Âyet-i Kerime Meâli

Onlar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin ne olduğuna bakmadılar mı? Allah onların kökünü kırdı. Bu kâfirler için de benzer bir âkıbet vardır.

Muhammed Sûresi: 10


Peygamberimiz, Mi’râc’da, birkaç dakikada binler sene mesafeyi nasıl aldı?

Yine hâtıra gelir ki: Dersin, “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat’ etmek aklen muhâldir.”

Biz de deriz ki: Sâni-i Zülcelâlin san’atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür’atiyle ziyâ, elektrik, ruh, hayal sür’atleri ne kadar mütefâvit olduğu mâlûm. Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh sür’atinde hareketi nasıl akla muhâlif görünür?

Hem, on dakika yatsan, bâzı olur ki bir sene kadar hâlâta mâruz olursun. Hattâ bir dakikada, insan, gördüğü rüyâyı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:

İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezâhür eden sür’at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki; o saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde sâniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Farazâ, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, her halde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde müşâhede ettikleri eşya, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudâtça pekçok farkları vardır. İşte, zaman, çünkü, harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.

İşte, bir saatte meşhudâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudâtı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfîk-ı İlâhîye biner, berk gibi, bütün daire-i mümkinâtı kat’ edip, acâib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.

Sözler, 31. Söz, İkinci Esas, s. 524-25

Lügatçe:

muhâl: İmkânsız.

Sâni-i Zülcelâl: Celâl sahibi, san’atla yaratan Allah.

savt: Ses.

ziyâ: Işık.

mütefâvit: Farklı.

seyyârât: Gezegenler.

latîf: İnce.

urûc: Yükselme, yukarı çıkma.

hâlât: Haller.

zaman-ı vâhid: Tek bir zaman.

tezâhür: Ortaya çıkma.

mikyas: Ölçü.

arz: Dünya.

medâr-ı senevî: Senelik eksen, yörünge.

meşhudâtça: Görünenler, şahit olunanlar açısından.

levn: Renk.

câri: Geçerli.

zîşuur: Şuur sahibi.

muayyen: Belirli.

burak-ı tevfîk-ı İlâhî: En kısa ve en güvenli bir şekilde maksada ulaştıran Allah yardımı binek.

berk: Şimşek.

daire-i mümkinât: Kâinat, varlık âlemi.

acâib-i mülk ve melekût: Eşyanın görünen ve görünmeyen boyutlarının acayiplikleri.

daire-i vücûb: Değişime maruz olmayan, varlığı tercihe bağlı olmayan ve mümkinat âleminin ötesindeki âlem, daire.

rü’yet-i cemâl-i İlâhî: Allah’ın güzelliğini görme.

20.07.2009 http://www.yeniasya.com.tr/2009/07/2...ka/default.htm