Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz. Zira mesûk-u lehülkelâmdan başka mefhumlar irade ile deruhde eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.
Kelâm: Söz, konuşma.
Fehm: Anlayış.
Mütekellim: Konuşan, söyleyen, konuşucu.
Muahaze: Tenkid, eleştirme, azarlama, hesaba çekme.
Mesûk-u lehülkelâm: Sözün söyleniş gayesi.
Mefhum: Anlaşılan, mana, anlam.
Deruhde: Üstlenme.


Fenn-i beyanda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksud ve mesâk-ı kelâmda olan muahaze ve tenkid mütekellime aittir. Fakat kelâmın müstetbeatı tabir olunan telvihat ve telmihatında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifade ve maânî-i ûlâ tabir olunan vesail ve üslûb garazında olan günah ve muahaze; mütekellimin zimmetinde değil, belki örf ve âdete ve kabul-ü umumîye aittir. Zira tefhim için, kabul-ü umumî ve örf, ihtiram olunur. Hem de eğer hikâye ise, halel ve hata mahkiyyun anh'a aittir.
Fenn-i beyan: Anlatma ve ifade ilmi.
Mukarrer: Kesinlik kazanmış.
Sıdk: Doğruluk, doğru olma.
Kizb: Yalan, yalancılık, aldatıcılık.
Mesâk-ı kelâm: Sözün söylendiği gaye, kelamın sevk edildiği maksad.
Müstetbeat: Söze tabi olan manalar, söze bağlı olan yan manalar.
Telvihat: Telvihler, açıklamalar. Dolaylı işaretler, dolaylı olarak belirtmeler.
Telmihat: İmalı işaretler, telmihler.
Suver-i maânî: Manaların suretleri, manaların taşıyıcısı olan sözler.
Tarz-ı ifade: İfede tarzı, anlatma şekli.
Zimmet: Mesuliyet, sorumluluk, üstlenme.
Kabul-ü umumî: Umumî kabul, genel kabullenme.
Tefhim: Anlatmak, bildirmek.
İhtiram: Hürmet etme, saygı gösterme.
Mahkiyyun anh: Kendisinden bahsedilmiş.


Evet mütekellim suver ve müstetbeatta muahaze olunmaz. Zira onlara el atmak, semeratını almak için değildir. Belki daha yukarı makasıdın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinaî şeylere dikkat et. Meselâ: "Filanın kılıncının bendi uzundur" ve "Ramadı çoktur" denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola... Ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sadıktır. Eğer istersen misal ve müsül-i faraziyeye dikkat et. Göreceksin: İştihardan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdavele-i efkâr ve akıllar arasında sefarete müstaid oluyorlar. Hattâ Mesnevî sahibi ve Sa'dî-i Şirazî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-i faraziyeyi istihdam ve istimal etmelerinden, müşahhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı: Mumunu ondan yandır, kıssat ve hikâyetin köşelerine git. Zira cüz'de cari olan, bazan küllde dahi cari olabilir...
Mütekellim: Konuşan, söyleyen, konuşucu.
Suver: Suretler, şekiller.
Semerat: Meyveler, neticeler, sonuçlar.
Kinaî: Kinayeli, anlatılmak isteneni dolaylı ve örtülü anlatma.
Ramad: Kül, ateş külü.
Sahî: Cömert.
Müsül-i faraziye: Farzedilen misaller, varsayılan örnekler.
İştihar: Meşur olma, tanınma, ün kazanma.
Müdavele-i efkâr: Düşünce alış verişi.
Müstaid: İstidatlı, kabiliyetli, yetenekli, elverişli.
Müellif: Telif eden, kitap yazan, yazar.
Muhakkik: Araştırmacı.
İstihdam: Hizmet ettirme, çalıştırma.
Müşahhat: Kavga, çekişme, niza.
Kıssat: Kıssalar, hikayeler.
Cari: Geçerli