Fena: Yokluk, yok olma, ihvan: Eş, dost, sâdık arkadaş. Fenâ-fi-l-ihvân tabiri manevî terbiye metotlarında meslekî bir düstur olarak kullanılan yeni bir terimdir. Hazret-i Üstad (R.A) yeni terimin anlaşılması için fenâ-fi-ş-şeyhe benzetmiştir.
"Ehl-i tasavvufun mabeyninde fenâ-fi-ş-şeyh, fenâ- fi-r-resûl ıstılâhatı var. Ben sofi değilim. Fakat, onların bu düsturu bizim meslekte fenâ-fi-l-ihvân
suretinde güzel bir düsturdur"(Barla Lah. S.269-270) O halde fenâ-fi-1- ihvânı anlamak için evvela fenâ-fi-ş-şeyhi anlamamız gerekmektedir. Fenâ-fi-ş-şeyh tabiri hicri üçyüz senesinden itibaren kulanılmağa başlanmış ve halen devam etmektedir. İmam-ı Rabbani (R.A) şöyle emrediyor: "Bilesin ki; bir zorlama ve yapmacık olmadan, şeyhin müride rabıtasının husulü mürid ile mürşid arasındaki rabıtanın tam olduğuna alâmettir. İşte rabıta faydalanma ve faydalı olma sebebidir.
Asla, rabıta yolundan daha yakın bir yol yoktur. O ne güzel sohbettir ki, bu devlete erenin olur.
Hz. Hace Ahrar Fıkralar'da (kendi yazdığı KARAT kitabında) şöyle anlattı:
Delil gölgesi, Sübhan Hakk'ın zikrinden evlâdır. Yâni; faydalı olma manasında. Şu demeğe gelir: Delilin gölgesinde durmak, mürid için zikirle meşgul olmaktan evlâdır. Çünkü böyle bir zikir, zikir edilen Yüce Zat'la tam bir münasebet meydana getirmez ki, zikir yolu ile, tam fayda temin edilebilsin. Evvel âhir selâm (187. mektup)
Evet ehl-i tasavvufun mabeyninde kullanılan fenâ-fi-ş-şeyh o mânâdadır ki: Mürid şeyhinin varlığında o derece yok olacak ki; eğer şeyh o müridi parça parça doğrasa mürid bunu cana minnet bilecek.(Barla Lah. S.270)
Gelelim fenâ-fi-l-ihvâna: Bu tabiri kullanan zat, elbette kendi mübarek hayatıyla, bunu en güzel bir şekilde yaşamıştır, sonra böyle emretmiştir.
Yani, Bediüzzaman Hazretleri (R.A) ile erkân olan talebeleri arasındaki münasebetlere bakarak yolumuza devam edebiliriz. Meselâ: Üstad Hazretleri
ile Hulusi, Hulusi ile Hüsrev, Hüsrev ile sabri ilââhir......bu hakikati mâbeynlerinde nasıl tatbik etmişlerdir. Zira asıl olan onlardır. Her halde Nur
Camiasında hiçbir kimse çıkıp "Ben Hz. Üstad'dan daha ileri bir nurcuyum" diyemez veya "Üstad ve etrafındakiler bu hakikati yaşamadılar, ancak biz
yaşıyoruz" diyemez.

Hz. Üstad (R.A) ile Hüsrev (K.S) ihvandır. Risale-i Nur mesleğinin nıüessisleri olarak fenâ-fi-ihvân düstûruna elbette uydular. Acaba nasıl yaptılar? Bugünkü bizim anladığımız şekilde, yani; "kardeş kardeşin mürşidi olamaz"; "aramızda bü-
yüklük küçüklük yok"; "noksanlık fazlalık vaki değil"; "Hocalık talebelik yok"; "Mürşidlik müridlik olamaz"; "sen bende fani, ben sende fani" gibi bir
anlayış mı vardı onlarda? yoksa böyle değil miydi?

Evet, Hz. Üstad dâr-ı bekaya teşrif buyurduğu ana kadar bu düstur dairede şu şekilde tatbik edilmiştir: Risale-i Nur dairesinde Risale-i Nur'un Şahs-ı manevisinin mümessili olarak Bediüzzaman Hazretleri var, her talebe fenâ-fi-l-ihvân manâsıyla onda fani, fakat o var talebe yok. Onun vesilesiyle her bir talebe diğer bir talebeden fani. Yani vesile bir olduğundan hepsi o vesilede yok olmuş, dolayısıyla bu yoklar birbirlerinde de yok olmuşlar. 1960 senesinin Leyle-i Kadir gecesini takip eden günlerin ilkinden başlayarak bugüne kadar gelen durum ise yukarıdaki tatbikattan tamamîyle ayrılmış vaziyettedir. Sosyalistliğin fikri değil, fakat kendisi bilfiil Risale-i Nur dairesi içerisinde yaşanır hale gelmiştir. Dairede mürşid yok, dolayısıyla mürid de yok; hoca yok, dolayısıyla talebe de yok; kâmil yok, dolayısıyla nakıs da yok...Şimdi gelin insaf ile düşünelim, bu anlayış İslâm'da var mıdır? Bu anlayış İslâm tarihinin
Asr-ı Saâdet'inde mi vardı? Bu anlayış Tâbiîn-i Kiramin zamanında mı vardı? Bu telakki tarzı Nakşilikte mi var, Kadirilikte mi var, hatta ve hatta İstanbul Limanında yük taşıyan hammallarda mı var? Elbette onların da bir hammalbaşısı vardır ki sözü onda bitirirler.
Akla gelir ki; Üstad hayatta olsa biz de itirazsız onda fani olurduk. Ben de diyorum ki; "küçükten fedâkârlık yapmayan, büyükten hiç yapamaz"
düstûruyla, Risale-i Nur erkânlarından hiçbirisini kendisinden üstün görmeyen bir kimsenin, Üstadı tanıması dahi şeklî olurdu. Zira; imân gibi, tasdik
dahi bir nurdur ki Cenab-ı Hak istediği kulunun kalbine onu koyar. Rabbim bu nurdan hissemizi ziyade ede. Bu nurdan hissesi olan kendinden üstününe tabi olur. Tâbi olmak için illa Allâme-i Cihan, Vâris-i Nebî üç devrin Bediüzzaman'ını
aramaz. Bu hâl nefsin bir oyunudur ve şeytanın bir tuzağıdır.
Fenâ-fi-l-ihvân terkibindeki ihvan kelimesinin lügat mânâsı kardeşlik demektir. Terkibin tahlilinden, kardeşin kardeşte fena bulması şeklinde bir ibare karşımıza çıkıyor. Tahmin ediyorum ki, dairemizde bu azim yanlışı ikame edenler, bu tabi-
rin kelime manalarından ileriye geçip, bizzat Hz.üstad'ın hayatındaki tatbikatına bakmadıklarından bu sakîm vaziyete sebebiyet verdiler veya yapmak istediklerine en güzel kılıf olarak bunu buldular.

İhvan tabiri: Büyüğün küçüğe karşı takındığı tavrın adı olduğu için, küçüğe deniliyor ki; ihvanda fani ol. Yani; O, sana mürşid olacak vaziyete geldiği halde, mürşidlik vaziyeti takınmak kendisine yasak edildiğinden, kendisini size ihvan telakki eden ve o tavrı takman zat var ya, işte onda fani olunuz.
Tatbikatı da aynen böyle olmuştur. Eğer Hz.Üstada ve çevresindeki erkân zatlara hakikî Nurcu dememiz lazım ise, onların yaptığı bu yukarıdaki anlattığımız şekildedir. Hz. Üstad, "Ben size üstad değilim, bir ders arkadaşıyım"(Barla Lah. S.378) dediği halde, Hulusiler, Hüsrevler, Feyziler, Üstada hangi nazarla bakmağa devam ettilerse, Risale-i Nur dairesine giren herkese de o nazarla bakacakları bir ihvan lazımdır.

Risale-i Nurları ele geçirip okuduktan sonra; Hz. Üstada "Artık siz bana lazım değilsiniz, madem ki söylemek istediklerinizin hepsi bu kitaplarda vardır, o halde bunlar bana kâfidir, zaten siz de öyle söylüyorsunuz" dese bir kimse, o zatın Risale-i Nur'dan ne kadar anlayışa sahip olabileceği ve bu irşad halkasından ne derece istifade edebileceği malûmdur. Risale-i Nur mühimdir, fakat Hz. Üstad en az onun kadar mühimdir. Temsilde kusur yok. Nasıl ki Kur'an-ı Azimüşşan mühimdir, Rasûlüllah (A.S.M) da en az onun kadar mühimdir.«Şahıslar kabil-i ihmal olamazlar. Onlar Nazargâh-ı ilâhî ve Rûh-ı Kâinat hükmündedirler.»

Bir ehl-i tarîk (örfte "tarikat" tasavvuf manasına kullanıldığından biz de onu onun yerinde kullanıyoruz) için fenâ-fi-ş-şeyh neyse, bir Risale-i Nur
talebesi için de fenâ-fi-l-ihvân o demektir. Henüz kendime bir şeyh bulamadım diyen bir kimse ne kadar tarikatçı ise henüz Risale-i Nur dairesi içerisinde, "FENA" manasında, yani "elinde bir ölü vaziyeti aldığım, her umurumda kendisine tabi olduğum birisini bulamadım" diyenin de nurculuğu o kadardır. Fenâ-fi-r-resûl ve fenâ-fillâh mertebelerinde kendileriyle müşterek olduğumuz ehl-i tarikatın, fenâ-fi-ş-şeyh olmadan oralara vasıl ol-mayacakları gibi, bir Risale-i Nur talebesi de fenâfi-l-ihvân olmadan, yakînden bahsetmesi, Resûlül-
lâh muhabbetinden dem vurması veya fenâ-fillâh mertebesine yükselmesi asla mümkün değildir.
Böyle bir zat ne öğrense, ne yapsa, ne kılsa ve ne tutsa aziz(!) nefsinin hatırı içindir. Tevhid ondan nihayetsiz uzaktır.(Barla Lah. S.274) Şuna iyice dikkat etmek lazımdır ki: Tevhid ilmini bilmek başkadır muvahhid olmak daha başkadır. İlim ile yakın ayrı ayrı şeylerdir. İslâmı bilmek başkadır, müslüman olmak daha başkadır ve hakeza...
Risale-i Nur'u bilmek başkadır, Risale-i Nur talebesi olmak daha başkadır.

Netice 1: Risale-i Nur talebesi olmanın birinci şartı, Risale-i Nur dairesi içerisinde, fena manasında, yani ben dediği zaman O'nu kastedeceği(Mektubat-ı Rabbani 268.Mektub) ve her umurunda kendisine teslim olacağı bir mür-
şid bulmaktır.(Barla Lah. S.273)

Sual: Risale-i Nur dairesindeki mürşidlerin vasıfları nelerdir. Biz onları nasıl tanıyacağız ve onlara tâbi olmak şeklimiz nasıl olacaktır"?

Cevap: Mürşid olmakta birinci şart, kendisi bir mürşid tanımış olmaktır. Meselâ Hz. Ustad mürşiddir. Onun irşâd silsilesi şöyledir: Uveysî olarak Hz. Gavs-ı Azam (R.A), Hz. Zeynül Abidin (R.A), Hz. Hüseyin (R.A), Hz. Hasan (R.A), Hz.
İmam-ı Ali (R.A) ve Fahr-i Cihan (A.S.M)(15) Risale-i Nur'un te'lifinde hak sahibi, yani 1944'den evvel Risale-i Nur dairesine girmiş, tasdikat sahibi
zâtlar, Ustad'dan sonraki silsile-i irşadın devamı-dırlar. Bilhassa Hüsrev (K.S), Hulusi (K.S) ve Kastamonulu Sultan Mehmed Feyzi (K.S) Hazretleri
bu irşâd yolunun devamında hakikaten üstad misal insanlardı. Bunlardan birisini, kendisine mürşit olarak kabul edip teslim olanlardan bir Nur ta-
lebesine, onların vefatlarından sonra (ki bu zaman o zamandır) tâbi olunabilir. Tâbi olunmaya hakkı olanlar onlardır. Zira Risale-i Nur cereyanını bir
irşâd hareketi olarak kabul edip, bir mürşide tabi olup, o cereyanda bulunmak başkadır, Risale-i Nur'daki kuvvetli kelâm dersinin tesirinden dola-
yı, işi yalnız felsefe zannederek, feylesof mesleğinde yürümek yine başkadır.

Burada çok kısa bir çıkışla, maksûd dışı bir iki kelâm etmek zaruri hale geldi şöyle ki: Hemen tamamı o zaman 15-20 yaşlarında bulunan bir kısım çocuklar Afyon Hapsi sırasında yani 1948-49 senelerinde Üstad'ı tanıdılar. Mürşidin kuvvetinden kaynaklanan ve meslekten gelen "nihayet nurunun, bidayete derci"ndeki özellikten dolayı, ani ve fevkalade bir parlaklığın içerisine düştüler. Hz.Üstad'm 3. Said tabir ettiği, tamamen ahirete müteveccih, dünya hadiseleriyle yok denecek kadar alakadar olan ve (kendi itiraflariyle) kendileriyle
dahi pek az görüşen halet-i rûhiyesinden bilistifade, bir hayli yanlışlar yaptılar.

Ezcümle: Hacı Hulusi Efendi bir gün sohbette hâzirûn cemaatin içerisinde şöyle dedi "Ben Emirdağı'nda Üstad'ı ziyarete gittiğimde, benim yanımda Üstada yalan söylediler." Yine bir sohbetlerinde buyurdu ki: "1958 baskılı ilk Tarihçe-i Hayata konulan fotoğraflar için Hz. Üstad üzüldü, onun için onu basanlar hapse girmekle ceza gördüler."

Hulusi Efendiyi bilenler bilirler ki; O zâtı dahi bu kadar konuşturmağa mecbur edenler, kimbilir ne işler becermişlerdir. Her neyse...

İşte bu Ağalar, Hz. Üstad'm vefatıyla birlikte tam bir komite faaliyeti içerisine girdiler. Daire içerisindeki erkân zâtlardan, bunların yanlışlarını Kuran hesabına reddeden herkesi merhametsiz
bir yıkıma tabi tuttular.

Ezcümle; Husrev Efendi Hazretlerinin (K.S) (ki şanı Risale-i Nur'da mezkûrdur) hâşâ bunak, bunamış diyerek ocak ocak, bucak bucak dolaştılar, tamim ettiler. Hulusi Efendi Hazretlerinin (K.S) dershanelerdeki adı: Tarikat meşreb, Risale-
i Nur'un yeni hizmet tarzından bihaber, hoş sohbet bir ihtiyar idi. Evet bir küçük hâdiseyi daha anlatıp bu bahsi kapatacağım. 1965 senesinde Sul-
tan Mehmet Feyzi Hazretleri'nin (K.S) huzur-u saadetlerine gitmiştim. Bana dedi ki "Kardeşim senin buraya gelmene mani olmuyorlar mı." Doğrusu
ben de o zaman için emniyetin engelini kastediyor zannetmiştim. Sonradan öğrendim ki; İstanbul'daki Risale-i Nur'un yegâne istişare meclisi(!) bir ka-
rar alarak, Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendinin (K.S) yanına hiçbir kimsenin gitmesine müsaade olunmayacakmış. Kazara gözden kaçıp gidenleri de, orada bulunan ve oralı bir bedbaht vasıtasıyla engelliyecekler. İşte "yeni hizmet tarzı" dedikleri şey. Elbette Bediüzzaman'm Hulusi'si böylesi bir
hizmet tarzından bindefa müberrâdır.


Bir ufak çıkış yapayım dedim, kendimi uçsuz bucaksız bir harabegâhda buldum. Vicdan "de" diyor, fakat maslahat "sus" diyor. Onun için sus-
tum... İşte bu ağaların anladıkları ve anlattıklarıyla dır ki, bugün Risale-i Nur dairesi sadece filozoflar yetiştirebiliyor.

Sadede geliyoruz. Bizim meslekte mürşid vaziyeti takınmak yasak olduğundan, daha doğrusu o işin erbabına o hal verildiğinden, ben mürşidim diyene elbette Risale-i Nur Camiasında rastlamak mümkün olmayacaktır. Suret-i mahsûsada Ri-
sale-i Nurdaki 21. lem'anın, 11. lema'nın ve Telvihat-ı Tis'anm özelliklerini hayatlarıyla yaşayan, müntesip bir zatı bulup, O'nun sohbetlerini kendisine emir telakki etmekle intisab olunur. Yoksa "Ben size intisâb ediyorum, siz kabul ediyor musunuz?" diyerek intisabını ilan etmek şeklinde değildir. Tasavvuf mesleklerinin âdâb kitaplarında tarifi yapılan şekilde de değildir. Mesleğimiz hakikattir. İntisabımız da havas mertebe intisabıdır.