Asrımızın büyük alimi Bediüzzaman Said Nursi 1925’te Van’dan alınıp önce Burdur’a ardından Isparta’nın kuş uçmaz kervan geçmez, yolu bile olmayan Barla nahiyesine getirilmişti.

Burada bütün zorluklara rağmen Risale-i Nur eserlerini telif etmeye başlayan Bediüzzaman’ın ilk talebeleri de civar ilçe ve köylerde yaşayan halktan kişilerdi. Risale-i Nurlar, devrin baskıları sebebiyle elle, gizli gizli yazılarak çoğaltılıyor ve dağıtılıyordu. Risale-i Nur’ları çoğaltma hizmetinin neredeyse tüm halk tarafından benimsendiği Sav kasabasında “bin kalem”, gece-gündüz demeden çalışıyordu. İlk zamanlar sadece Osmanlıca okuma yazmayı bilen erkeklerin başlattığı yazma faaliyetine daha sonra erkeklerin yapması gereken bağ-bahçe işlerini üzerlerine alan kadınlar da katıldı. Zamanla kadınlar ve yeni yetişen gençler de divit kalemi ellerine alarak yazı masasının başına geçtiler. Bediüzzaman’ın Barla’dan ayrılmasından sonra da yazma işi yıllarca artarak devam etti.


AYNADAN YANSIYAN IŞIK

İlk başlarda bakarak yazılırken, sonraları ayna ile ışık yansıtılıp kâğıt üzerinden kopyalandı Risaleler. Latin alfabesi ile matbaa baskıları yapılmasına rağmen bugün hâlâ eski türkçeyle Risale yazan, kâğıtla birlikte kalbine de yazmaya niyet eden hanımlar var.

O zor zamanlarda hizmet eden kadınlardan çok az kişi hayatta kaldı Sav’da. 13 yaşında Asâ-yı Musa adlı eseri yazıp Bediüzzaman’a gönderen ve ondan tebrik alan Hatice Soylu (76) ve ailesinin erkekleri sürekli Risale yazdığı için evin tüm işlerini üzerine alan Fatma Avşar (70) ile görüştük. Yaşayan tarih oldukları için anlattıklarının kayda geçmesi bugün ve gelecek nesiller için çok önemliydi. Onları dinledikçe Bediüzzaman’ın, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir.” sözünün gerçek olduğuna bizzat şahit olduk. Basit bir köy evinde kıt kanaat imkanlarla hayat mücadelesi veren sıradan görünümlü bu insanların günlük konuşmalarında bile telaffuz ettikleri kelimeler ve dile getirdikleri hakikatler hayret verici idi. Yaklaşık 5 bin sayfa olan Risale-i Nur külliyatını birkaç kez yazmış, ömrünü yazmaya, öğrendiğini yaşamaya ve anlatmaya adamış Hatice Soylu, “Okumada iş yok, iş amel etmede.” diyor.

Annesi o daha 7 aylıkken vefat eden Hatice Nine’yi anneannesi büyütmüş. Babası Ahmet Altuğ, kendini hem hizmete hem de kızını en iyi şekilde yetiştirmeye adamış. Risale-i Nurları ilk yazmaya başlayanlardan biri olan Ahmet Altuğ, 9 yaşında iken kızına da Osmanlıca okuyup yazmayı öğretmiş. Latin alfabesiyle okuyup yazmayı hâlâ bilmeyen Hatice Nine okula da gitmemiş. Babasının vefatından sonra 14 yaşında iken yine Risale-i Nur hizmeti yapan Hacı Hafız ailesine gelin gelmiş. Bediüzzaman Hazretleri, babasının vefatından sonra, ‘Onu kendim evlendirmek istiyordum ne oldu?’ diye sorar talebelerine. Hacı Hafız’ın torunu ile evlendiğini öğrenince ‘Ben unuturum; ama Allah unutmaz! Hayırlı mübarek olsun.’ diye dua eder. Hatice Nine, Isparta’da kaldığı zamanlarda Sav’ı ziyaret eden Bediüzzaman ile bizzat görüşme imkanı da bulur. Eşi ile birlikte Risaleleri yazmaya devam eden Hatice Nine, o dönemde yaşanan sıkıntıları şöyle anlatıyor: “21 yaşımda idim. ‘Jandarmalar baskına gelmiş’, diye haber geldi. Evlerimiz teyzemlerle bitişikti. Yazdığımız nüshaları bavula koymuştuk. Jandarmalarıngözlerinin önünde bavulu aldım, içeriden öteki haneye götürdüm. Geçerken gördüler; ama sormadılar ne bu diye. Askerin biri ‘İçeride paran pulun varsa gir de al.’ dedi. İçeriyi arıyorlardı, ben yan taraftan girdim. Kalemleri, hokkaları pencereden öte yandaki boşluğa attım. Oradaki bir Cevşen nüshasını aldım da geri koydum deliğe, bir şey demezler diye. Girdiler o Cevşen’i oradan aldılar. Üzerinde ‘Said’ ismi yazıyor diye kaynatam iki sene mahkemeye gitti geldi. O risaleleri daha sonra yabanlardan gelenlere birer birer hediye ettik. Defterlere aslından bakarak yazıyorduk o zamanlar. Cilt yoktu. Baskılar sonradan çıktı. Üstad’ımız baskıyı tavsiye edince ona geçtik. Jandarmanın geldiğini haber verince saklardık yazdıklarımızı. Ortalarda nerede buluyorsun risaleyi! Evin gizli yerlerine saklardık. Duvarların içine oyulan gizli yerlere, tavana, hayata, avluya, evin altındaki ambara, mısırların arasına bile saklıyorduk. Ömrümüz böyle geçti; ama hiç sıkılmadık. Ölünceye kadar gidecek bu mücadele. Gözünü açana, evinin içi cennet. Gözünü açmayan yandı. Gözünü açana, güneşin altındayız... Gözünü kapatana karanlık. Çok şükür gençlerimiz iyi yetişti, geriden gelenleri de yetiştiriyorlar.”

HER ÂNIMIZIN HESABINI VERECEĞİZ

Hatice Nine gençliğinde, bir günde 16 satırdan 25-30 sayfa yazarmış. Şimdilerde en fazla 3-4 sayfa yazabildiğini söylüyor. Risalelerin tüm dünyaya yayıldığı bu devirde sadece yazının maneviyatından etkilenmek için yazdığını belirtiyor. Eskiden çoğu kişinin hizmetle meşgul olduğu Sav’ın bile her eve televizyonun girmesi sebebiyle çok değiştiğini ifade eden Hatice Nine, “Gençler pek laf dinlemiyor artık. Zevk-ü sefa çoğalınca ihlas da azaldı. ‘Ne yiyelim, nerede gezelim, nasıl yaşayalım?’ diye düşünüyor herkes. ‘İbadet edelim, Allah’ın huzuruna nasıl varacağım?’ diyen binde bir çıkar ancak. Sanki sadece yaşamak için gelmişler dünyaya, oysa burada hepimiz misafiriz. Bugün varız, yarın yokuz. Allah geçirdiğimiz saatlerden, dakikalardan sual soracak.” diye konuşuyor.

‘BEN BARLA’DAYIM NİYE GELMİYORSUN?

Sav’da Risaleleri ilk tanıyan kişi olan Fatma Avşar’ın dedesi Hacı Hafız Mehmet Efendi, Isparta’da Hacı Rıza’nın evinde bir nüsha görür ve okumak için ödünç alıp evine gelir. Sabah ezanı vaktinde kitabın birkaç yaprağı kalmışken gözleri dalar ve Üstad’ı görür. ‘Ben Barla’dayım, bu kadar özlemişken yanıma niye gelmiyorsun?’ diyen Üstad’ı ertesi gün ziyaret eder. Yolda karşısına çıkan Üstad, doğrudan ismiyle çağırarak onu evine götürür. Akşama kadar sohbet ettiği Üstad, Hafız Mehmet’e Risaleleri yazmasını ve yazdırmasını öğütler. Köye gelip arkadaşlarını toplayan Hafız Mehmet, onlara Üstad’ın isteğini iletir. Yazma bilen herkes kabul eder. İçlerinden biri ‘Nefislerimiz iyice canavarlaştı, istediğimizi yiyip içiyoruz. Önce nefsimizi terbiye edelim.’ diye teklif edince 40 gün yağsız tuzsuz bulamaç yerler. Babası Ahmet Altuğ’un da 10-15 kişilik bu grubun içinde olduğunu hatırlatan Hatice Soylu, “Bir gün merak ettik, kız arkadaşlarımla babamın tavasında yağsız tuzsuz bulamaç yaptık. Yiyemedik. Kendi halimize gülerken babam geldi. ‘Keçeliler siz onu yiyemezsiniz!’ dedi. O yerken sadeyağ katılmış gibi olurdu. Sürekli bulamaç yemesine rağmen hiç zayıflamazdı.” diyor.

SAV KÖYÜ: NUR FABRİKASI

Erkekler gece gündüz bütün vakitlerini Risale yazarak geçirirken bağ, bahçe işleri yazma bilmeyen kadınlara kalır. Ailelerine haksızlık ettiklerini düşünerek Bediüzzaman’a danışırlar bu durumu. Üstad, “Sizin yazdığınız yazı onlarla, onların çalıştığı da sizinle beraberdir.” deyince yazanların da, çalışanların da kalbi rahatlar. Kısa zamanda kadınların da katılımıyla Sav’da bin kalem Risale yazar duruma gelir. Bediüzzaman, ‘Nur Fabrikası’ diye anar Sav’ı. 70 yaşındaki Fatma Avşar, o günleri şöyle anlatıyor: “Biz kadınlar ayağımızda bir çarık, çocuksak önümüze mal kattılar çobanlık yaptık. Erkekler hizmet etti, yazı yazdı. Kadınlar, çocuklar da tarla işini yaptı. Evimizden hiç talebe misafir eksik olmazdı. Elhamdülillah evimiz dolar boşalırdı. Yine aynı şekilde devam ediyor çok şükür. Sonradan eskimez yazıyı okumayı-yazmayı öğrendim. Keşke onlar kadar okuyabilseydik.”

ÖNCE KALBİME YAZDIM

Fatma Nine, Risaleleri yazarken aynı zamanda okumuş olduğunu, kâğıtla birlikte kalbine de yazdığını söylüyor. El yazısının yerini hiçbir şeyin tutamayacağını belirten Fatma Nine, “Buzun üstüne bir şey yazsan, buz eriyince yazdığın da erir gider. Ama mermere yazsan o hiç silinmez. Risaleleri yazarken kalbimize de mermere yazılmış gibi oluyor. Yazıyı yazarken bırakıverdiğin an şefkat tokadını da yiyiverirsin. Eskiden yazmak da zor; ama o kadar da tatlıydı ki, tadını bilseydin o sırada?..” diyor.


YAPILAN HİZMETLER MAHŞERDE KARŞINA ÇIKACAK

Fatma Avşar, Risale-i Nur okuyup yazmanın suç sayıldığı dönemlerde yaşadıkları sıkıntıları şöyle anlatıyor: “Her gün, her an baskın korkusuyla yaşıyorduk. Sav köyünün namı ‘Nurcu’ diye çıkmıştı bir kere. Ekseri buraya geliyorlardı. Toplayıp götürdüler çoğu zaman. Hiç müteessir olan olmadı. Hapiste de yazdılar, okudular; çıkınca da aynı şekilde devam ettiler. Baskın yapılacağı zaman kitapları saklıyorduk; ama bize de saklamak zor gelmiyordu. Onlar gitti mi çıkarır, ertesi gün saklayacak başka yer düşünürdük. Bakmadıkları yer kalmazdı. Perihan isimli bir ebemiz vardı, baskın olacağı zaman askerlere çay ikram eder oyalar, haber gönderirdi evlere. Araba ile Senirkent’ten gelirken arabaları yolda kalmış. Üstad arabayla gelmiş arkalarından. Perihan ebeyi arabasına alıp Isparta’ya götürmüş. ‘Senin yaptığın görevler yarın mahşer gününde, güneş bir adam boyu tepene indiği zaman, nasıl ağustosta bulut çıkıyor da çalışanların üzerine şemsiye gibi gölge oluyorsa o yaptığın hizmetler sana mahşer gününde gergi olacak.’ demiş.”

RİSALE POSTACISI ŞÜKRÜ ALTUĞ

Sav’da 15-20 sene el matbaasıyla Risale çoğaltılır. Tahir Mutlu, İbrahim Gül’ün evinde kol gücüyle baskı yapar. Şükrü Altuğ, seyyar postacıdır. Okuma yazma bilmez. Başında takke, ayağında çarık, sırtında eski bir çoban torbası ile dolaştığı için ondan kimse şüphelenmez. Torbasında Risale nüshaları vardır. Sav’dan alır, Büyük Hacılar’a götürür. Oradan aldığını Kuleönü’ne iletir. Böyle köyler arasında Risale taşır son nefesine kadar. Hatice Nine ‘ilk’lerden bahsederken, “Onlar kuyrukluyıldız gibi geldiler geçtiler bu dünyadan. Allah katarlarına nail eylesin bizi de.” diye dua ediyor. Bize de, ‘amin’ demek düşüyor ancak.


--------------------------------------------------------------------------------


Bediüzzaman, Hatice Soylu’dan bahsediyor


“Bana gönderdiğiniz Asâ-yı Musa’dan bir nüsha -cildsiz yalnız sarı kâğıt cild olmuş-, Hüsrev’in yazısına bir parça benzer, fakat üstünde ‘Mustafa’ ismi var. O kimdir? Hangi Mustafa’dır? Hem nüshanın üstünde “on üç yaşında Hatice, Ahmed’in kızı” yazılmış. Bu Ahmed, hangi Ahmed’dir? Hem ona, hem kızına bin barekallah! Bu yaşta bu koca kitabı hem dikkatli, tevafuklu, hem güzel sıhhatli yazmak, masumların taifesinin bir kahramanlığıdır. Kim görüyor, ‘maşaallah!’ der. Buradaki mektep görmüş hanımlarda bir şevk uyandıracak (Emirdağ Lahikası, sayfa 137).”

“Refet ameliyat oldu mu? Ne haldedir? Merak ediyorum. Ona çok dua edildi. Savalı kahraman Ahmed’in kerimesi Hatice’nin yazdığı Asâ-yı Musa Mecmuası’nı kahraman Tahiri, İstanbul’da birisine emaneten bırakmış. O nüsha hanımları Nurculuğa teşvik ettiği için zayi olmasın. Muattal kalmışsa, lüzum kalmamışsa bana gönderilsin (Emirdağ Lahikası, sayfa 154).”