+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Nur Hizmetinde Lahikaların Önemi Nedir?

  1. #1
    Ehil Üye tazarru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Yaş
    32
    Mesajlar
    1.374

    Standart Nur Hizmetinde Lahikaların Önemi Nedir?

    Nur hizmetinde lahikaların önemi nedir?Nura hakiki talebe olmanın yolu Lahikalara verdiğimiz ehemmiyetten ve oradaki düsturları uygulamaktan geçiyor diyebilir miyiz?
    " Ey Rabbim,
    Kuran'ı kalbimin baharı,sıkıntı ve gamlarımın atılma vesilesi kılmanı Senden niyaz ediyorum."




    O, “ben Senin Rabbin değil miyim?” dedi. Sen “Evet” dedin. “Evet” demenin şükrü nedir, bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergahındaki halkaya katılmaktır...

  2. #2
    Dost Torunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesajlar
    1

    Standart

    BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ ONUN MÜSLÜMAN TÜRK SEVGİSİ VE YENİ DEVİR AĞABEYLER SALTANATI
    Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI

    Bedîuzzaman; Said-i Nursî bir felâket asrında yetişmiş, Tanzimat, İstibdâd, Meşrutiyet, İnkılap ve Demokrasi devirlerini gör­müş, bu arada şanlı Osmanlı Devleti’nin bin bir türlü dâhili ve harici entrika ve oyunlarla nasıl yıkıldığını bir ızdırap yığını, bir elem yu­mağı olarak tam bir çaresizlik içinde seyretmiş ve âdeta kahrolmuştur. Fakat O, herkesin artık “her şey bitti!” dediği bir ümitsizlik devrinde yeniden hem de bir mücahit gazi olarak ve yepyeni bir misyonla ortaya çıkmış, inandığı yüce gaye ve hizmet ettiği ulu dava uğrunda, bıkmadan yorulmadan çalışmış ve bir asra varan ömrünün her dakikası, hatta her saniyesini davası için yaşamış, imanı herkesi kucaklamış, nuru bütün Anadolu topraklarını ay­dınlatmış ulu bir Anadolu Evliyası’dır([1]).
    Said-i Nursî’nin; Hz. Peygamber’den aldığı risâlet davası meşalesi ve nesilleri kucaklayan iman davası ve bunun Anadolu ve hele hele Orta-Asya Türklüğü için ifade ettiği gerçek ayrı bir in­celeme konusudur. Ancak,O; küfr-ü mutlakın bütün insanlığı tehdit, ateizmin telkin edildiği, komünizm ve daha bir nice kokuşmuş ideolojilerin azgın bir ahtapot gibi Anadolu insanının bütün, maddi manevî değerlerini yutmaya başladığı bir asırda koca bir neslin imdadına koş­muştur. Artık bundan sonra Saîd-i Nursî, bütün gücü ile; ilhamını Hak’tan aldığı ve adını “Risâle-i Nur” olarak ilân ettiği eserleri ile Türk Gençliği’nin her şeyden önce imanını kurtarmak için yeni bir iman seferberliği başlatmıştır ki, bunun yeni adı bize göre ANADOLU HAREKETİ dir ve Anadolu’da başlı başına bir olaydır([2]).
    Bediüzzaman’ın öncelikle Anadolu insanı ve Türk gençliği’nin imanını kurtarmaya koşmasının altında yatan temel felsefe nedir? Bu sorunun Said Nursî’ye göre, zahîrî, batım, birçok cevabı vardır. Bize göre bunun en önemli nedeni, Türk Milleti’nin alın yazısı ve Hz. Peygamberin ebediyetlere kadar yaşayacak olan ilâhî “Risâlet” misyonun, Türk milletine “Buyur!” edilmesi ve bu büyük sırrı, Bediüzzamanın maneviyat gözüyle görmüş olmasıdır. Zâten bu hal, mübarek Orta Asya ve Anadolu evliyalarının geleneğinde de vardır. Zira aynı sırrı Hz. Peygamberden telâkki eden Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin de bütün himmeti bu mübarek Anadolu toprakları üze­rine olmuş ve o, bütün müritlerini bir “Horasanlı Erenler” ordusu hâlinde Anadolu yaylalarına göndermişlerdir([3]).
    Evet bu büyük sırrı keşfeden Bediüzzaman, Müslüman Türk’e, Türk gençliği’ne, onun imanını kurtarmaya, hayır; onun yakılmak, istenen İslâmî şahsiyetini bütün heybetiyle ayağa kaldırmaya ça­lışmış ve bunun içinde hiçbir engel tanımamıştır. Ancak O, bu noktaya kendiliğinden gelmemiştir. Onun ummanları andıran iman deryasında, Nuh Tufanını andıran dalgalanmalar olmuştur. Bu dal­galanmalara sebepte Bediüzzaman’ın, Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetleri ve Hz. Peygamberin birçok hadislerinden; Türk milletinin ululuğu, onun ilâhî bir kader çizgisi doğrultusunda İslâm dinine asırlardır hizmeti ve onun, Allah tarafından kabul edilmiş ol­masıdır.
    Hatta, bundan öte onun; şu hâdisât âleminde, herkesin bin bir türlü ümitsizlik içinde, emellerinin bir son bahar yapraklan gibi döküldüğü bir devirde, “istikbâlin, en yüksek ve gür sedâsı İslâm’ın sedâsı olacaktır!” yolunda ifâde ettiği bir “Kızıl Elma” ül­küsünün gerçekleşmesi için, Türk milleti ve onun kahraman or­dusuna duyduğu sonsuz güven, sevgi ve bu uğurda Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetleri ve Hz. Peygamberin birçok hadislerinden aldığı Rabbânî İlham”larıdır.
    Evet Bediüzzaman; Türk milletinin asırlardır İslâm’ı kucaklayan ilâhî misyonunu, belki gelmiş geçmiş bütün insanlar içinde en iyi bilen ve ona bir iman coşkusu ile inanan en ulu kimsedir. O bu imanına en büyük delil olarak Allah’ın “Kelâmı” ile Hz. Peygamberin bir kısım “Hadislerini” göstermektedir. Bunun için en büyük dayanağı “Kur’an-ı Kerim’den el-Mâide sûresinin yukarda mealini verdiğimiz bir âyetidir. Çünkü bu âyetinde Cenab-ı Hak; kendisinin bizzat onları; onların da, Zât-ı pâkini seveceği bir kavim, bir millet göndereceğini beyan buyurmuştur. Üstâd Bedîuzzaman, bu âyetin münhasıran büyük Türk milleti ve onun kahraman ordusu için indirildiğine, hem de bütün varlığı ile inanmakta ve bundan büyük bir haz ve gurur duymaktadır. Nitekim o, Risâle-i Nur adını verdiği külliyâtı ve “Lâhikalar” adını verdiği mektuplarında müslüman Türk milletinin manevî şahsiyetine olan saygı ve inancını şu şekilde dile getirmektedir.
    “Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerlm’de; öyle bir kavim göndereceğim ki onlar Allah’ı Allah’ta onları sever buyurmuştur”([4]). Bende bu beyân-ı ilâhi karşısında düşündüm. Bu kavimin bin yıldan beri Âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım”([5]).
    Üstad Bediüzzaman bu konularda, her türlü riyada” uzak, üs­telik çok samimi görülmektedir. O eserlerin birçok yerinde; Türk milletini pek ciddi bir muhabbetle sevdiğini ve Kur’an-ı Kerim’in senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir ettiğini ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı Kur’an’ın bayraktarı olan bu millete karşı gâyet şiddetli taraftar, olduğunu söy­lemektedir([6]). Hatta o, bu duygularını zaman zaman kükremiş bir arslan gibi haykırmakta ve Arş-ı âlâya duyurmak istercesine şöyle demektedir:
    “Ey Efendiler! İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler ol­duğundan meslek-i Kurâniyem cihetiyle her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezâsıdır”([7]).
    Üstad Bediüzzaman, Türklerin sâdece Kur’an-ı Kerimde Allah’ın değil, Hadislerde de Hz. Peygamberin senasına mahzar olmuş ulu bir millet olduğuna inanmaktadır. Buna sebepte Hz. Peygamberin başta Kütüb-ü Sitte olmak üzere diğer ciddî hadis ki­taplarının hemen hepsinde yer almış olan Türkler hakkındaki ha­disleridir. Gerçekte Bediüzzaman; ilmi dünyayı doyuracak bir hâle geldiğinde çoktan bu hadis kitaplarını tetkik etmiş ve onların Hz. Peygamber’den Türkler hakkındaki nakletmiş oldukları hadisleri bir, bir okumuş, doğrusunu, yanlışından ayırmış ve en sonunda, Türk­lerin, Hz. Peygamberin medih ve tebşîratına mazhar yüce bir millet olduğu yolunda mükemmel bir kanaate sahip olmuştu. Nitekim Üstâd dirayetli bir talebesine gönderdiği bir mektubunda aynen şöyle demektedir:
    “Türkler hakkında Senâ-i Peygamberi muhakkaktır. Bir kaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş hadis vardır. Fakat bu hadisin hâkimi sûreti ve ne olduğunu yanımda Kütüb-ü Hadisiyye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat mânası hakikat ve Türk mil­letinin Senâ-i Peygamberiye mazhar olduğu bir hakikattir. Bir nu­munesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir”([8]).
    Üstadın eserlerinde, onun iyi bir hadis tarihi kültürüne sahip olduğu ve bir kısım hadislerin muhtevasını yo­rumlamada, şaşılacak derecede, kendine has bir ilmî kudret, deha ve cesaret gösterdiği görülmektedir. Âyet ve hadislerin birçok âlimlerin bile arayıp bulmakta güçlük çektikleri derûnî, ince ma­nalarını bütün açıklığı ile ortaya koymak, bu herhalde Cenab-ı Hakkın, ona lütfettiği bir sezgi gücü olmalıdır. Eserlerinde O, bunun örneğini vermiş ve herkesi hayretler içinde bırakmıştır([9]). Aynı dehâ gücünü o, Türklerle ilgili bir kısım hadisleri yorumlamada da göstermiştir. Meselâ Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır; “Yakın bir gelecekte sizin aranızda “yabancılar” (el-acem) çoğalacak ga­nimetlerinizi yiyecekler ve sizin dizginleriniz de onların eline ge­çecektir”([10]).
    Bu ve benzer hadislerde geçen “yabancılardan” maksadın Üstâd; Abbasiler devrinde hilâfet ordusuna intisâb eden “Türkler” olduğunu beyan etmiştir ki bu fevkalâde önemli bir tespittir. O bu hadisle ilgili olarak yaptığı yorumunda aynen şöyle demektedir;
    “Hem nakl-i sahih ile Hz. Peygamber; o zamanda vücûdu ol-mayan Basra ve Bağdad’ın vücuda geleceklerini ve Bağdad’a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar et­rafındaki milletler (Hazar Türkleri) ile Arapların muharebe ede­ceklerini ve sonra onların çoklukla İslâmiyet’e gireceklerini, Arap­lara; Arapların içinde hakim olacakların haber vermiş ve haber verdiği gibi de çıkmıştır([11]).
    O, Hz. Peygamberin bir başka hadisini yorumlamada da çok ince bir deha örneği göstermiştir. Nitekim konumuza esâs olan bir hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır; “Yaklaşıp gelmekte olan bir beladan Arapların vay haline!” Bediuzzaman bu hadisi, İslâm dünyasına bir kasırga gibi gelen Cengiz ve Hülâgû orduları ile yorumlamakta ve aynen şöyle demektedir;
    “Hem nakl-i sâhih ile Hz. Peygamber ferman etmiş, Cengiz ve Hülâgû’nun dehşetli fitnelerini ve Arap Devlet-i Abbâsiyesini mahvedeceklerini haber vermiş verdiği gibi de çık­mıştır”([12]).
    Üstad’ın bu yorumu, tarihi olaylarda da büyük bir uyum ve muvafakat içindedir. Ayrıca onun, Abbasiler devletine bir “Arap Devleti” gözü ile bakması, üzerinde önemle durulacak bir husustur. Zira o büyük İslâm devleti olarak Osmanlıları gör­mektedir. Bediüzzamanın, meşhur “İstanbul’un fethi” ile ilgili hadis içinde yaptığı açıklama çok ilginçtir. Ona göre “Fetih Hadisi” ve bunda Hz. Peygamberin asıl muhatabı “Türkler” ve bizzat Fatih Sultan Mehmed Handır. Nitekim o, bu konuda aynen şöyle demektedir;
    “Hz. Peygamber; İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hz. Sultan Mehmed Fatihin yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş, haber verdiği gibi de zuhur etmiştir([13]).
    Görüldüğü gibi Üstâd’ın; Müslüman Türk milletine bakış açısı, Osmanlı-İslâm ulemâsından çok farklıdır. İslâm âlimlerinin çoğu bu kabil hadislerin mana ve mefhumunu kavramakta çok büyük bir sıkıntıya düştükleri halde, Bediüzzaman; meselenin bir keramet olarak özünü keşfetmiş, Âyet ve hadislerden murad-ı ilâhinin ne olduğunu açık açık ortaya koymuş ve sâdece müslüman Türk milletine değil, İslâm ümmetine de bir ulu hedef göstermiştir. O’da; İslâmiyet’in asırlardır bayraktarlığını yapmış Müslüman Türk milletinin bu manevi şahsiyetinin kabul edilmesi ve bu büyük akıncılar ruhunun tekrar İslâm’ın hizmetine kanalize olmasıdır([14]).
    Fakat burada karşımıza çok önemli bir keyfiyet çıkmaktadır. O da, böylesine güzel emeller ve yüce gayelerle yola çıkan ve Anadolu da yeni bir iman hareketi başlatan Ustad ve Risale-i Nur Cemaati ve özellikle yeni nesil ağabeylerinin bu günkü durumu nedir? Anadolu iman hareketi hedeflerine ulaşmış mıdır?
    Burada hemen üzülerek şunu bir kere daha ifade edelim ki, Üstad Bediüzzaman vefat ettikten sonra neyazik ki Onun bu yüce gayelerini kucaklayacak, ufku geniş ve bu büyük sosyal ve siyasi gelişmeleri, üstadın “İman Hareketi” ve onun yüce hedefleri açısından değerlendirecek ve cemaate yeni yeni ufuklar gösterecek yetenekli, şahsiyet ve fazileti herkez tarafından kabul edilmiş kimseler yani “AĞABEY”ler çıkmamıştır. Bu bakımdan Üstad Urfa'da vefat ettikten sonra ne yazık ki Onun çilekeş Anadolu insanı için hayal ettiği büyük hedefleri, Müslüman Türk’e olan büyük sevgisi, Orta Asya Türklüğüne olan büyük beklentileri gibi daha bir nice büyük gayelerinin üzerine tam bir “ölü toprağı” serpilmiş ve neticede, bu canlı, heyecanlı iman hareketi, “Nur Medreseleri” denilen evlerde sadece “Risâle-i Nurları” bir doğma gibi okuyan ve hiçbir iddiası olmayan sessiz ve fakat mütedeyyin bir toplum haline gelmiştir.
    Bundan daha da acısı bir kısım AĞABEY denilen, yetki ve selahiyeti tamamen kendinden alan ve hiçbir üst otorite kabul etmeyen, başına buyruk ve “az olsun yeter ki benim olsun!” diyen bu sözde AĞABEYler, ikinci neslin yeni kendini beğenmişleri, bütün imani zevk ve coşkusunu Üstad ve Risâle-i Nurlardan alan nur cemaatini bin bir parçaya bölmüşler ve Üstad’ın yazdığı İHLAS RİSALESİNİN mana ve mefhumunu da param parça etmişlerdir. Bunlar Üstadın İHLAS RİSALESİNDE yazdığı gibi yan yana dizilmiş birler olmayıp üst üste konmuş birlerdir ve sanki birer ferdi vahittirler. İman hizmetinde başkalarının varlığını kolay kolay kabul etmek ve müşterek hedefler tespit ederek bu hedeflere beraber koşmak gibi bir düşünceleri de yoktur. Anadolu insanının karşı karşıya olduğu bir çok dini ve sosyal problemler bu AĞABEYLER in çoğu halde kalplerini kanatmamaktadır. Ayrıca bu yeni devir Ağabeylerinin hizmet adına gösterdikleri ENANİYET i izah etmekte çok zordur.
    Üstad ve Risale-i Nur namına yarınlara giden yolda çilekeş Anadolu insanı ve Müslüman Türk Milleti namına hiç bir iddiası olmayan bu yeni devir AĞABEYLERİ; Müslüman Türkün, Ayet ve Hadislerin iltifatına mazhar o büyük varlığını ve bunun Üstad ve Risale-i Nurlardaki o etkin durumunu tamamen göz ardı etmek istemişler ve bunda büyük ölçüde de başarılı olmuşlardır. Zira bugün Anadolu’da TÜRK kelimesini telaffuz etmekten bunlar kadar çekinen hiçbir kimse yoktur. Bu bedbaht durum şüphesiz Üstad’ı kabrinde dahi rahatsız etmekte ve onun kemiklerini sızlatmaktadır.
    Durumun vehameti sadece bizim burada bir kaç cümle ile tespit ettiğimiz bu bir kaç noktadan ibarette değildir. Zira; her ne hikmetse Müslüman Türk’ün muhteşem tarihi şahsiyetini görmemezlikten gelen ve TÜRK kelimesini bir türlü ağzına almayan ve bu kabil şeyleri güya menfi milliyetçilik, unsuriyyet ve ırkçılığın bir tezahürü olarak gören bu bedbaht zihniyet ve kendinden yetkili bu yeni devir AĞABEY’leri, bu olumsuz davranışlarında daha da ileri gitmişlerdir. Onlar bu ağzı dualı nur cemaatini, milli gelişmelere karşı tavır almaya yönlendirmişler ve böylece bu saf temiz Anadolu insanını, diğer milliyetçi çevreler ve bütün hizmet ehli cemaatlerle bağlarını kesmişler ve onları koyu bir yalnızlığın içine itmişlerdir ki bu yürekleri dağlayan bir durumdur.
    Şimdi bu yeni devir AĞABEYLER saltanatı ve muhterem AĞABEYLER e sormak istiyoruz ! Şayet; Üstat, Risale-i Nur ve anadolu iman hareketinin gayesi sadece nur medresesi denilen evlerde haftada bir defa toplanıp ve bir dogma olarak Risale-i Nurlardan her hangi bir yeri okuduktan sonra herkesin evine dağılıp gitmekse, başta Üstat olmak üzere yeni sahabe neslinin ömürlerinin çoğu niçin hapishanelerde geçmiştir ? Yok eğer bu değilse yeni devir AĞABEYLER saltanatı ve muhterem AĞABEYLER bu keyfiyeti nasıl izah edeceklerdir?
    Aralık, 2008, Konya.

  3. #3
    Ehil Üye tazarru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Yaş
    32
    Mesajlar
    1.374

    Standart

    Lahikalarda: Kur-an’ı Kerim'deki; muamelat, tebliğ, temsil, ahlak, adap ve erkan, beşeri münasebet, hikmetli hareket, cihat ve mücadele, davranışlar, idare, siyaset vs. gibi insanlara lazım ve bazılarına da elzem olan meseleleri ihtiva eden ayetlerin ve konuların; genel anlamda izahları, yapılmıştır. Kur'an’ın bu zamana bakan cihetleri lahikalarda, kaide ve kurallar halinde nazara verilmiştir.

    Kısaca; külliyat Kur'an-ı Kerim'in dava, hedef, itikat boyutunu nazara verip izah ve tefsir ediyor ise; lahikalar ve diğer eserler de bu hedef ve gayeye ulaşmak için; metod, usul ve hikmetli tebligat boyutunu işliyor ve izah ediyor. Bu nokta-i nazardan lahikalar ve diğer eserler, muazzez Üstadın Risale-i Nur'unu, tekmil ediyor.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla Risale-i Nur
    " Ey Rabbim,
    Kuran'ı kalbimin baharı,sıkıntı ve gamlarımın atılma vesilesi kılmanı Senden niyaz ediyorum."




    O, “ben Senin Rabbin değil miyim?” dedi. Sen “Evet” dedin. “Evet” demenin şükrü nedir, bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergahındaki halkaya katılmaktır...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Nur Hizmetinde Yetmiş Yıl (1)
    By Bîçare S.V. in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 07.02.09, 21:01
  2. Nur hizmetinde yetmiş yıl
    By Müellif-e in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.02.09, 11:41
  3. Risale-i Nur Hizmetinde Çığır İnşallah!!!
    By resuls in forum Kitap, Dergi, Albüm Tanıtımları ve E-Kitap Paylaşımları
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 21.08.08, 17:15
  4. Din Hizmetinde Rekabet Olamaz
    By aciz_kul in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 30.10.07, 19:43
  5. Lahikaların Çıkışı
    By o_nur in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 26.09.06, 19:17

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0