Risâle-i Nur'a Dâir Birkaç Mesele


Muhammed Bozdağ
Araştırmacı-Yazar

Risâle-i Nur eserleriyle bir çağa damgasına vuran Bediüzzaman, içinde yaşadığı hızlı değişim ortamında çağdaşlarının ve özelikle karşıtlarının hiç beklemediği şekilde sosyal değişimin akış yönünü tersine çevirmiştir. Şüphesiz her insan içinde yaşadığı dönemin etkisini taşır. Bir toplumu değiştirmek, önce o toplumun inançlarını,geleneklerini, tefekkür sistemini, mantalitesini çok iyi kavramayı, sonra da o toplumun bir parçası olmayı gerektir.

Kişilerle içinde yaşanılan dönem arasındaki ilişki tahlil edildiğinde arada iletişimin ya var olduğu, ya yok olduğu ya da bozuk olduğu görülecektir. Çevresiyle iletişimini koparanlar bir taş parçası gibi dağlarda unutulmaya, mahkumdurlar. Giderek ellerini dünya gündemine uzatan "Risale-i Nur"un elde ettiği bu sonucun hangi faktörlerden kaynaklandığını "iletişim" penceresinden bakıldığında kolaylıkla anlaşılacaktır.

Bediüzzaman içinde yaşadığı dönemden etkilenmiş midir?

Kişinin döneminden etkilenmemesi her halde ortamından kopmasıyla, kabuğuna çekilmesiyle ve sadece iç referanslı bir özel dünya oluşturmasıyla mümkün olabilir. Tarihe mal olmuş hiçbir şahsiyet için bu söylenmemelidir.

Ancak bir dönemden etkilenmek mutlaka dönemin rengine ve karakterine bürünmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Böyle de olabilir şüphesiz ve böyle olunca akıp giden sel yığınları arasında akıntılara direnen yüksek sütunlar belirmez. Bediüzzaman döneminin etkisinde sürüklenmemiş, tam tersine dönemin frekansını yakalayarak çağdaşlarını çağın ötesine taşımıştır.

Herhalde çevreyle değişim amaçlı etkileşimin/iletişimin olduğu yerde üç temel süreç işleyecektir. Kişi çevresindeki zihinsel yapıyı gücü yettiğince tanıyacak çözümleyecek: zihinleri hangi ilmi, felsefi, sosyal, kültürel akımların sürüklediğini görecektir. Bundan sonra yapılacak şey çevrenin zaten bildiği kullandığı dili, söylemi, felsefi kodu kullanarak çerçevesini, anlamını değiştirmek veya doğrultmak, bu suretle kalıpların insanları sürüklediği mecranın yönünü değiştirmektir. Bu değişim gerçekleştirilirken her engelleyici düşünceye karşı, paket çözümler, karşı tezler üretmek gerekecektir. Bu üç basamaklı süreci başarıya götürecek sır, ilk iki aşamanın profesyonelce kullanılması yani durumun olduğu gibi ortaya konması ve üçüncü aşamada da profesyonelliğin yanında bütün ikna unsurlarının kullanılmasında gizlidir. İkna unsurunun hem akli hem de kalbi süreçleri içerdiği ve bu iki temel yapının etkilenme derecesinin, etkinlik derecesini ortaya koyduğunu biliyoruz.

Bediüzzaman'ın eserleri, kabiliyetlerin bağını çözen şaşırtıcı sırlarla doludur. Sürüklüyor, yöneltiyor. Bir uzaylının dilinden konuşmuyor Risale-i Nur. Bir köylü kadar bir üniversite profesörünün de anlayabileceği bir dilden, hem de ikilem gibi gözükse de her iki kişiyi de mesajıyla aciz bırakan, saygı duyduran bir dilden konuşuyor.

Bediüzzaman da her düşünür gibi döneminde hakim olarak dolaşan felsefi akımların fikir birikiminden etkilenmiştir şüphesiz. Ancak bu etkileşimin felsefi akımların temel varsayımlarını-ya da rastgele olmak üzere bir kısmını- kabullenmek şeklinde gerçekleştiği söylenemez

Esasen bir akımın etkisi altında kalan kişi beyninde oluşturduğu mantık süzgecinde bu akımın unsurlarını belirleyici faktör olarak taşır. Pekala bu gerçek Yunan kökenli felsefi akımların etkisinde kalan Farabi, İbni Sina dönemi İslam düşünürleri için söylenebilir.

Ancak Bediüzzaman'ın konumunun farklılığı dikkat çekmektedir. Risaleler tahlil edildiğinde, bu eserlerin müellifinin modern bilimin önderliğinde ileri sürülen "Pozitivizm"den, hem de kökünü çok daha gerilerden alan ve maddenin ezeliyeti tezine dayanan "Atomizm' akımının izlerini taşıyan "materyalizmden" açık bir şekilde haberdar olduğu görülmektedir. Bu haberdar oluş bahsi geçen fikir akımlarının çürük temellerinin iyice çökertilmesine imkan tanımıştır.
Örneğin Tabiat Risalesi varoluşu açıklama iddiasındaki Allah inancı dışına taşan bütün varsayımların hükümsüzlüğünü ortaya koymuştur. Materyalizmin dayattığı kozmoloji felsefesinde cismani oluşun arkasında kudreti sonsuz bir yaratıcının inkarı vardır. Algıladığımız mekanik düzen, sebeb sonuç ilişkisiyle belirlenen bir mekanizmanın ürünüdür. Varoluşun basamakları olarak hak dinlerin ortaya koyduğu ruhsal fizik ötesi varoluşlar reddedilir.

Materyalist yaklaşımı destekleyen bir diğer hareket olarak pozitivizmi karşımızda görüyoruz. Bu felsefi akım gerçeklerin ancak dış duyu organlarımız vasıtasıyla algılanabilmesi, deneyimlenrrıesi ve müşahede edilmesiyle kavranabileceğini savunur. Cismani olarak görülüp dokunulmayan (unvisible) oluşlara ait vücud tanımlanamaz. Rasyonalizm de ise yaklaşım biraz daha soyutlaşır ve herşeyin ancak ve sadece akıl yoluyla kavranabileceği iddia olunur.

Bediüzzaman, bu ve benzeri felsefi yaklaşımların revaç bulduğu dönemin tam ortasında yaşamıştır. Döneminin bir çok düşünürünün etkilendiği bu akımlar karşısında Bediüzzaman'ın bu akımların "temeline inmeksizin kökten red" yolunu tercih etmemiş olması şaşırtıcıdır. Belki de bu sayede mütecessis zihinlere Risale-i Nurla çerçevesini çizdiği kendi zihinsel dünyasına kolaylıkla girebilme imkanı tanımıştır.

"Medenilere galebe çalmak ikna iledir." der Bediüzzaman. Bu ifade aklın önemine yapılan-Kur'an'ın'kine paralel-vurguya dikkatimizi çekiyor. Bütün Risale-i Nur'da aklın ön planda tutularak sürekli işlettirildiğini görüyoruz. Bir anlamda Bediüzzaman rasyonel bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Bir başka açıdan Risale-i Nur pozitivizmin yaptığı gibi modern bilim-fenleri de kullanmıştır. İslam'ın temel inanç prensiplerini açıklarken maddi duyu organlarının kullanımını zorlayan hikayelemelere sık sık başvurması ve insanların kendi algı birikimlerinde depo edilmiş reel tecrübeleri referans olarak göstermesi bu anlamda pozitif bir yaklaşım sergilediğini de düşündürebilir.
Ancak, Bediüzzaman Avrupa Medeniyetiyle İslam Medeniyetini karşılaştırırken Avrupa Medeniyetini müspet ve menfi yönleriyle açıkca ikiye ayırdığı gibi: onun içinde yaşadığı felsefi akımlara yaklaşımında da bu "ikiye ayırış" dikkat çekmektedir. Bir yandan aklı ısrarla kullanmakta, ancak mutlak gerçeğin sadece "akılla kavranmaya" münhasır olmadığını vurgulamaktır. Mutlak gerçek akılla kesinlikle kavranamaz da dememektedir. Ona göre mutlak gerçek her akılla kavranılamayabilir ancak gerçek akla göre hiçbir zaman "gayri mantıki" olamaz.

Gerçekten yüzyıl öncesine göre insanların Ay'da yürüyüşü düşünülemeyebilirdi. İkibin yıl öncesinin aklına göre dünya yuvarlak olmayabilirdi. Aklın herşeyi kavramamasının sebebi, bazı olguların akli olmaması değildir. Akıl sadece yorumladığı sorunları biriktirdiği verilere göre anlayabilir. Her halde cisim ötesi oluşa dair veriler elde edemeyen akıldan ruh ve meleklerin mahiyeti sorulamazdı.

"Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür." der Bediüzzaman.

Risale-i Nur'un müellifi, Allah inancını sarsmayı amaçlayan bütün felsefi akımların dayandığı modern bilime olan yaklaşımı, kökünden değiştirmiştir. Belki de modern bilimin paradigmalarıyla çizilen zihinsel düşünce platformuna onun getirdiği yeni yaklaşım uluslararası boyutlara ulaşan düşünsel değişimin en büyük sebebidir. Çünkü modern bilimin sebeb-sonuç ilişkileri açısından cismani dünyayı açıklayışı, sadece cisimler arası ilişkinin biçimini ortaya koymaktadır. Pozitivizm. akımı büyük ölçüde yerçekiminin varlığı, dünyanın güneşin etrafında dönüşü, gibi olgusal realitelerin, herşeyin sebebinin çözüldüğünü zannettirmesinden cesaret almıştır. Bu ve benzeri akımların asıl ve en büyük düşünce hatası bu mekanizmanın kendi kendine kurgulanarak yürüdüğü kanaatidir. Oysa Tabiat Risalesi bunun hiçte öyle olmadığını ortaya koydu. Madde akılsız, şuursuz, rasgele hareket eden ve yok olup giden bir olguydu. Modern bilimin maddenin işleyişindeki harika düzeni ortaya koyması, maddeciliği desteklemek şöyle dursun, "Kudreti nihayetsiz bir Allah inancını" yeniden temellendirdi. Modern bilim sadece "Nasıl oluyor?" sorusunu cevaplandırabiliyor, "Oysa kim yapıyor? Niçin yapıyor? "soruları geldiğinde "madde" cevabı verilememektedir. Risale-i Nur bu imkanı yok etmiştir.

İslam dünyası yüce Kur'an'ın mesajını asrın mantığının kavrayabileceği şekilde yorumlayan Risale-i Nur'a çok şey borçludur ve her gelen gün bunu daha iyi anlayacaktır.

Bediüzzaman'ın içinde yaşadığı dönemden etkilenmesi bana göre daha çok döneminde gözlemlediği ve gelecek asırlarda olacağını gördüğü değişim eğilimlerine göre tavır sergilemesi şeklinde yansımıştır.

İnsanlık son asırda ilim ve fenne dökülecek, ilim ve bilim bütün sosyal ve entellektüel (zihni) ilişkilerde temel faktörü oluşturacaktı.
Dolayısıyla Risale-i Nur'da hem kimya, fizik, tıp, astronomi gibi birçok bilimin verileri sık sık kullanıldı. Hem de bunların anlamları, yeni bir yaklaşımla yorumlanarak batıl cepheden" Allah" inancına yöneltilebilecek tehlikeli saldırıların önü kesildi.

Toplumsal değişim, aklın hakimiyetini ön plana çıkaracaktı.. Geçmişte olduğu gibi "fiziksel güç" servet ve bilgi gibi diğer güç unsurları arasında önemini büyük ölçüde yitirecek ve ilişkiler bilgi/bilim, dolayısıyla ikna temelli faktörlerin etkisinde gelişecekti. Bediüzzaman her tezine ısrarla bilgi yükledi. Israrla örnekler ve deliller getirdi. Bu sayede Risale-i Nur, Türkiye'de "ikna" unsurunu ön planda tutan zihinsel yönden aktif ve etkin bir sınıf yetiştirdi. Bu sınıfın etkinliği hem milli hem de uluslararası alanda çarpıcı şekilde dikkat çekmektedir.
Dünya toplumları savaştan, zulümden bıkacak, ruhlar amansız bir şekilde barış ve huzur ortamı arayacaktı. Bu arayış kendisini "demokrasi, humanizma, insan hakları" gibi kavramların altında ortaya koyacaktı. Bediüzzaman bu kavramları kullandı ve dünya toplumlarının bu değişimin eşiğinde olduklarını sebebleriyle birlikte tanımladı. Hürriyeti, demokrasiyi (meşrutiyet-i meşrua anlamında) vurguladı ve iç asayişi barışı ısrarla emretti. Muhatab olduğu şiddete karşı bile fiilen şiddeti gerçek anlamda mağlub eden "Bilgi/bilim" unsurunu, "İkna" faktörünü kullandı. Bu yaklaşımın yetiştireceği insanların milletler arası boyutta bile önemi çok büyüktür.

Beşeri çatışmalarda cephe biçimlerindeki farklılaşmaları da gördü Bediüzzaman. İman merkezli çatışmalar geçmişte, şahısların adına ve şahısların münferit yönetiminde cereyan ediyordu. Gelecek, bu Çatışmaları şahısların kişiliklerinden koparacak, devletlerden bile soyutlayacak, Felsefi akımlara, fikri bütünlüklerin "şahs-ı manevilerinde" yoğunlaştıracaktı. Ona göre "Devletler milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine inkılap edecek[ti]". Yani insan ister Türkiye'de,ister Amerika'da yaşasın, çatışan taraflar bütün devletler ya da milletler arasından destek ve cephe ortağı bulabilecekti. Bunun için şahıslar kuralların belirleyici anlamında geri plana çekilmeli, bunun yerine fikirlerin etrafında birleşen insanların oluşturduğu şahs-ı manevilerin temeli atılmalıydı. Bediüzzaınan ilk fedakarlığı gösterdi: Bir şeyh olarak ortaya çıkmadı. Eserlerini merkezi bir şahıs olarak ortaya sürdü ve kabrinin gizli kalması için Rabbine dua etti. Onu dünya gündemine oturtacak olan muvaffakiyetinin anlaşılamayan temel sebeblerinden birisi de bu harika öngörüsüdür.
...