"Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hâtıra geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şey'e âlet olmayan Nur'daki ihlâs zedelenir, avâm-ı müminin nazarında hakikatların kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye dahi
kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâb eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zendekaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar; ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için Nurlara o ismi vermek münasib görülmüyor. BELKİ MÜCEDDİD-
DİR, ONUN PİŞDARIDIR, DENİLEBİLİR."(Sikke-i Tasdik-i Gaybi S. 10)

Hz. Üstad'ımız (R.A) tarafından emredilen sebeplerden dolayı, Hz. Üstad'dan sonra Risale-i Nur'un hizmetini "Mâ vudia leh" inde devam ettirecek olan o mübarek zâtın (R.A) gizli kalması gerekiyor. Bu itibarla bu mübarek zâtı bulup ona bizzat biat etmek maslahat-ı İslâm noktasında mümkün değildir. Gıyabî biat lâzımdır. Gıyabî biatin İslâmdaki ilk tatbikçisi Fahr-i Cihan (A.S.M)
Kfendimiz olmuşlardır. Yani gıyabî biat sünnettir. Söyle ki: Hudeybiye'de, Efendimiz (A.S.M) elçi olarak Hz. Osman'ı (R.A) müşrikin-i Kureyşe gönder-
di. Müşrikler Hz. Osman'ı (R.A) alıkoydular. Bunun üzerine tarihteki meşhur Biat-ı Rıdvan meydana geldi. Sahabenin tamamı bir ağacın altında bulunan Efendimize (A.S.M) biat ettiler. Hz. Osman'ın yerine ise Efendimiz (A.S.M) bir elini kendi eli, diğerini de Hz. Osman'ın (R.A) eli olarak, birini diğerinin içerisine koyup öylece Hz. Osman'ın (R.A) yerine gıyabî biat ettiler. (Yeni Ans. I. Cilt Biat-ı Rıdvan)

Abbasiler Emevilere karşı hareketlerinde, kâfi
kuvvet elde edinceye kadar biatları gıyabî olarak
almışlardır. (Kısas-ı Enbiya Cilt:3 S. 13 Doğu Güneş Yayınları)

(Ebâ Müslim-i Horasanî) tarafından Abbasiler namına istihsal-i hilâfete teşebbüs edildiği zamandan itibaren Abbasilere edilen biat yemini şuydu:
'Allah'ın Kitabı ve Resûlullah'ın Sünneti ve Ehl-i Beyt-i Resûlullah'dan er-Rıza'ya itaat üzerine size biat ediyoruum. Buna sizin üzerinize Allah'ın ahdü misâkı, talak, i'tak, beytü-l-harama kadar yayan gitmek olsun. Evliyâ-yı umurunuz size vermek istemeden maaş, yiyecek istemiyeceksiniz.' (Tarih Deyimleri ve Terimleri C.l S.221)

Gıyabî biatin bir başka misali de şöyle olmuştur:

"... O esnada Talha, dûçâr-ı tereddüd ve hayret olarak safların arasına çekilip durmakta idi.
Nâgâh kendisine bir ok dokundu. Yarası ağır olmakla Derûn-i şehre naklolundu.
Talha ise boynunda bey'at olmadığı halde ahirete gitmekten havf etmekle Hz. Ali'nin asâkirinden birine rast geldikte: (Sen emir-el-mü'minin ashabından mısın?) deyip o dahi (evet) demekle: (Elini ver. Onun için sana bey'at edeyim) diyerek bilvasıta Hz. Ali'ye bey'at etmiştir?" (Tevarih-i Hulefa C.2 S.268 Doğu Güneş Ya)

Bu verilen misallerin hepsi fıkhî değer taşıyan misallerdir. Binaenaleyh GIYABÎ BİAT SAHİHTİR. Biatsız ölmek ise CAHİLIYE ölümü üzere ölmek olduğundan (Riyaz-üs-Salihîn C. 2 Hadis No: 668) bu zamandaki ehl-i imanın ve bahusus Risale-i Nur talebelerinin de biatlı olmaları zarurîdir.

Sultan Feyzi Hz. leri (K.S) hayatının son senelerinde "Risale-i Nur talebelerinin Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin mümessiline gıyabî biat etme-
leri lâzımdır." diye fetva vermişlerdir. Hatta bu fetvaya müsteniden ve bu fetvayı o mübarek Zât'tan duyan birisi Hacı Hulusi Efendinin (K.S) mevlidi için toplanan bir cemaatın huzurunda Risale-i Nur derslerinin yapıldığı bir sırada ilâm etmişti.

Sual: "İkinci Suret: Doğrudan doğruya tarikat berzahına uğramadan, lütf-u ilahî ile hakikata geçmektir ki, Sahabeye ve Tabiine has ve yüksek ve kısa tarik şudur. Demek hakaik-ı Kur'an'iyeden tereşşuh eden nurlar ve o nurlara tercümanlık eden Sözler, o hassaya malik olabilirler ve malik tirler." Bu ve buna benzer ifadelerden anlıyoruz ki, biz Risale-i Nur talebeleri doğrudan doğruya
Velâyet-i Kübra ashabı oluyoruz. Onun için tarikat berzahına girip nefsi tezkiye v.s. gibi hususlar bizim için söylenmemiştir. Bizim mesleğimizde farzları işlemekten başka birşey yoktur. Farzları işleriz, kebâiri terkederiz, sünnete de âlâ-takat- il imkân ittiba' ederiz. Bizden bundan başka birşey istenilmemiştir. Bunları yapan ve Risale-i Nurları bihakkın okuyan kurtulur, azap yüzü görmez...
ilâahir. Bu itibarla senin dediğin gibi bir kimseye ittiba v.s. bizim için söz konusu değildir.

Cevap: Dünyada deccallığın, memleketimiz de ise süfyanlığın tam bir iktidarla ehl-i imanı ezdiği bir zamanda cevâmi-ül-kelîm özelliği taşıyan böyle pratik bir reçete ile müslümanların kuvve-i maneviyelerini takviye edip ehl-i küfre karşı süratle bir cephe meydana getiren Rabb'imiz, her türlü noksanlardan münezzehtir. Hamd-ü senalar olsun.
Bu elde edilenleri tahrip etmeden, bunun üzerine ilâve edilmesi lâzım gelenleri, yine Risale-i Nurlardan çıkararak arz etmeğe çalışacağız. Neti-
ce olarak göreceğiz ki: Bizim dairemizde de ittiba' şarttır. İTTİBA' YOKSA İTAAT DA YOKTUR." (Mehmed Feyzi Efendi) Hayat sahibi, akıllı, söyleneni anlayan bir kimseye diyoruz ki: Tahsil lâzım, talim ve terbiye şarttır. O bize diyor ki: Hayır en mühimi hayattır. Hayat olmazsa hiçbir şey olmaz. Biz diyoruz ki: Dediğin doğrudur, lâkin hayatın beklenilen semereleri vermesi için, hayattan sonra birçok şeylerin olması icap ediyor. O yine diyor ki: Hayır en mühimi
hayattır. Hayat olmazsa hiçbir şey olmaz. Gramofon iğnesinin, plağın kırık yerine geldikçe aynı nakaratı söylediği gibi. Elbette bu halin yanlış olduğu ortadadır. O halde işin doğrusunu fehmimiz nisbetinde anlatmağa çalışalım. Cenab-ı Hakk dilimizi, kalbimizi ve halimizi sırat-ı müstakim olan şecaat, iffet ve hikmetin nurlu çizgisinden ayırmasın. Amîn.

Evvelâ: Bu mübarek 28. Mektubun 3. Mes'elesinden anladıklarımızı yazarken başlangıç cümlelerimizde bir hususa dikkat çekilmişti ki; bu bahsin anlaşılmasında gidiş yönünü gösteriyordu. O da şudur: Yukarıdaki sualde geçen hakikatlar veya buna mümasil olanların tamamı Hz. Üstad'ın ve Risale-i Nur eserlerinin Velâyet-i Kübra mertebesinde olduğunu beyan ediyor. Okuyanların tamamı hakkında ise bu mânanın anlaşılması asla ve kat'a mümkün değildir. Böyle bir anlayış hem Risale-i Nur'un hem de İslâmiyetin temel kaidelerine mugayir düşer. Kur'ân-ı Kerîmi samimiyetle okuyan Tabiin-i Kiramdan normal bir zât nerede yine Kur'an-ı Kerîm'i samimiyetle okuyan Hasan-ı Basrî (R.A.) nerede. Kur'an-ı Kerîm ki; Allah'ın kelâmıdır ve kadimdir. O, samimiyetle kendisini
okuyan herkesi azapsız veya mütesaviyen ehl-i saadet edemezken, Kur'ân-ı Kerîm'in binler hakikatlarından bir kaçını izahtan ibaret olan Risale-i
Nurlar böylesi bir özelliği nasıl gösterebilirler. Bu bir safsatadır. Şeytanın insanları ibadat-ü taattan alıkoymak için muvaffak olmuş bir planıdır.
Saniyen: Yirmialtıncı Söz un zeylinde emrediyor: "Şu kısa tarîkin EVRADI: İttiba-ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terketmektir. Ve bilhassa
namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır" Bu mübarek ibareden neleri anlıyoruz: Kader bu, nereden alıp nereye çarpıyor. Doksan sene evvel İttihad-ı Terakki çetesine karşı Hz.Bediüzzaman'ın (R.A) Münazarat adlı eserinde yaptığı hitabı bizim bugün onun talebesi görünen-
lere karşı yapmağa mecbur kalacağımızı kim bilebilirdi. Orada, Hz. Üstad(R.A) onlara böyle hitab ediyordu: "Ey tabaka-i havass! Biz avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.

S- Ne istersin?

C- Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vasıtanızla zayi olan mâfâtı telâfi etmek, ahvâlimizi dinlemek, hacetimizle istişare etmek, bir parça keyfinizi terk etmek ve keyfîmizi sormak istiyoruz!"'(İçtimaî R. C.2-, S.79) Biraz tafsil ile kendimize tatbik edelim: SÖZÜ-
NÜZÜ FİİLİNİZ TASDİK ETMEK: Madem her Risale-i Nur telebesinin sözü yine Risale-i Nurdandır, o halde HALİMİZ RİSALE-İ NURLARIN HAKİKATLARINA UYGUN OLSUN.
Meselâ: T.C.'nin emrindeki bir televizyonu, her evin içini meyhaneye çeviren edepsiz vaziyetini sakınmadan ve sıkıntı duymadan serbestçe sey-
reden bir adam, tesettür hakkında ve harama bakmamak hususunda konuşsa, lâyık olur mu?

Meselâ: Risale-i Nurlar 24. lem'asında kadınların tesettürünün ancak çarşafla alabileceğini beyan sadedinde: "VE BİR SİPERİ VE KAL'ASI ÇARŞAFI OLDUĞUNU GÖSTERİYOR" emrini okuyan ve söyleyen bir Nur talebesinin tesettürü
Çarşafın dışında birşeyle olabilir mi?
Meselâ: "Birinci mes'ele: Rivayette var ki:"Ahirzamanın eşhâs-ı mühimmesinden olan Süfyan'ın eli delinecek."

Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefâhet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, «filân
adamın eli deliktir.» yani çok müsriftir.İşte Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder.' diye bu hadis ihtar ediyor. "İSRAF EDEN ONA ESİR OLUR, ONUN DAMINA DÜŞER'diye haber verir."

Beşinci Şua'nın bu emrini el-âleme ders veren birisinin evi; koltuklarla, gayet lüks perdelerle, antika eşyalarla bir defile salonunu andırırsa, banyosunun tezyinatı bir memurun bir senelik maaşına denk olursa, bir mutfak rafına bir o kadar masraf yaparsa ve daha neler neler yaparsa, ey Risale-i Nur talebesi sen bu yaptıklarını Risalei Nur'un hangi emrine göre yapıyorsun denilmezmi?

Siyasetçilikten tut, menfî milliyetçiliğe, milleti usandıran dilencilikten tut faizciliğe kadar hareket serbestiye ti içinde olan Velayet-i Kübra (!!!) ashabı... Ne kadar garip ve üzücü. SÖZ NEREDE, İŞNEREDE!