İnsan evvelâ nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlukları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırab içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm bir nıkmet olur.

Bediüzzaman


Evvelâ: İlk önce, birinci olarak.
Nefs: Kendisi, kendi, öz varlık. *Günahlara itici hisler.
Akarib: Akrabalar, yakınlar.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Mahluk: Yaratılmış varlık.
Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
Alâkadar: Alâkalı, ilgili.
Lezzet: Zevk, tad, hoş ve güzel olan.
Mütelezziz: Lezzet alan, zevk duyan, lezzetlenen, zevklenen.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Müteellim: Acı çeken, acı duyan.
Herc ü merc: Karmakarışık, darmadağınık, alt-üst.
Âlem: Dünya, kainat.
Deveran: Dönme, devretme.
Bîçare: Çaresiz.
Kalb-i insan: İnsan kalbi.
Daima: Devamlı.
Izdırab: Sıkıntı, acı.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
Muhabbet: Sevgi, sevme.
Nihayetsiz: Sonsuz.
Kemal: Mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk, eksiksiz olma, üstün sıfat.
Cemal: Güzellik.
Namıyla: Adıyla.
Âyine: Ayna.
Cihet: Yön, taraf.
Leziz: Lezzetli, tatlı.
Nimet: İyilik, ihsan, lütuf. *Rızık, yiyecek.
Elîm: Acı veren.
Nıkmet: Şiddetli ceza, hoşlanılmayan isimlerle cezalandırma.