa çıktı, okudum 191 kadar konu bütünlüğü vardı. Bu kez de Cafer Abdullah’ın hemen öncesinde bahsettiği meyve ve sebzelerin oluşumunda gerçekleşen 6 günlük süre ile ilgili pasajın yanında Üstad; Cennet Cehennem faslını da mevzu bahis ediyordu:
Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşânı, her asırda, her senede her günde bu dar, muvakkat rûy-i zeminde Haşr-i Ekber'in ve meydân-ı kıyâmetin pek çok emsâlini ve nümunelerini ve işârâtını îcad ediyor. Ezcümle: Haşr-i baharîde görüyoruz ki; beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvânat ve nebatattan üçyüz binden ziyade envâı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde îcad ediyor. Halbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar,(Varoluşun Sırrı kitabında geçen hts’den müteşekkil) o kadar karışmışken kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl-i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta (Varoluşun Sırrı kitabında geçen 6 mertebe?) zarfında ihya ediliyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan zâta bir şey ağır gelebilsin; Semâvat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ....

Acaba: Mu'ciznümâ bir kâtip bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüzbin kitabı tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette bir saate yazarsa; birisi sana dese: Şu kâtip, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak. Sen diyebilir misin ki: Yapamaz ve inanmam.

Veyahut bir Sultan-ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır memleketleri tebdil eder; denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde, sonra görsen ki: Büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O Zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O Zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak. Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz...
Veyahut, bir Zât bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: O Zât, bir boru sesiyle, efrâdı istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler. Sen desen ki: İnanmam! Ne kadar divânece hareket ettiğini anlarsın...
İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak: Nakkaş-ı Ezelî gözümüzün önünde Kışın beyaz sahifesini çevirip, Bahar ve Yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i Arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde birbirine karışmaz. Beraber yazar; birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretce birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz. Evet, en büyük bir ağacın ruh programını(ağacın ruhu?), bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz; vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr; âhirete giden misafirlerinin yolunda, nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak denilir mi? Hem, hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını, bütün cesedlerinin taburlarında, kemâl-i intizamla zerrâtı emr-i كَنْ فَيَكُونَ ile kaydedip yerleştiren, ordular îcad eden Zât-ı Zülcelâl; tabur-misâl cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrat-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir denilir mi?
Hem, bu Bahar haşrine benziyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların îcad ve ifnâsında haşre nümune ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ, eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen. sonra zamanın iki cenahı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler, adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin halde, Haşr-i cismâniyi akıldan uzak görüp istib'ad etmekle inkâr etsen; ne kadar divânelik olduğunu sen de anlarsın. Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:

فَانْظُرْ اِلَى اَثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذَالِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

E l h â s ı l: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise; her şeydir. Evet, mahşer-i acâib olan şu koca Arzı; âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneşi onlara şu misafirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyâratı; meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek, O'na şâyeste, dâimi, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyâr-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder. Ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikata geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukûl-ü nûraniye erbabı şehadet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücâzat ihzar ettiğini(ŞU AN HAZIR), müttefikan haber veriyorlar. Ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdit eder. Naklederler. Hulf'ül-vaad ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfül-vâid ise, ya afv'dan, ya aczden gelir. Halbuki, küfür; cinâyet-i mutlakadır. (Hâşiye). Afva kabil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde; kemâl-i ittifakları…
________________

(Hâşiye) : Evet, küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve manasızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-yı İlâhiyyeye karşı bir tezyif ve mevcûdatın Vahdâniyyete olan şehadetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzip olduğundan istidât-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlûkatın ve bütün Esmâ-yı İlâhiyyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfirin hayra kabiliyyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ Şu mânayı ifade eder.
13- İlk insanların yedi den gelen bilgi akışı sonucu topraktan halkedildiği konusunu tekrar Asa-yı Musa’ya danışmak istedim şu kısım çıktı:

Ü ç ü n c ü N o k t a: Bir zaman "Elhamdülillâh" dedim. Onun hadsiz geniş mânasına mukabil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi:
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى اْلاِيمَانِ بِاللَّهِ وَعَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلَى وُجُوبِ وَجُودِهِ
وَعَلَى صِفَاتِهِ وَاَسْمَآئِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَّاتِ اَسْمَآئِهِ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ
(Allah’a, onun birliğine, varlığının zaruri ve kaçınılmaz olduğuna, sıfatlarına ve isimlerine, ezelden ebede kadar, isimlerinin tecellileri sayısınca Allah’a hamd olsun.)
Bende baktım; tam mutâbıktır. Şöyle ki; perde indi daha yazılmadı (Said Nursi)

14- Kuşların insanlarla konuşması ile ilgili kısımda Asa-yı Musa’yı tekrar denedim ve açtım fakat meramımı giderecek bir yer değildi veya ben dikkatlice okumadım. Biraz can sıkıntısına sebep oldu okumaya devam ettim Cafer Abdullah’ı. Bu konunun akabinde geçen peygamberleri rüyasında gören gerçekten onları görmüştür faslını okurken tekrar açtım Asa-yı Musa’yı, ilginç bir şekilde önceki meramımı giderdi. Ve konunun bittiği hemen akabindeki kısımda peygamberlerle ilgili fasıl çıktı. sayfa 110:

Sonra, seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i mârifet ve îman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve mârifet-âşina olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki:
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevi'leri ve taifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisan-ı kal (konuşma dili)ve lisan-ı halleriyle لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; her biri bizzat birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhânî ve mânidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihazları ve âzâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir, ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyyetine şehadet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti.

syf 112:
Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet-i İlâhiyyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:
Nev'i beşerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler(Aleyhimüsselâm), bil'icma' beraberلآاِلَهَ اِلاَّهُوَ deyip zikrediyorlar; ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle; tevhidi iddia ediyorlar; ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları İman-ı Billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu.
15-
Ali ve Hans örneklerinden teklik ve birlik faslından sonra tekrar açtım Asa-yı Musa’yı, sayfa 201:
Hususan mâdeniyatın; tuz, limontuzu, sulfato ve şap gibi, sûreten birbirine benzemekle beraber, tadlarının şiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhassa nebataatın basit bir topraktan; çeşit çeşit enva'lariyle ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle şehadet ettikleri gibi, hey'et-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o Sâniin vahdetine(birlik) ve Ehadiyyetine(teklik) şehadet ederler

16- Hz. Nuh kıssasından ve Hz. İdris’ten ders aldığından bahsederken, o dönemi merak ettim, sayfa 112 direk çıktı tekrar:
Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet-i İlâhiyyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:

Nev'i beşerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler(Aleyhimüsselâm), bil'icma' beraber لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ deyip zikrediyorlar; ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle; tevhidi iddia ediyorlar; ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları İman-ı Billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meşahir-i insâniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlik-ı kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zatların icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'i olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette bu kadar muhbir-i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinâyet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba mestahak olduklarını anladı. Ve onları tasdik edip îman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.

Evet, Enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarından; ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından(nuh tufanı?); ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatlı tâlimatlarından; ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i îmanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkarlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından; ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba'lariyle hakikata, kemâlâta, nûra vasıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâı ve ittifâkı ve tevâtürü ve isbatta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet, karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i îmanî aldı.(hz idristen ders almak?) İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânasında Birinci Makam'ın Sekizinci Mertebesinde:
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ الأَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمْ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
denilmiş.


17- Cafer Abdullah’ın ben gökte kainatta gezdirildim faslından sonra tekrar merak ettim, “insan gökte uçabilir mi?” diye, açtım Asa-yı Musa’yı sayfa 104:
Sonra, o seyehat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, Küre-i Arz, lisan-ı haliyle diyor ki:"Gökde, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğünm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku."
O da bakar, görür ki: Arz, meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle(cafer abdullahın kitapta bahsettiği çarpışmadan sonra meydan gelen iki hareket??);günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, Haşr-ı A'zamın meydanı etrafında çiziyor.(kainatın kümbe merkezi etrafında galaksilerin ve dünyanın dönmesi?) Ve zîhayatın yüzbin envaını bütün erzak ve levazımatlariyle içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren, ve Güneş etrafında seyehat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.

18- Alemi berzah, münkir nekir mahiyetinin anlatıldığı ve gidip orayı gezdiğini belirttiği kısımdan sonra tekrar Asa-yı Musa’ya başvurdum. Açtım sayfa 116 çıktı:

Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan; ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, mânen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki:

Onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: "Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikata giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden, mütalâamız ile istifade etmeliyiz." dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:
İstidatları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akılların îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihâne itikadları, tevâfuk; ve sebatkârane ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmiyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar; ve kökleri, metin bir hakikata girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma'ları, hiç kopmaz bir zincir-i nûranîdir; ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.

Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nuranî kalblerin erkân-ı îmaniyedeki müttefikane ve itmi'nankârane ve müncezibâne keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevâfuk; ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor.

Demek, hakikate mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı mârifet-i Rabbâniyye ve bu câmi birer âyine-i samedâniyye olan nuranî kalbler, Şems-i Hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden Güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i a'zamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icma'ları hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir. Çünki, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestailer dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber Âmentü Billâh dediler. İşte, bu yolcunun müstakim akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i îmâniyeye kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın Onüçüncü Mertebesinde:

19- Cafer Abdullah 12 gezegen olduğundan bahsederken kendi içimden gülüp dalga geçmiştim onunla. Fakat yazdığı kitap ile ilgili Asa-yı Musa’nın fikrini almak isterken şurası direkt gözüme çarptı. Ben daha önce burayı kaç kere okuduğum halde hiç dikkatimi çekmemişti.

İşte gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin (ON İKİ GEZEGEN) muvâzenelerine bak. Acaba bu muvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâl'i göstermiyor mu?
20- Kitabı bitirmeye yakın birkaç alimden bahseden Cafer Abdullah niye hiç Asa-yı Musa’nın müellifinden hiç bahsetmiyor diye düşünürken şu şiir ardından geldi;

“Süleyman Hilmi’nin duydum dilini;
Said-i Nursî’nin gördüm fenini.
Şah Nakşibend’in aldım elini;
Bektaş’ı ayırıp ferman eyleme.” ahir şiirini okudum.

21- Sonra Bediüzzaman Hazretleri de Peygamberimizden ders almış mı diye Risale-i Nur’dan istidraç ettim. Bediüzzaman’ın şu münacatı çıktı:

‘Ben îmanın gözüyle ve Kur'anın talimiyle ve nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: tabiriyle başlayan münacatta bu ibare tam 11 kere geçiyor diye gördüm.

Varoluşun Sırrı adlı kitap ile Asa-yı Musa arasında buna benzer her açtığımda Risale-i Nur’dan sadece Asa-yı Musa diye hacmi en az olan kitabın aynı konu hakkında ya fikrini, ya tasrihini gördüm. Fakat not ettiğim başka daha önemli (bence ki bu durum sadece beni bağlar) tevafuk eden noktalar da vardı. Maalesef o notları kaybettim. Hangi tesadüf, kökleri arşa kadar uzanmış böyle bir hakikat karşısında buna karışabilir ve karıştırabilir?

Hamza Amedî