Ali FERŞADOĞLU
Bir sadakat zirvesi: Zübeyir Gündüzalp




Bediüzzaman’ın hizmetkârlarından Zübeyir Gündüzalp, Risâle-i Nur’un meslek ve meşrebine sadakatte öne çıkmış—diğer hizmetkârların da şehadetiyle—mümtaz bir şahsiyettir. Bu özelliğinden dolayıdır ki, Bediüzzaman ona “Nurun sadık kahramanı ve kumandanı” ünvanını vermiştir.
Bediüzzaman’ı ilk ziyaretinde olmadık meşakkatler çeker. Huzuruna girer girmez de Bediüzzaman’dan “Kardeşim, mesleğimiz meşakkattir; meşakkat alâmet-i makbuliyettir” dersini alır. Üstadı, onun çok yönlü olduğunu keşfederek sır kâtibi, sırdaş olarak yanına alır. Hizmet metotlarını sindire sindire ona belletir. Hatta, hizmet stratejisini, siyasî ve içtimâî meseleler ile basını takip vazifesini de ona yükler.1 Zaten, içtimâî ve siyâsî meseleleri bir araya getirip tanzim ettiği “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı” isimli eserini kaleme alması da bunu apaçık gösteriyor.
1953’ten sonra bir gölge gibi Bediüzzaman’ı takip eden Gündüzalp, Üstadıyla birlikte olabilmek için kendisini İsmet İnönü’ye ihbar edip hapse attırır. Hapse girdiği için şükür secdesi yapar ve günü gelmeden salıverildiği için, henüz vaktin gelmediğini bildirerek hapiste kalır.
Bediüzzaman, ziyaretine gelenlere onun fedakârlığını anlatıyor; sadakati, feraseti, Isparta sistemini takip etmesi ve birçok kabiliyetleri için sık sık istişare ediyor ve “Ben Zübeyir’i kâinata değişmem!” diyordu.
Sadakati o derecede idi ki, en küçük bir zikir kelimesinin sözlü olarak bile ilâvesine müsaade etmezdi. Meselâ, tesbihata, “İlâhî, salli ve sellim...” şeklinde ilâve yapanlara kitapçığı açar, “Bak kardeşim, ‘İlâhî’ kelimesi metinde yoktur, burada nasıl ise aynen öyle oku!” derdi. Her meselede kaynağını göstererek ikaz ederdi. Bu hassasiyeti Üstadı’nın şu ölçüsünden aldığı muhakkaktı:
“Hadis ve Kur’ân’da dahi ziyade veya noksan etmek memnudur (yasaktır). Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme kapı açtığı için, daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek, ilimle olur. Âlim olan mâzur değildir. Kezâlik, dinden birşeyi fasl veya olmayanı vasl etmek, ikisi de caiz değildir. Belki hikâyâtın bakırları ve İsrailiyâtın müzahrafatı ve teşbihâtın mümevvehâtı elmas-ı akidede, cevher-i şeriatta, dürer-i ahkâmda idhal etmek, kıymetini daha ziyade tenzil ve müteharrî-i hakikat olan müşterisini daha ziyade tenfir ve pişman eder.”2 “İhsân-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.”3
Gündüzalp, sadakat ve sıddıkıyette öyle hassasiyet gösterir ki, bütün derdi, ızdırabı Kur’ân ve Sünnet’in bu zamanda en muhteşem tefsiri olan Risâle-i Nur idi. Onun uğrunda her zorluğa, her fedakârlığa katlanırdı. Ve asla prensiplerinden taviz vermezdi, verdirmezdi. Risâle-i Nur hakikatlerinden taviz vermekten kendisini bile sakındırırdı. Bu öylesine bir sadakat idi ki, Dr. Mehmet Akay’a, “Eğer benim aklım bozulsa ve sana ‘Risâle-i Nur’dan vaz geç’ desem beni dinleme! Mes’ul olursun. Ben dâvânın hak ve hakkâniyetine gölge düşürecek hâl ve hareketlerde bulunursam, bana bir iğne yapın, ahirete gönderin, size hakkımı helâl ediyorum!”4 diyordu. Bununla, gerçek rehberin Risâle-i Nur olduğunu, şahsiyetçiliğe yer olmadığını bizzat kendisinden örnek vererek anlatıyordu. Bir mesele halledilmek istendiğinde, “Kardeşim, sadırdan olmasın, satırdan olsun!” diyerek “Risâle-i Nur’da yeri varsa göster, yoksa ‘Kanaat-i âcizanem’ dedin mi, bu olmaz! Sizin yaptığınız bir şey, Üstad’da varsa kabul ederim. Her meselenizde delil getirmelisiniz!” diyerek oradan delil getirirdi.
Ve kendisi dahil şahıslara bağlanmayı asla tasvip etmezdi. Hatta bunu ferasetiyle keşfeder ve gerekli ikazları yapardı. “Bir kardeşimiz, Zübeyir ağabeyin ayrılık fitnelerine karşı verdiği mücadele ve aldığı sonuç için kalbinden, ‘Allah Allah, fesübhanellah! Bir beşer ancak bu kadar muvaffak olur!’ diye geçirerek ona karşı bir merbutiyet, bir bağlılık hisseder. Hemen ona sesini yükselterek: ‘Kardeşim böylesi zayıftır. Üstadımız bizi doğrudan doğruya Allah’a, doğrudan doğruya Resûlullah’a, doğrudan doğruya Kur’ân’a raptetmiştir’ der.”5


Dipnotlar:

1- İbrahim Kaygusuz, Nurun Sadık Kahramanı/Zübeyir Gündüzalp, s. s. 142-143. 2- Muhakemat (eski), s. 46.; 3- Hutbe-i Şamiye, s. 127. 4- İbrahim Kaygusuz, Nurun Sadık Kahramanı/Zübeyir Gündüzalp, s. 314. 5- A.g.e., s. 360.

02.04.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr