ve bihi nesteinu

Sırr-ı ihlâs Fenâ-fil-İhvân'sız olmaz. İhlâs var,sırr-ı ihlâs var..
Söz herkese söylenir, sır ehline verilir. İhlâs herkesde olabilir fakat onun sırrına ermek fena manasını zaruri kılar.(123) Bir adam hizmet ediyor,Risale okuyor mücahede ediyor, hatta namaz kılıyor, oruç tutuyor, Hacca gidiyor, yani bunları kendisinin; kendi hesabına yaptığının farkında. Bu adam hoştur, güzeldir. Fakat bu zat bu BEŞİNCİ maddenin yani: "Sırr-ı ihlâs ile Fenâ-fi-1- ihvan" mazharı olmaktan mahrumdur. Zira kabiliyetleri var. Zühre çiçeği gibi renkleri var, hizmetleri var.Var... Var... Var.... Halbuki bu madde icab ediyorki, mertebesi olmayan bir yokluğa düşe. Yani mutlak bir yokluğa. Ne sorsan, ne araşan karşına hep koskocaman bir yok çıka. İşte bu, fena manasının hakikatidir. Yokluk, ama bir vara karşı yokluk. Bir var olanda yok olmak. KENDİSİNİ KENDİ HESABINA HAREKET ETMENİN MADDİ VE MANEVİ HER ÇEŞİDİNDEN AZL ETMEK. Aksi takdirde kendi hesabına heraket ettiğinin şuurunda olan bir adam "Acizane Fakirane-Estağfirullah"gibi tabiratı ne kadar ustalıkla kullanabilirse, bilsin ki; enaniyeti o nisbette kat'iyyet ve kuvvet kesbetmiştir. Rabb'imizden mağfiret dileriz..
Burada bir ayrı husus da şudur ki; mektupta geçen bu sıralama gelişi güzel bir sıralama değildir. Bir evvel ki husus vücuda gelip kat'iyet kesbetmedikçe ondan sonrakinin olması mümkün değildir. Meselâ; Sırr-ı ihlâs ile Fenâ-fi-l-İhvân hakikatinin yaşanabilmesi için; (şayet istidadı müsaitse) kendinden evvelki dört hasletin de o kimsede içtima etmiş olması lâzımdır. Meselâ: Risale-i Nuru kemaliyle okumayan, bilmeyen, elbette onun meşrebini de bilemez ve ona göre hareket edemez ve hakeza....
"Zaten Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz"Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "Hıllet"dir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktizâ eder. "(124)
"Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir."Yani dairemizde diğerlerine ders verebilecek bir duruma gelmiş olanın, ders verdiği kimselere karşı takınacağı tavır; uhuvvetle kardeşlik tavrıdır. Ne babanın; (sarhoş da olsa, ayyaş da olsa, her türlü ahlaksızlığı da irtikâb etmiş olsa) bir evlâdına karşı, şefkatinin iktizası olarak onunla afûvkârâne muamele etmesi şeklinde olacak ve nede şeyhin müridine karşı olan âmirane ve hakimane tavrına benzeyecek. Zira kardeş kardeşin kusuruna da, yanlışına da, yaramaz işlerine de bir dereceye kadar müsamaha edebilir. Ya terbiye eder,ya alâkayı lüzumlu seviyeye kadar düşürür. O'nun ahlaksızlığında berdevam olmakla beraber ailenin huzurunu kaçırmasına müsaade edemez. Küçük kardeşi de bunu böyle bildiği için, ana ve babasına karşı gayet sorumsuz olan tavır ve hareketlerini ağabeysine karşı düzeltmek mecburiyetini hisseder. Yoksa zannedildiği gibi, otuz senelik bir nur talebesinin, otuz günlük bir gencin ayakkabısını çevirmek, onun içecek suyunu getirmek bu düsturun iktizası değildir.
Bir gün Hacı Hulusi Efendi'nin sohbetindeyiz. ikindi namazına takriben bir saat kadar var. Ders okunuyor. O sırada ders salonuna 17-18 yaşlarında bir genç girdi. Mevsim yaz. O genç de gayet dar bir pantolon giymiş, kısa kollu bir gömlek, başında külah falan bir şey yok, ayakları da çıplak olarak geldi oturdu. Pantolonu da öyle bir desendeki; dikkatli bakmayan onu pijama zanneder. Hacı Hulusi Efendi şöyle sıkıca bir baktı, kim olduğunu sordu. O genç de yanılmıyorsam İstanbul'dan bilmem kimin dersanesinden geldiğini ve kendisini ziyaret etmek istediğini söyledi. Hacı Hulusi Efendi de (K.S): "Kardaşım git elbiseni giy de öyle derse gel" dedi. O genç ders salonunudan çıkarken Hacı efendi dersane ilgililerine ikinci bir emirle; "Gidin o zata bir elbise bulun giydirin" diyordu. Evet bu zamanın genci babasının yanına o kıyafetle gayet rahatlıkla çıkabilir. Eskiden bir şeyhin müridi ise değil o kıyafetle şeyhinin huzuruna gelmek, belki yatakta dahi o halde bulunmaktan haya ederdi.
İşte Üstadımızın ihlâs kahramanı dediği Hulusi'nin (K.S.) o gence karşı hakiki kardeşlik vasıtasıyla verdiği ders. Ne pederâne, lüzumsuz bir şefkatle onu hoş görmüş, ve ne de şeyh gibi ziyade Tecziye tarafına gitmiştir. Uhuvvetkârane, kardeş gibi onun ıslahına çalışmıştır.
"Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer..." Bir üstadlık üstada mahsustur.''(125) Geriye ondan ders alanlar kalır. Onların içerisinde de elbette; ilk-son,büyük-küçük, alim-ami v.s. gibi hususlardan dolayı farklılıklar olacaktır. İlk gelen son gelene, büyük olan küçüğe, alim olan amiye HOCALIK ve MÜRŞİDLİK yapacaktır. Herkes bulunduğu yerde halen kendinden aşağı olanların hocası, kendinden yukarı olanların talebesidir..
"Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir..." kıyas edildiği şeylerden anlaşılıyor ki; Hz.Üstad'ın buradaki "uhuvvet'ten muradı ilk gelenin son gelene, yaşlının (yaşı Risale-i Nurda geçmiş) gence; Alimin (Risale-i Nur'un alimi) amiye karşı takınacağı tavrını anlatmaktır. Yoksa bu tabiriyle yeni terbiye dersleri almağa gelmiş bir Nur talebesine; dairede MÜRŞİD durmuna gelmiş zatları tanımamak selâhiyetini vermemiştir..
Şimdi bir hususun kesin hatlarıyla tesbit edilmesi zaruri hale gelmiştir. Bu Risale-i Nur mesleğinin kuruluşundaki terbiye esasları nelerdir? Bu hareket bir irşad hareketi midir, yoksa felsefî ve aklî bir meslek midir?.
Eğer Risale-i Nur hareketinin bir terbiye hareketi olduğu kabul edilirse, bu terbiye hareketinde terbiyecilerin olması zaruri olur. Muallimsiz bir eser, hatta Allah'ın kelâmı olan Kur'an-ı Azimü-ş-Şân dahi olsa, manasız bir sözden ibaret kalır.(126) Onun için âlemde nübüvvet hakikati zaruri olmuştur. Eğer Risale-i Nur hareketi, bir irşad hareketi ise mürşid elbette zaruridir. Mürdişsiz irşad elbette mümkün değildir. İsterse bu zat, Hz. Bediüzzaman gibi bir harika-i fıtrat ve 14. asır denilen fitne-i ahirzamanın ıslah edici vazifelisi olsun. Onun da bir mürşide ihtiyacı olmak zarurîdir..
"... Zaten ÜVEYSÎ bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi "Gavs-ı Âzam'dan (K.S) ve Zeynelâbidîn (R.A) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den" (R.A.) almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onların dair esidir."(127) Üveysiyet bir meşrebtir.(128).
Senin benim gibi adamların uyanık iken birbirimizle konuştuğumuz gibi, bu zatlar böylece yakazaten kendinden 1400 sene evvelki bir zattan irşad dersini alabilirler ve almışlar.(129).Yani Risale-i Nurun muhterem müellifi (R.A) bir mürşidden ders almıştır. Kendisi de etrafındaki ilk halkayı oluşturan, (Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüştü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Husrev, Re'fet) oniki mübarek zatlara ve daha sonra 1944 senesinin sonlarına kadar sayıları otuza baliğ olan mübarek zatlara hakiki bir mürşid olmuşlardır.(130)
Peki kuruluşunda hayatiyet derecesinde zarurî olan bir mürşid hakikati, sonradan nasıl oldu da hiç lüzumu olmayan bir iş haline geldi? Acaba hakikaten lüzum kalmadığından mı, yoksa İslâm düşmanlarının muvaffak olmuş bir plânı neticesinde mi bu zaruret ortadan kaldırılmıştır?
Mürşid zaruretinin ortadan kalkmadığını, Risale-i Nur dairesindeki hâzin manzara, semavatı çatlatacak derecede bağırarak ilân ediyor. Bir dostumuz Anadolu'nun ortasındaki büyük bir vilayetten bir mektup alıyor. Mektubu yazan, bir bacımız. Mektubunda bir çok sualler var. Suallerden birisi de şu: "Buranın ileri gelen nurcularının hemen hemen tamamı televizyon müptelası olmuşlar. Eve gelir-gelmez televizyonlarının başına geçiyorlar. Bu yüzden hanımlarıyla bir çok anlaşmazlıklar sudur ediyor. Hatta ben kendi babama ne söyleyeceğimi şaşırdım. İlâahir..."
Şimdi ey mürşide ihtiyacımız yok diyen muhterem Nurcular! Acaba bahsedilen o nurcular bu mel'un aletin zebunu olup evlerini bir meyhane köşesine çevirmelerindeki esas sebep; Risale-i Nurları bilmedikleri midir? Veya okumadıklarından mıdır? Veya Risale-i Nur davasından vazgeçtiklerinden midir? Hayır hayır bunların hiçbirisi değil.Bunlar ve bunlar gibi olan bütün nurcular, bir hakikatten gaflet etmişlerdir. O da her insanın olduğu gibi onların da Risale-i Nur dairesi içerisindeki bir mürşide olan ihtiyaçlarıdır. 1960'dan sonra Risale-i Nur dairesinde kasırgalar esti, seller gitti, zelzeleler oldu, bizi biz yapan bütün değerler alt üst oldu. Sözlerinde değer olanlar ve Kastamonu'da bulunduğu sırada Üstad Hz. tarafından bir müracaata verilen cevapla kendilerine Risale-i Nur derslerini talim etmek için icazet verilenler,bir çırpıda safdışı bırakıldılar. Söz ayağa düştü.Mürşidsiz bir topluluk ne olabilirse, bizler de o kadar olabildik..
"Risale-i Nur'un santralı olan Sabri'nin mektubunda iki nokta nazar-ı dikkati celbetti. Birincisi: Risale-i Nur'un yüksek talebelerine ve erkânlarına izin ve İCAZET noktasıdır. Madem Risale-i Nur'un şahs-ı manevisi onları çok zaman dairesinde muhafaza edip çalıştırmıştır. Elbette o sebatkâr halislere İCAZET vermiş, izni onlarla beraberdir... "(131)
Demek ki Risale-i Nur dairesi de bir irşad dairesidir. MÜR'ŞİDİ VARDIR. İcazet alıp ders verecek mertebeye gelen talebeleri vardır. Onlara icazet veren Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi denilen bir zat vardır..
Bu edebi nereye attık Ya Rabb. Sabri (K.S.) ilk on iki zattan birisi, âlim ve hafız-ı Kelâm bir zat.Yine de Risale-i Nurlarla ders vermek için hocasının iznini talep ediyor. Hem de bu meziyetleriyle beraber 14-15 senelik Nur talebesiyken... Hal-i pürmelalimizi var kıyas eyle. Darbeyi nereden yemişiz iyice anla..
"Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur hesabına, ben de onun bir şakirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârane teslimi ve irtibatı, şâkirane kabul ediyorum. "(132).
Her bir Nur talebesinin Hz. Üstad (R.A.) gibi üç şahsiyeti vardır.(133) Birisi nefsine, enaniyetine nazır olan pencere. İkincisi ma'buduna karşı yaptığı ibadetlerindeki şahsiyyeti. Üçüncüsü ise Kuran hizmetindeki şahsiyeti. İşte bu üçüncü şahsiyyet itibariyle vazifelidir.Kendisinin o şahsiyetinde,tevazu gibi, şahsî kemâlât peşinde koşmak gibi arızalarla tasarruf etmeğe hakkı yoktur.O şahsiyyeti itibariyle Kuran ve Risale-i Nur hesabına bir makamı vardır. Kendinden aşağıdakine kardeşâne bir muallim, kendinden yukarıdakilerine ise Sabri (K.S.) misâl edebli bir talebedir..
Yukarıdaki ibareden elbette gayet zahir olarak görülüyor ki: Risale-i Nur dariresinde de MERCİİYET vardır. Anarşi bahse konu değildir. Madem merciiyet işin başında, kuruluşunda, esasında mevcuttur, sonunda ve semeresinde de olmak zarurîdir. Yoksa akim kalır, matlup eseri gösteremez. "Bir şey "mâ vudia leh" inde istihdam edilmezse atalete uğrar, matlup eseri göstermez. "(134)kuruluşu böyle, muvaffakiyeti böyle olmuş..
Risale-i Nur'da TEVECCÜH MERCİİ daima bir tane olmuştur. Kalbler bu sayede parçalanmaktan kurtulmuş, istişarelerin müsbet neticeleri görülmüştür. Neyi istişare edeceğine karar veren ve kimlerle hangi meselede istişare edeceğini bilen, istişarenin neticesini kendi insiyatifiyle yönlendiren birisi olmadıkça, istişare denilen şey,kahve sohbetinden ileri bir değer taşımaz. İTTİBA ŞARTTIR. Bu ittiba' ise berberlerin dernek başkanına olan ittiba'ları cinsinden olmamak gerekir.İstişarenin ilk şartı işin başında mes'ul bir zatın bulunmasıdır. O zat gerekli istişareleri yapar, ondan sonra kararını verir ve tatbik safhasına koyar.Ondan sonra ki işlerin müsbet veya menfî ne olursa olsun mesulü o zat olur. Siz söylediniz ben de yaptım diyemez. Her neyse esas meselemiz bu değil. Risale-i Nur'un kuruluşunda da merci'-i umumî Hz. Üstad (R.A.) olmuştur. O umumi mercie fena manasında merbut olan her beldenin de hizmette merciiyet kazanmış bir zatı bulunmuştur. Onun için Hz. Üstad (R.A.) Hüsrev (K.S.) Efendi'nin hizmet tezgâhına Gül fabrikası, Hafız Ali Efendi'nin (K.S.) dershanesine de Nur fabrikası ismini vermişlerdi. Hulusi Efendi'nin (K.S.) beyanlarına göre şarktan Hz. Ustad'ı ziyarete gidenlere "Buraya kadar neden geldiniz. Hulusi orada değil mi?" diye söylediğini dinlemiştik. Yani her belde hizmetinin başında bulunan zatı orada merci' durumuna getiriyor. Bu tesbitimize dair misaller pek çok olduğu için ziyade izaha lüzum görmüyoruz..
Aslında burada büyük bir lütf-u irşad hakikati yatmaktadır. Şöyle ki: "Sabıkan geçmişti; Derecât-ı takdir, derecât-ı fehim gibi mütefavit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir."(135) Hz. Üstad (R.A.) aslında gelenlere bulundukları beldelerin ERKÂNLARINI tavsiye buyururken bu hususunda rolü büyük olmuştur kanaatindeyiz. Yani gelen bir adam bir defa görmekle Hz. Üstad'ı ve davasını ne kadar anlayabilir. Halbuki her zaman görüşmesi mümkün olan ve Hz.Üstad'ı elbetteki o yeni gidenden daha iyi tanımış olan birisinden dinlese, elbette çok daha iyi anlayacaktır.
Her beldedeki ERKÂNLARIN ise sabıkan geçtiği gibi Hz. Üstada (R.A.) hasr-ı nazar ede ede bir çok zamanlar aynen O olmak derecesinde umumî merkeze teveccüh etmeleri ve herkesi o noktaya irtıbatlandırmaya çalışmaları ise aslında kendilerinin (bulundukları yerde) var oluş sebebleridir. Sözlerindeki te'sirin menşeini teşkil etmektedir.Nazarları, kendilerinin teşkil ettikleri hicabın fevkine çıkararak, ellerindeki eseri ve dillerindeki nasihati tesirli bir hale getirmişlerdir..
"Yahut Cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur'ân'ı gösterip, Kur'an'ın halis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın va'zına nisbeten, bir tarikat şeyhinin va'zındaki olan halâvet ve câzibiyet bu sırdan neş'et eder."Tarikat şeyhi insanların nazarlarını daima kendinden evvelkilere çevirir. Onlardan bahseder,KENDİ NAMINA SÖZ SÖYLEMEZ. Onlardan gördüğünü veya okuduğunu nakleder. Onun için onu dinleyen onun sözünü kabul eder, itiraza kalbinde bir meyil kalmaz. İnsan hatadan salim olamaz. Hele bu zamanda. Kur'ân nurlarına talip olan bir zatın nazarını kendinde hapsetmek,kendisinden daha ilerisini göstermemek, aslında kendisine ve davasına zarar vermek demektir. Hasan Feyzinin (K.S.) kelâmmdaki kuvvet,kendi ayinesinden Hz. Ustad'ı ve Risale-i Nurları gösterdiği ve nazarları kendinden yukarısına çevirdiği içindir. Yoksa Hasan Feyzi (K.S.) kadar şiirde maharetli çok insan vardır..
Kastamonulu sultan Feyzi Hazretleri (K.S.)Üstad ve Risale-i Nurlar için şöyle diyor:
"Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebi.
Lâkin elinde nedir bu nûr-u muteber"(136).
İşte Feyzi'yi Feyzi yapan bu sırdır.
Yoksa onun salâhatı veya ilmi veya kemâlâtı değildir..
Hulusi de şöyle yazıyordu:.Âyinedir bu Hâtem, herkes sıdk ile hadim.Mir'ât-ı Üstaddan Kur'an'dır görünen dâim(137)
Ahmet Feyzi Kul şöyle yalvarıyordu. Hz. Ustada (R.A.):
"Ey bakîye vâsıl olmuş, fâni! ve ey matlubun bab-ı Rahmetinde oturan mahbûb! Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete sülük edebilmiş bahtiyar! Ve ey şems-i tâbân-ı Zülcemâlin karanlıklara aksettirdiği Ziyayı hidâyet! Ve ey Habib-i Kuddüsün Tarîk-ı ulviyetinde karanlıkları yararak uçan Şehâb-ı şa'şaanisâr!... Ne olur beni kendine alıp,hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, Habib-i Kibriya'ya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve onun uşşâkının asgari ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım içinyalvarsan ah!...".
Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkâr-ı mahlûkat" Ahmet Feyzi(138).
Onu (K.S.) Nur'un avukatı yapan işte bu sırdır.Diğer bütün meziyetleri ise hepsi bu teslimiyetin bereketiyle meziyet olmuşlardır..
Bu da Hüsrev'in (K.S.) tasdikatından: "Sevgili üstadım, siz talebelerinizin kalblerinde risalelerinizle yaşıyorsunuz. Hem öyle bir surette yaşıyorsunuz ki, küçük bir işaretinize müheyya talebelerinizin ruhlarında ırmakların çağladıkları gibi tevali eden ve tükenmek bilmeyen ilâhî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye veda etseniz bile, büyük büyük cemaatların arasında hürmetle yâdedileceğinize (Haşiye) ve nâmınızın dünya ve ukbâda ihtiramla taşınacağına ve Risalelerinizin pek büyük hâhişle revaçta olacağına kaviyyen ümidvârım..
Bu enharda öyle azîm şifalar var ki, hastalar içse, her türlü devayı içinde bulurlar. Yaralılar içse, bin türlü yaralarına merhem bulurlar. İhtiyarlar içse, hayat-ı ebediyenin civanmerd gençlerinden olurlar. Tazeler içse, saadet-i dâreyni bir anda elde ederler..
Risaleleri okuyanlar, sevgili üstadım! Sizin ne büyük ve âlî bir kalbe mâlik bulunduğunuzu teslim için,bilmem tefekküre ihtiyaç var mı? Ahmet Husrev"(139).
Bu Hüsrev (K.S.) O Hüsrev'dir ki Hz. Üstad (R. A.) O'nun hakkında şöyle emrediyor..
"Ben size ilân ederim ki: Hüsrev'in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım.Çünkü; şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risale-i Nur'un aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir..."(140).
Misal veriyoruz, bitirmeğe çalışmıyoruz. Zira bitirebilmek için tüm Risale-i Nurları tekrar buraya aktarmak lâzım gelir. Risale-i Nur'un erkânlarından hangisinin sözünü ve mektubunu alsan lâfzen olmasa bile ruhen, manen; bu aşk ve bu şevkle dolu olduğunda zerre kadar şüphe yeri yoktur..
Hâsıl-ı Kelâm: Risale-i Nur camiasının müçtemian teveccüh edecekleri bir irşad merkezi ve o merkeze fena manasında merbut her beldedeki Nur veya Gül fabrikaları ve o fabrikaların bulundukları yerlerde ümmet-i Muuhammed'e (A.S.M) merci' durumuna gelmiş hadim ve hizmetkârları şeklindeki bir hiyerarşi, Risale-i Nur hareketinin kuruluşunda mevcud idi. O halde yürüyüşünde de,sona varışına kadar da böylece devam etmesi lâzım gelir..
Sual: Hepsini anladık, delillerin tamam. Hz.Üstad'ın berhayat olduğu zamanı iyice tarif ettin.Şimdi Üstad'dan sonra Risale-i Nur camiasının,üzerinde ittifak edeceği birisini söyle, gerisini yapmak bize ait olsun..
Cevap: Zahirî delillere bakılırsa, şu anda bütün Risale-i Nur camiasının bir isim üzerinde ittifakı mümkün görülmüyor. O halde herkes el'an bulunduğu hizmet çemberi içerisinde bu prensipleri ikame etmeğe çalışmalıdır. Madem Rabb'imizin va'di vardır, elbette bu mübarek hizmet akim kalmayacaktır. Ana hatlarıyla birbirinden ayrılmış olan muhtelif Risale-i Nur hizmetlerinden birisini,
Cenâb-ı Hakk muvaffak edecek ve İslâmın zaferini onların elleriyle ilân edecektir.
Bu zeminde birbirimize karşı vaziyetimizi ise 20. lem'anın düsturlarına göre ayarlayabilsek,şimdilik en ideal bir neticedir kanaatindeyiz.
Hz. Üstadın berhayat oldukları zamanı böylece tesbit ettikten sonra deriz ki:
Risale-i Nur camiasındaki gelişen bir hizmet çemberi içerisinde, Mürşid olarak kabul edilen ZAT muhabbet merkezinde tutulur. Her beldedeki HADİM-İ HİZMET olan zatlar kalb ayinelerini o merkeze tevcih ederler. Arkalarına doğru ise bir açı dahilinde farazi bir koni çizerler. Bu koninin içide onların hizmet daireleridir. Koninin tepesi ise eni boyu yüksekliği olmayan bir noktadır. Arkalarındakilere AYİNE değil, CAMDIRLAR. Kendileri birşey değildirler, fakat bir mevcuda delâlet etmektedirler. Arkalarındaki irşad dairelerinden gelen muhabbet dalgalarını eksiksiz merkezdeki mürşidlerine aktarırlar. Merkezdeki de kendi çemberindeki merkeze... ilâahir. İş Resûlullah'a ve ondan ileri Allah'a (C.C) kadar gider. Ne kadar ulvî bir irşad tarzıdır ki, bu ÜVEYSİYET; Risale-i Nurlara intisap eden bir nur telebesi ilk nazarda doğrudan doğruya FAHR-İ CİHAN (A.S.M) Efendimizle yüz yüze gelir ve oradan ahz-ı feyz eder.Onun için bir anda nihayetsiz bir nuraniyetin içerisinde kendisini müstağrak bulur. Bu tesbitlerimizin senedi aşağıdadır..
Hulusi (K.S) tasdikatında şöyle buyuruyor: Şems-i Risaletten gelen Kur'an'i nurların evvelen üstada ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştaklara ilh... İntikal etmekte olduğunu tusavvur ettim. Elhamdülillah dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin müminlere intişarına küçük cemaatiniz inâyet-i ilâhî ile ahize, vasıta olmuşlar.(Bakara/249)كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِاِذْنِااللَّهِ
sırrına mazhariyetle manevî galebeyi te'min, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve mürâkib küçük bir halka-i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemaatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrut şeklinde zümre-i muvahhidini görür gibi oldum<<Allahü Ekber » dedim. Bu kudsî tasavvuru kardaşlarımıza aşağıdaki levha ile daha ziyade izaha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümid bahş etti.Muallim Cudî'nin kasidesindeki şu mısraı da der hatır ettirdi:
"Bir kıbleye bağladı kulübü.
Cem' etti kabâil ve şuûbu.
Mevlâya muhabbeti müsellem.
Sallâllahü aleyhi vesellem"(141).
Hulusi Efendinin (K.S) bize esas teşkil eden bu müberek tasdikatları, İRŞADIN, mürşidden alınarak müntesibe intikal tarzını emrediyor.Biz ise yukarıda, aynı esaslara müsteniden müntesibin mürşidden te'sir alma şeklini izah etmeğe çalıştık.
AKLA GELİYOR Kİ: Hz. Üstad (R.A) ve bahsi geçen Hulusi (K.S) ve üç Feyziler (K.S) ve diğerleri, yani; otuz erkân zatlardan hiç kimse hayatta kalmadı. Şimdi ise Risale-i Nur dairesinde bu vazifeyi yürütebilecek bir kimseyi bilmiyoruz..
Cevap: Evvelâ, sabıkan arz ettiğimiz gibi,umum Risale-i Nur camiasının bir isim ve bir meşreb üzerinde ittifak etmesi esbab dairesinde mümkün görülmüyor, demiştik. Bu sözümüzü te'kiden tekrar ediyoruz. Allah'tan ise ümid kesilmez. Binaenaleyh şimdi aşağıda âlâtâkat-il-imkân izahına çalışacağımız hususlar umum Nur camiasının vasatını bulmak için değil, belki herbir meşrebin kendi bünyesi içerisinde uymasında fayda mülâhaza ettiğimiz hususlar olacaktır. Beyan edilecek HUSUSLARDA EN İLERİ OLAN KİM İSE,O MEŞREB EHLİNİN UYACAĞI KİMSE İŞTE O OLACAKTIR..
---------------------------
mehazler:
123-Mektubat-ı rabbani 38.mektub
124-21.lem'a 4.düsturunuz
125-mehmed Feyzi Efendi
126-Sözler s.110
127-Emirdağ lahikası c.1. s.63
128-Hulusi Efendinin sohbetinden
129-Sözler 27.sözün zeyli 1.hikmet s.458
130-28.Mektub 1.Mes'ele,26.Lem'a 12.rica
131-Kastamonu lahikası s.116
132-Kastamonu lahikası s.160
133-Mektubat s.295
134-İçtima-i R.c.1.s.163-Barla lah.s.30 36-İçtima-i r.c.1.s.159 37-barla s.102
135-barla hal.s.30
136-barla lah.s.102
137-barla lah.s.78
138-barla lah.s.176-177
139-barla lah.s.85-86
140-Şualar 14.şua s.393
141-barla lah.s.244
---------------------------
Mücahede: Allah yolunda cihâd. Mazhar: Sahip olma. Mahrum: Yoksun.İcâb etmek: Gerektirmek. Azl etmek: Ayırmak. Tabirat: İfâdeler. Enâniyet: Benlik. Kat'iyyet: Katılık. Kesbetmek: Kazanmak. Mağfiret: Günahların bağışlanması. İstidâd: Kabiliyet. Haslet: Özellik. İçtimâ etmek: Toplanmak. İrtikâb etmek: Yapmak. İktizâ: Gereği. Afûvkârâne: Bağışlarcasına. Muâme-le etmek: Davranmak. Amirâne: Emredercesine. Hâ-kimâne: Hükmedercesine.Müsamaha etmek: Hoşgörmek. Berdevam: Devam üzre. Takriben: Yaklaşık.Pederâne: Babaya yakışır şekilde. Ziyâde: Fazlasıyla.Tecziye: Cezalandırma. Uhuvvetkârane: Kardeşliğe yakışır şekilde . Islâh: Hâlini düzeltme. Ami: Okumayazma bilmeyen. Zarûrî: Mecburî. Aklî: Akla dayanan.Harika-i fıtrat: Yaratılış itibariyle hârika olan. Fitne-i âhirzaman: Ahirzaman fitnesi. Uveysî: Veysel Karanî gibi. Yakazaten: Uyanık olarak. Müellif: Yazar. Baliğ olmak: Ulaşmak.Muvaffak: Başarılı. Hâzin: Üzücü. Semâvât: Gökler.Müptelâ: Tiryaki. Sudur etmek: Ortaya çıkmak. Mel'ûn: Lanetlik. Zebûn: Köle.Talim etmek: Öğretmek. İcazet: Diploma. Nazar-ı dikkat: Dikkat nazarı. Celbetmek: Çekmek... Sebatkâr: Kararlı. Hâlis: İhlâslı olan.Şahs-ı manevî: Manevî şahıs. Hâfız-ı Kelâm: Kur'ân'ı ezberlemiş. Hâl-u pür-melâl: Üzüntülü durum.
Kıyas eylemek:Karşılaştırmak. Mu'cize-i maneviye:Manevî mu'cize. Tasdikkârane: Doğruluğunu kabul edercesine. Şakird: Talebe. Şâkirane: Şükredercesine. Enâniyyet: Benlik. Nazır olmak: Bakmak. Ma'bûd: Kendisine ibâdet edilen (Allah].Kemâlât: Faziletler. Tasarruf etmek: Harcamak.Kardeşâne: Kardeş gibi. Muallim: Öğretmen. Misâl:Gibi. Zahir: Açık. Merciiyet: Başvurulacak merkez olması. Semere: Meyve, netice. Akim: Neticesiz. Matlûb: İstenilen. Mâ yudia leh: Daha önce belirlenmiş kaideler çerçevesi. İstihdam edilmek: Hizmette kullanılmak. Atâlet: Tembellik. Teveccüh mercii: Müracaat merkezi.Istişâre: Danışma toplantısı. Müsbet: Olumlu. Insiyâtif: İrâde.Ittibâ': Kendinden başkasına uyma. Menfî: Olumsuz. Merci-i umûmî: Herkesin müracaat merkezi.Fena:Yok olma.Merbut: Bağlanmış.Lütf-u İrşâd: İrşadın lütfü. Sabıkan: Daha önce. Erkân: İleri gelenler. Hasr-ı nazar: Bir şeye bakıp dikkat etmek.Menşe: Kaynak. Hicâb: Perde. Fevk: Üstüne. Cumhur: Halk. Hâlis: Katışıksız. Bilvasıta: Vasıta ile.Ahkâm: Hükümler . Alim-i şeriat: Şeriat alımı. Va z:Nasihat. Nisbeten: Oranla. Halâvet: Tatlılık. Câzibiyet: Çekicilik. Neş'et etmek: Kaynaklanmak.Salim olmak: Kurtulmak.Âyine: Ayna. Enbiyâ: Peygamberler. Nebî: Peygamber. Nûr-u muteber: İtibarlı nûr. Salâhat: Salihlik. Hâtem: Mühür. Sıdk: Sadâkat. Hadim: Hizmetkâr. Mir'ât-ı Üstâd: Üstâd aynası.Vâsıl olmak: Erişmek. Matlûb: İstenilen (Allah).Bâb-ı Rahmet: Rahmet kapısı. Mahbûb: Sevgili.Derecât: Dereceler. Ekmel: En mükemmeli. Sıfat-ı abdiyet: Kulluk sıfatı. Sülük edebilmek: Girebilmek. Bahtiyar: Talihli. Şems-i tâbân-ı Zülcemâl: Cemâl sahibi parlak güneş (Allah). Aksettirmek: Yansıtmak.Ziyâ-yı Hidâyet: Hidâyet ışığı. Habib-i Kuddüs: Allah'ın sevgilisi (Resûlullah). Tarîk-i ulviyet: Yükseklik yolu. Şehâb-ı Şa'şaanisâr: Gösterişli parlak yıldız.Müşerref kılmak: Şereflendirmek. Habib-i Kibriya:Resûlullah (s.a.v.). Intisâb: Girib bağlanma. Uşşak:Âşıklar. Asgar: En küçük. Dellâl: Yüksek sesle ilan edici. Mütehassir: Hasretle yanan. Nâlân: İnleyen.Ahkar-ı mahlûkat: Yaratılmışların en hakiri.tasdikat:Doğruluğunu kabul ederek onaylama.Müheyya: Hazırlanmış olan. Tevâlî etmek: Sürüp giden. Hayât-ı fâniye: Dünyâ hayatı. Yâd edilmek:Hatırlanmak. Haşiye: Dipnot. Ukbâ: Ahiret. İhtiram:Saygı. Hâhiş: İstek. Revaç: Kıymet. Kaviyyen: Kuvvetli olarak. Ümîdvâr: Ümitli. Enhâr: Nehirler.Azîm: Çok büyük. Hayat-ı ebediye: Sonsuz hayat (Cennet). Civanmerd: Kahraman.Saâdet-i dâreyn: Dünya ve âhiret mutluluğu. Ali: Çok yüce. Mâlik: Sahip. Tefekkür: Düşünme. Lafzen:Kelime olarak.Hâsıl-ı kelâm: Sözün özü. Camia: Cemâat. Müctemian: Topluca. Teveccüh etmek: Yönelmek. Merbut: Bağlanmış. Merci': Müracaat merkezi. Hiyerarşi:Ast-üst dengesi. Berhayat: Hayatta. İttifak etmek: Birleşmek. Zahiri: Görünen El'ân: Şu anda. İkame etmek: Yerleştirmek Va'd: Verilmiş söz.Akim: Neticesiz. Muhtelif: Çeşitli. Hâdim-i hizmet:Kuran hizmetinde bulunan. Tevcih etmek: Yönelmek. Farazi: Hayalî.Ulvî: Çok yüksek. Fahr-ı Cihan: Âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz. Ahz-ı feyz etmek: Feyz almak. Nûrâniyet: Nurluluk. Müstağrak: Batmış.Şems-i risâlet: Peygamberlik güneşi. Müştak: Fazla istekli.ilh: vs. intikal etmek: Geçmek Vecihle: Üzere intişâr: Yayılma.Inâyet-i İlâhiye: Allah'ın yardımı Ahize: Alıcı Mazhariyet: Elde etmek.Müteveccih: Yönelmiş Mürâkib: Bağlanmış Halka-i Tevhid: Tevhid halkası Teşkil etmek: Oluşturmak.Nisbet-i mütezâyide-i muntazama: Düzenli çoğalan bir oran. Mahrût: Koni Zümre-i muvahhidîn: Allah'ın birliğini zikredenlerin zümresi Kudsî: Kutsal Bahş etmek: Vermek Der-hâtır ettirmek: Hatırlattırmak Kulûb: Kalpler Cem'etmek: Biraraya toplamak. Kabâil: Kabileler. Şuûb: Boylar. Mevlâ: Allah.Müsellem: Doğruluğu şüphesiz kabul edilen. Müntesib: Manevî terbiye yoluna yeni girmiş. Intikal:Ulaştırma.Müsteniden: Dayanarak. Esbâb: Sebepler Te'kiden:Kuvvetlendirerek. Alâ-takatil-imkân: Mümkün oldukça. Vasat: Orta. Mülâhaza etmek: Kabul etmek.Meşreb: Manen faydalanılan yol.