Kadın erkek ilişkisi üzerine yapılan araştırmalarda son dönemlerde kadınların “erkek gibi erkek” istedikleri önplana çıkmaya başladı.

Bunu ifade eden kadınların modern hayatın sunduğu imkânları kullanan kadınlar olduğunu düşünürsek bu cümleyi ‘fıtrata dönüş’ olarak yorumlamak mümkün. Zaten Mustafa Ulusoy’da kadınların ne kadar kudretli olursa olsun bir erkek tarafından himaye edilmeye muhtaç olduğunu vurguluyor. Yeni kitabı ‘Yakınlık’ta modern hayatın kadınların kadınsılıklarını, erkeklerin de erkeksiliklerini tahrip ettiğini söyleyen Ulusoy, çarenin İslâmın edep dairesine dönmekte olduğuna vurgu yapıyor. Ulusoy’la Bediüzzaman’ın psikobiyografisi üzerine yaptığı geziler arasında konuşma fırsatı bulduk. Alanında bir ilk olmaya aday bu kitabı heyecanla beklediğimizi de söylemeden edemeyeceğim...
Teknoloji ve modernizmin kadın-erkek ilişkilerini bozduğu yönünde analizler var, bunlara katılır mısınız?

Ben teknolojik gelişmelerin aileyi etkilediği kanaatindeyim. Gençlerle yaptığım çalışmalardan edindiğim bilgi gençlerin çoğunun babasının ne iş yaptığını bilmediği ve bilse bile işyerine gitmediği yönünde. Köy medeniyetinde çocuklara verilen sorumluluklar vardır. Bunlar kaz gütmekten tutun, beraberce tarlaya çalışmaya gitmeyi kapsar. Benim tavsiyem babaların imkânları varsa çocuklarını işyerlerine götürmeleri. İşyerinde çocuk çalışırken kabiliyetlerini keşfedebilir. Anneler bana geldiklerinde “Çocuğuma nasıl bir sorumluluk vereceğimi bilmiyorum? En fazla yatağını topla, dersine çalış” diyorum ifadelerini kullanıyorlar. Bu çocuğun tek başına bireysel olarak yapacağı birşey olduğundan aile içi dayanışmayı ve yardımlaşmayı beraberinde getirmiyor. Halbuki aile ilişkilerinin yardımlaşmayı, dayanışmayı, paylaşmayı beraberinde getirecek bir ilişki tarzı sunması gerekir.

Bu durumun, özelde kadın erkek ilişkisine
yansıması nasıldır?


Modernizm kadınlara kendine özgü bir özgürlük algısı sundu ve kadınların kafaları karıştı. Ben merkezi çözülmenin kadınlarda başladığı kanaatindeyim. Bunu söylerken erkekleri aklıyor değilim. Modern hayat kadını narsistleştirerek mümkün olduğunca bireyselleştirmeye ve atomize etmeye gayret gösterdi. Kadına “Kendi kendine yetmelisin. Bir erkeğe ihtiyaç duymadan yaşayabilirsin” mesajları gönderdi. Kadın fıtratı ise ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun bir erkek tarafından sahiplenilmeye, şefkat duyulmaya, özen gösterilmeye ihtiyaç hisseder. İşte tam bu noktada kadının kafası karıştı. Bazı kadınlar “Hayatıma karışamaz” dediği erkekten himaye de görmek istedi.

Peki erkekler de kadınların güvenini kaybetmiş olamaz mı? Erkeğin kendini koruyacağına olan inancını kaybetmiş olabilir mi?


İki taraf açısından da bir güven problemi var. Erkek cephesine döndüğümüzde de ciddî problemler var. Erkeklerde kendilerini nereye konumlandıracaklarını bilmedikleri için şaşkınlar. Hayatın dünya ile başlayan başı ve sonu olduğu fikri insanları nihilistik bir düşünce sistemine götürüyor. “Hayat benimle başlar ve benimle biter” anlayışı dünyadan en yüksek hazzı almaya odaklanarak erkekleri kayıtsızlığa sürüklüyor. Erkeklerin egemen olan düşüncenin kayıtsızlık olduğunu düşünüyorum. Kayıtsılık, sorumsuzluğu beraberinde getiriyor. Erkekler evlerine vaktinde gelip eşine yardım etmek, çocuklarıyla ilgilenmek, evin ihtiyaçlarını karşılamak, iç dünyasını paylaşmak yerine; kumandayı ellerine alıp televizyonun başına geçebiliyor veya geç vakitlere kadar arkadaşlarıyla takılabiliyorlar.

Ev işlerine yardım noktasında erkeklere büyük eleştiriler var. Fakat buna siz erkelerin iç dünyasını paylaşmamayı da eklediniz. Erkekler iç dünyasını neden açmaz?


Erkeklerin iç dünyasını açma konusunda beceriksiz olduklarını düşünmemekle beraber ihtiyatlı davrandıkları kanaatindeyim. Erkeklerin içlerini açmaları için kadınların evde uygun bir vasat oluşturmayı başaramadıklarını düşünüyorum. Eğer anlatılan özel meseleler bir kavga sırasında kullanılacaksa bu kişinin kendini kapatması için geçerli bir sebeptir. Bir de kadınların kendilerini ifşa etmeye yönelik daha bencilce bir tutum izlemeleri erkeklerin kendilerini ifşa etmesini engelliyor. Erkek kendi sorununu anlatırken bir de bakıyor mesele kadının kendisine kaymış. Bu durumda erkekler kala kalıyorlar. Narsistlik, erkeklerde sorumsuzluk olarak tecelli ederken kadınlarda kendini önplana çıkarma olarak meydana geliyor. Bir de insan kendini ifşa ettikten sonra karşısındaki kişi “Takma bunları, boşver” dediğinde kala kalırız. Artık birbirimize söyleyeceğimiz derinlikli, hayatın kendini, ahireti yaratıcıyı kuşatacak sözlerimiz yok gibi.

Modern hayatın bir hastalığı olarak kadınların
kendini önplana çıkarması ve sorunlarını sürekli olarak erkeğe çözdürmek istemesi erkeklerde büyük bir yük oluşturur mu?

Bediüzzaman’ın tanımıyla hayat bir mübaraze alanı... İnsan melek ve şeytanın kalbine verdiği ilham ve vesveseyle başlayan ve kâinatın en üçra köşesinde devam eden bir mübarezeyle karşı karşıya. İnsanın hayatta istinat noktası bulması, kendini mutlak bir varlığa bağlı olarak yaşatması ve O’nu tanıması. Fatiha’daki “Yalnız Senden yardım diler ve Sana dayanırız” sırrı çok önemli. Karı ve koca ‘nahnu’ sırrının tecellisine mazhar olup mutlak bir varlığa dayanarak hayatın zorluklarına karşı durmak yerine; Yaratıcıyu hayatlarının dışına çıkarmış durumdalar. Modern insanın en büyük yükü de bu. Sevgi ve ilgi ihtiyacını, değerli olma ihtiyacını mutlak varlıkla bağını kesip karşısındaki insandan beklemesi onu da sıkıyor ve boğuyor. “Bugün aramadı, eskiden olsa mesaj çekerdi, sesinin tonu değişmiş, artık eskisi gibi sevmiyor” cümleleri karşı tarafa yüklenemeyeceği bir yükü yüklemek anlamına geliyor. Böylelikle iki tarafta sıkıntı çekmeye başlıyor.

Kadın-erkek ilişkisinde de Allah’ı unutmamak
gerekir diyorsunuz yani?

Modern hayat Yaratıcıyla bağımızı koparınca tek başımıza kaldık. Tek başımıza kalınca da nefsimiz ve benliğimiz devreye giriyor. Karşımızdaki insanda bu duruma düçar oluyor. Hayatın dalgalarına iki akıl yetmediği için küllî bir akla, ilme ihtiyaç var. Modern hayatta kadınların vitrine çıkarılması evliliklerde kadının kendini merkeze koymasına neden oldu. Kadınlar sürekli takdir edilmek ister hale geldi. Halbuki erkek de takdir edilmek ister. İsmet Özel, “Hz. Hatice Hz. Muhammed’e (asm) inandığında nübüvvet görevi bitmiştir” der. “Karısı iman etmiş, isterse dünya etmesin” der. Bir erkek için karısının kendine inanması, güvenmesi son derece önemli. Bu misalde bir abartı var, ancak kadın erkek ilişkisini anlamak için abartıdan yardım alabiliriz. Hepimizin değerli olduğumuzu karşı cinsten duyma ihtiyacımız var. Bu kadınlarda diyelim ki on üzerinden 8 birim, sence erkeklerde kaç birim?

Herhalde kadınlardan daha azdır?
Sen de yanlış tahmin ettin. Erkeklerde kendini değerli hissetme ihtiyacı kadınlardan daha yüksektir. Erkekler eşlerinin kahramanı olmak isterler. İzlediğim bir filmde şovalyeler kavga etmek için arenaya çıkıyor. William isminde bir şovalye var ve binlerce kişi “William” diye haykırıyor ancak William, miğferinin aralığından kalabalık arasında eşini arıyor. Ve eşinin kendine gülümsediğini gördüğünde rahatlıyor. Erkek, kadının dünyasında kahraman olmak istiyorsa kahramanlık yapmalıdır. Eşinin dünyasında önemsenmek istiyorsa elini taşın altına koymalı, ailevi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Kadınlar, sorunlarının çözümü noktasında o kadar yanlız bırakıldılar ki anlatamam.

Kadın ve erkek arasında sürekli bir ego çatışması olduğu doğru mu?

İki tarafta da genel bir özensizlik var. Bu hayatın anlamındaki kayboluşla alakalı. Hayat, ebedi bir hayat arkadaşlığından sınırlı bir hayat arkadaşlığına kayınca kayıtsızlık ve sorumsuzluk baş göstemeye başladı. Modern hayat bize sürekli gözümüzün dışarda olmasını empoze ediyor. Gazetelerin Cumartesi Pazar eklerinde bilinç altına bu tür mesajları yolluyor.

Bediüzzaman, eşlerin birbirine karşı baba, anne, kardeş, teyze, amca, arkadaş, dost gibi davranmasını istiyor. Bir psikolog olarak bunu nasıl yorumluyorsunuz?

İki taraf da birbirini kuşatmalı. Başka başka ilişki biçimlerinden aldığımız birçok şeyi eşimize verebilme gerekliliğini anlatıyor. Bu zamanda zor iş. Bediüzzaman, evliliğe ebedî hayat arkadaşlığı nazarıyla da bakıyor. Birçok insan evlilik hayatına böyle çıkmıştır, ancak evlilik hayatında tökezliyoruz tabi. Ebedi hayat arkadaşı olabilmek için öncelikle her iki tarafın ebedi hayatın namzeti olmayı kendi hayatlarında oturtmuş olmaları gerekiyor. Unuttuğumuz noktalardan biri bu. Biz öncelikle ferdiyetlerimiz içinde kendimizi ebedi hayatın namzeti olarak kurguladık mı kurgulamadık mı? Bunu yaptıktan sonra ‘biz’ devreye giriyor. Cennete olan imanın çok saf, sahici, hayatın bütün alanlarına teşmil edilmiş olması gerekiyor. Yoksa bu sadece evlilik hayatına uygulanabilecek bir düstür değil. Ben vicdanlı olmanın önemli olduğu kanaatindeyim. Bediüzzaman biraz da erkeklere güvenmiyor.

Bediüzzaman erkeklere neden güvenmiyor?
Tesettür konsunda kadınlara da güvenmiyor. Tesettür meselesi sadece örtüyle ilgili bir mesele değil. Modern hayatla birlikte kadın-erkek ilişkisinde de bir tesettürsüzlük var. Kadın ve erkeğin yakınlaşması erkeği bozan bir şey. Bediüzzaman’ın erkeklere güvenmediği nokta kadınları tahakküm altına alması.

Kadın ve erkeğin aynı mekânda çalışmasını
‘medenilik’ olarak tellaki edenler var. Sizce böyle midir?


Amerika’da yapılan araştırmalara göre en büyük aldatmaların üçte biri aynı ofis ortamında çalışan insanlar arasında oluyor. Tesettürsüz bir hanımla aynı mekânda çalışıp ona karşı bir erkeğin hiç bir zaman hiç bir şekilde birşey hissetmemesi mümkün değil. Tabiî ki bu tür duygular kontrol altına alınabilir. Burada kimseyi suçlamak için bir şey söylemiyorum, sadece ben insanın fıtratına yerleştirilmiş duygulardan bahsediyorum. Bediüzzaman’ın Emirdağ Lâhikası’nda kadınlara yönelik bir mektubu var. Orada;

“Kızlarım, hemşirelerim,
Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye, yarım asra yakın hayat-ı içtimaiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refika-i hayat (hayat arkadaşı) ve saadet-i hayat-ı dünyeviyeye medar ve sair günahlardan kendini muhafaza etmek için almak lâzım gelirken; o bîçare zaifeyi daim tahakküm altında, yalnız dünyevi, muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar. Eğer şer’an “küfüv” tâbir edilen birbirine denk olmazsa, hukuk-u şer’iye nazara alınmadığından, hayatı daima azap içinde geçer. Kıskançlık da müdahale ederse daha berbat olur.”


Evlilik gibi ağır bir hayata kati mecbur olmadan girmemek gerektir” diyor.
Ve şöyle devam ediyor: İşte bu işaret ettiğimiz hakikate binaen, bekâr kalmak isteyen Nur şakirtlerinden olan kızlara derim ki: Tam muvafık ve dindar ve ahlâklı bir zevc bulmadan, kendilerini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı; Nurun bir kısım fedakâr şakirtleri gibi mücerret kalıp tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaş olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdanlı bir müşteri ona çıksın. Ve saadet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın. Ve medeniyetin seyyiatı içinde boğulmasın.”

Buradaki ‘vicdanlı erkek’ lafına bayılıyorum. Erkek sorumluluk sahibi olacak, eşine sahip çıkacak, ilginecek, özen gösterecek. Evliliğin ebedi bir birlikteliğe dönüşmesi için az önce söylediğim gibi ebediliği hayatımız her alanına taşımamız gerekiyor. Bu bakış açısı yoksa eşiniz güzel ve gençken seversiniz, ancak elli yaşınıza geldiğinizde dışarı daha çekici hale gelebilir. Terbiyeyi İslâmiyeden ders almayan erkekler serserliğe ve tahakküme meyleder, modern hayatın erkeklerdeki deformitesi bu. Bu tür erkekler gel gel, git git... Ayrıca Bediüzzaman, kadınların ahlâklarını bozmamak için, kendi ahlâkına denk düşmeyecek bir erkekle evlenmelerindense köylü kadınları gibi kendi ihtiyaçlarını karşılamalarını öğüt veriyor. Müthiş bir sosyolojik analiz. Şu Bağdat Caddesinde yürüyen bir çok kadın el üstünde tutuluyor gibi görünse de inanmayın. İstanbul’un en modern yerlerinden biri olarak görünse de kadınların en çok ezildiği, kadınların ‘meta’ haline sokulduğu bir yer burası. Kadın-Erkek arasındaki ilişki ne kadınlar yüzünden ne de erkekler yüzünden böyle oldu. Kadınların kadınsılıklarında erkeklerin erkeksiliklerinde bir deformite var. Mustafa Ulusoy kimdir? 1999 yılından beri, kendi ofisinde terapilerini sürdürmektedir. Mustafa Ulusoy’un temel çalışma alanı Kognitif ve Varoluşçu Psikoterapilerdir. Çeşitli dergilerde deneme yazıları yayınlanan Ulusoy’un ilk yazıları Köprü dergisinden yayınlanmıştı. Dr. Ulusoy’un ulusal ve uluslararası kongrelere sunduğu, özellikle kognitif psikoterapiyle ilgili bir dizi mesleki çalışması vardır. Ülke içinde ve dışında, psikiyatri dergilerinde makaleleri yayınlanmıştır. Nietzsche ve Babaannem ve Yakınlık adlı iki deneme kitabının, Ay Terapisi isimli öykü kitabının ve aşk konusunda farklı açılımlarıyla adından söz ettiren insanın temel acıları üçlemesinin ilki Aynalar Koridorunda Aşk isimli romanın yazarıdır. Mustafa Ulusoy’un insanın temel acıları üçlemesinin ikincisi olan Giderken Bana Bir Şeyler Söyle isimli romanının ardından yayına sunulan yakınlık ise yazarın halen yayınlanmış son kitabıdır. Ulusoy ayrıca editörlüğünü İbrahim Abu-Rabi’nin yaptığı ve Suny Press (State University of New York Press) tarafından Amerikada İngilizce olarak yayınlanan “Spiritual Dimensions of Bediuzzaman Said Nursi’s Risale-i Nur” adlı kitabın yazarlarından biridir.
H. HÜSEYİN KEMAL