+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 6 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 58

Konu: Esasat-i Nuriye

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Esasat-i Nuriye

    Risale-i Nur talebesi, Kur’an-ı Azimüşşan’ın hükümlerini hakkıyla yaşa­mayı ve Resul-u Zişan’ın Sünnet-i Seniyyesiyle amel etmeyi hayatının en bü­yük gaye ve maksadı olarak bilir.
    Risale-i Nur’dan aldığı iman nurunun aşk ve şevkiyle marifet-i İlâhiye mer­te­belerinde terakki etmek ve Risale-i Nur’da serpilen Esasat-ı Kudsiye’ye ve Desâtir-i Nuriye’ye tam ittiba ile sırat-ı müstakimde evc-i kemâlata doğru ta­yaran edebilir.
    Risale-i Nur’daki Esasat-ı Kudsiye, Kelam-ı İlâhiden nebean etmiş olup, Desâtir-i Nuriye’de Resul-u Ekrem’in meslek-i âliyesinden lemean etmiştir. Risale-i Nur’da serpilmiş olan Esasat-ı Kudsiye ve Desâtir-i Nuriye’nin, toplanıp bir araya getirilmesi ile efradını câmi olarak o hakikatlerin her köşesini açığa çı­karıp o esas ve düsturların daha iyi anlaşılmasına ve daha ciddi bir şekilde sa­rılıp it­tibaına vesile olacaktır inşaallah.
    Aksi takdirde o Esasat-ı Kudsiye’ye ve Desâtir-i Nuriye’ye ittiba olmazsa o Nur yolunda devam edemez. Nefis ve şeytanla mücadele edemez. Bir çok maddi, manevi felaket ve helaketlerle karşılaşır ve belki menzil-i maksuda da vasıl olamaz; mesuliyet-i maneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenerek ebedi hayata göçer gider.
    Fakat o Esasat-ı Kudsiye’ye ve Desâtir-i Maneviye’ye ittiba ettiği takdirde Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin buyurduğu gibi:
    «Muhabbet-i İlâ­hiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münev­ver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sul­tansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklü­ğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâ­zırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o ha­neme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli leva­zımatı yapmıştır.”
    Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinler­sen, esfel-i sâfilîne düşer­sin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel tak­vimi olursun.»
    Cenab-ı Hak, bu kitabta dercedilen Kudsî Esaslara ve Nur’un düsturla­rına ittibaı müyesser kılsın ve Üstadımızın yukarıda beyan buyurduğu kelâ­mına ve himmetine bizleri mazhar eylesin. Amin.
    M.Said Özdemir
    28 Mayıs 1998 Ankara

  2. #2
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Müdakkikâne ve mahirâne hazırlanmasıyla şu “Esasat-ı Nuriye” isimli ki­tab, Risale-i Nur’un müştâk okuyucularına, onun temel esas ve düstûrlarına suhû­letle götüren ve yol gösteren delil ve rehber bir eserdir diyebilirim.
    Kitabın mukaddemesinde de buna işâret edilmiştir. Yani bu kitab, Risale-i Nur’un hakikatlerinin müteferrik yerlerindeki temel düstur ve esaslarını çabuk bulup ulaşmak hususunda kolaylık sağlayan bir alettir. Dolayısiyle eser, sa­dece kendisiyle iktifa edilmek suretiyle, müstakil ve yegâne bir kitab niyetiyle hazırlanmış değildir. Belki arzolunduğu vechile bir delil, bir kılavuz nitelik ve vazifesini görmesi ümidiyle çalışılmış ve vucûda getirilmiştir.
    Binâenaleyh eser ilmî ve şer’i kaideler ışığında hazırlanmış olduğundan Risale-i Nur okuyucularına has, umum ehl-i imana ise âmm bir rehber-i eser vasfını taşımaktadır.
    Her hakikat aşığının, her keşf-i esrâr meraklısının elinde kılavuz bir eser olarak bulunabilmesini tavsiye eder, emek verip hazırlayanlardan Cenâb-ı Hakkın razı olmasını niyaz ederim.
    Abdülkadir Badıllı
    11 Muharrem 1419 / 7 Mayıs 1998 Şanlıurfa

  3. #3
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Hakiki bir Nur Şakirdi, manevî mesuliyet duy­gusuna sahibtir. Bu hissin, vicdanî bir neticesi olarak da, Kur’andan alınmış olduğunu bil­diği Risale-i Nurdaki ha­kikatlara ve düsturlara tam bir teslimi­yeti vardır. Yani kendi arzu­suna ve şahsi anlayışla­rına göre değil, kitaba uygun düşünür, inanır, konuşur ve yaşamaya çalışır.
    Nur Dairesinde olan birisi, Risale-i Nura zıd dü­şen hareket ve konuşma­larının kitaba, yani açık be­yan­ları­nın getirdiği kat’i hükümlere ters düştüğü ha­tırlatı­lınca, ken­disinin doğru düşündüğüne dair ki­taptan açık delil gös­termeye bedel yine kendi anlayış­larıyla konu­şursa ve açık beyanlara ve hükümlere karşı te’villere kaçarsa, bu söz­leri artık na­zar-ı itibara alınmaz.
    Dinî hükümlerde kitabın esas alınması de­ğişmez bir kaide­dir. Aksi halde dine bağlılık id­diası, mânâsız ve mantıksız olur ve böyle kimse­lerle de dinî me­seleleri ko­nuşmak gerekmez. Ancak ma­nevî mes’u­li­yetten kurtul­mak için kitap­taki hakikat­ler ve düstur­lar­dan dersler ve imkân nisbetinde tebliğ yapılır. Ve iyi ni­yetli ve teslimi­yetli olanların yanlışa düşme­melerine ça­lışılır.
    Esasatın tesbit şekli ise:
    Kitabdaki sarih beyanların getirdiği mânâ ve hü­küm­dür.
    Bu hükme muhalif düşen aynı sarahatta başka bir beyan ve te’vili gerek­tiren bir mecaz veya makamda ol­mamak şartiyle or­taya konu­lan bu hüküm sa­bitiyet ve bağlayıcılık vasfını kazanır.
    Evet, terk edilemez mânâsında ve terkinde ehl-i hak dairesinin haricine çıkmaya sebebiyet vermesi cihe­tiyle “zaruriyat denilen dinî hükümlerde.. ve dinde sarahaten sâbit olduğundan bilâkayd u şart teslimiyeti ge­rekli olması mâ­nâsıyla “müsellemat tabir edilen şer’î düsturlarda.. ve beşerî anlayışlarla ta­sarruf ve te’­vil edi­lemezlik hu­susiye­tiyle “muhkemat vasfiyle tavsif edi­len Kur’anî beyyi­natta.. ve temeli teşkil etmek mâ­nâsıyle nazara veri­len ve “esasat denilen İslâmî rü­künlerde ve kaide­lerde ittifak edilir ve edilme mecbu­riyeti var­dır.
    Bu esaslardan birinin bilerek ve bilihtiyar zıd­dını ileri sürüp tamim et­meye çalışanlarla, -tasviben ve bi­lih­tiyar ittifak eden de aynı manevî mes’uliyete ortak ola­ca­ğından ([1]) hizmet beraberliği yapılmaz. Demek esas­larda yapılan bu tarz yanlış hareketler, it­tifak yolunu ka­payan sebeb­lerden sayılır. Bu itibarla ehl-i İslâmın ittifa­kına çok şid­detli ihtiyaç duyulan bu dev­rede, hamiyetkâr her müslü­manın, hattâ her insanlık vasfını taşıyan herkesin dahi, şe­r’î ittifakın tek yolu olan esaslarda ittifakla bera­ber tefer­ruatın ih­tila­fını bırakmanın elzemiyetini lisanen ve fiilen ve tekraren nazara verip telkin etme­leri zarurîdir.
    Salâhiyet ve mes’uliyeti kendinde toplayan resm­î­ye­tin haricinde, yani samimi uhuvvetkârane cemaatta, mezkûr yanlış ha­re­ketlere iştirak edilemediği gibi menfî mücadeleler de yapıl­maz. Ancak hakikat tebliğ ve izhar edilir. İslâmî resmî­yette ise, (49: 9) âyetinde zikredildiği üzere, birbi­riyle mü­cadeleye girişmiş iki İslâm taifesini, vazifeli resmî ma­kam, ahkâm-ı şer’îye adaleti dairesinde sulh’a davet eder. Yani, şa­hısların hâkimiyetini bertaraf ile şer’î esasların hâki­mi­yetini ikame etmek is­ter. Eğer bu şer’î davet dinlenil­mezse, resmî makam, itaatsızlara karşı mezkûr âyette bildirilen kıtal hakkını kul­lanır. İmam-ı Ali’nin (R.A.) yap­tığı gibi...
    Tesbit edilen esaslar için toplanan parçalarda, kat’î ve sarih hü­küm ifade eden kısımları koyu siyah yazı ile yazdık. Koyu (bold) yazı haricindeki yazılar ise, nazara verilen hükmü, biraz daha etraflıca tahkik edebilmek içindir. Daha etraflıca geniş araştır­mak isteyenler, gösteri­len me’haz kitabın verilen sahi­fe­sine göre tahkik edebilir­ler.
    Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Kaside-i Celcelûtiyesinin Risale-i Nurdan haber verdiği kısmında:
    «Risale-i Nur’u tari­hiyle ve ismiyle ve mahiye­tiyle ve esasla­riyle ve hizme­tiyle ve vazifesiyle gös­terdikten sonra...» (Şualar sh: 750)
    Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün mezkûr tarzdaki be­yanın­dan, bu esasların varlığına bin­dörtyüz sene önceden işaret ettiğini anlıyoruz.
    Ve keza Bediüzzaman Hazretleri de aynı mânâda Risale-i Nur esasatının kurtuluş için yegane çare olduğunu beyan ederken şöyle der:
    «Bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve te­dennî-i mutla­ka­dan kurtaracak yegâne çaresi, Risale-i Nur’un esasatıdır.» (Kastamonu Lâhikası sh:131)
    Her meselemizde kitabın sarih hükümlerini esas al­mak olan bu tarzın ta­hakkuku için, külliyattaki de­ğişmez esasat ve düsturların bi­linmesi şarttır. Fakat ev­velen Risale-i Nur Külliyatında sarih be­yanların ne­ticesi olan ve esasat, zaru­riyat, müsellemat gibi ifadelerle nazara veri­len ve cemaatı hak daire­sinde tam it­tifak ettiren değiş­mez düsturlar hakkındaki bazı beyanları görmek gerekir!

  4. #4
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    ESASLARDA İTTİFAK ZARURİDİR
    1-Şöyle ki: «Hak n-----, hakikat hesabına olan te­sa­düm-ü ef­kâr ise, maksatta ve esasta ittifakla be­raber, ve­sâilde ihti­lâf eder. Hakikatin her köşe­sini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat ta­rafgi­râne ve ga­razkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre he­sabına hodfu­ruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki te­sa­düm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateş­leri çıkıyor. Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken, öy­lelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak n----- olma­dığı için, nihayetsiz müfritâne gider, kabil-i iltiyam ol­mayan inşi­kaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şa­hit­tir.» (Mektubat sh: 268)
    2- «S – Âlem-i İslâmdaki ihtilâfı tâdil edecek çare ne­dir?
    C – Evvelâ: Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünkü, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur’ân’ımız bir… Zaruriyat-ı di­niyede umumumuz mütte­fik… Zaruriyat-ı diniye­den başka olan teferruat veya tarz-ı te­lâkki veya tarik-i te­fehhümdeki tefavüt, bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. El-hubbu fillah düstur tu­tulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa—ki zaman dahi pek çok yar­dım ediyor—o ihtilâfat sahih bir mec­râya sevk edilebilir.
    Esefâ, gaye-i hayalden tenâsî veya nisyan ol­makla, ezhan ene’lere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye-i hayal, maksad-ı âli bütün vuzuhuyla meydana atılmıştır.» (Sünuhat Tuluât İşârât sh: 83)
    3- «BİRİNCİ NÜKTE: “Kur’ân-ı Hakîmin esrarı bi­linmiyor müfessirler hakikatini anlamamışlar” diye beyan olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki ta­ifedir.
    Birincisi: Ehl-i hak ve ehl-i tetkiktir. Derler ki: “Kur’ân bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nu­sus ve muhkemâtını teslim ve kabul ile bera­ber, tetim­mat kabilinden, hakaik-i hafi­ye­sinden dahi hisse­sini alır, başkasının gizli kalmış hissesine iliş­mez.”
    Evet, zaman geçtikçe Kur’ân-ı Hakîmin daha zi­yade hakaiki inkişaf eder demektir. Yoksa—hâşâ ve kellâ—Selef-i Sâlihînin be­yan ettikleri hakaik-i zâhi­riye-i Kur’âniyeye şüphe getir­mek değil. Çünkü onlara iman lâzımdır. Onlar nasstır, kat’îdir, esastırlar, temeldirler. [2] fermanıyla, mânâsı vâzıh olduğunu bil­di­rir. Baştan başa hitab-ı İlâhî o mânâ­lar üzerine döner, takviye eder, be­dâhet derecesine getirir. O men­sus mânâ­ları kabul et­memek­ten—hâşâ sümme hâşâ—Cenâb-ı Hakkı tekzip ve Hazret-i Risaletin fehmini tezyif et­mek çıkar.
    Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menba‑ı Risaletten alınmıştır. Hattâ İbni Cerîr-i Taberî, bütün ma­ânî-i Kur’ân’ı, mu­an’an senetle müteselsilen menba-ı Risalete îsal etmiş ve o tarzda, mühim ve bü­yük tefsirini yazmış.» (Mektubat sh: 388)
    Kabul edilmemesi halinde küfrü netice veren Kur’an’ın kat’î hükmü hak­kında, Bediüzzaman Hazretlerinin örnek teşkil eden bir izahı:
    4- «Bundan sonra zarurî ve gayr-ı zarurîyi tefrik edece­ğiz. İşte, cevab‑ı Kur’ânîde olan za­rurî hü­kümler ki, inkârı kabul etmez, şudur:
    Zülkarneyn müeyyedün min indillah bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir: zâlimlerin ve bedevîlerin def-i fesatları için... Ve Ye’cüc-Me’cüc, iki müfsit kabi­ledirler. Emr-i İlâhî geldiği vakit sed harap olacaktır, ilâ âhirihî. Bu kı­yasla, ona Kur’ân delâlet eden hükümler, Kur’ân’ın zaruriyatındandırlar. Bir har­fin in­kârı dahi kabil değil­dir. Fakat o mevzuat ve mah­mulâtın keyfiyatlarının teşrihatları ve mahiyetlerinin hu­dudu ise, Kur’ân onlara kat’iyyü’d-delâlet değil­dir.» (Muhakemat sh: 66)

  5. #5
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    ESASAT-I ŞERİATI ESAS TUTMAK
    1- «Makamât-ı enbiya ve eâzım-ı evliyanın ma­ka­mâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk on­lara gi­rer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm gö­rür, belki enbiyadan ileri geçtiğini zanne­der, vartaya düşer.
    Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görme­mek için, usul-ü imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı da­ima reh­ber ve esas tutmak ve meşhudunu ve zevkini onlara karşı muhalefetinde it­ham etmekledir.» (Mektubat sh: 455)
    2- «Şeytanın evvelki desiselerine karşı mü’minin ta­hassun­gâhı, muhakkıkîn-i asfiyanın düsturla­rıyla hudut­ları ta­ayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir.» (Lem’alar sh: 75)
    3- «Ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinn­înin mez­kûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kale­sine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâ­meti bul.» (Lem’alar sh: 78)
    4- «Ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare in­san! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtima­iyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istika­met-i nazar ve selâmet-i kalb is­tersen, muhkemât‑ı Kur’âniyenin mizan­larıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâ­tırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima reh­ber yap. Ve Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm de, Cenâb-ı Hakka ilticada bulun.» (Lem’alar sh: 89)
    5- «Bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tut­mak ve usulüddin ulemasının düstur­la­rını kendine ölçü itti­haz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbanî gibi mu­hakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek ge­rektir. Ve daima nefsini itham etmektir.» (Mektubat sh: 447)
    6- «Ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini, cüz-ü ihtiyar­înin eline vermiştir. O cüz-ü ihti­yarînin yuları da, şeriatın, yani delâil-i nakliyenin eline verilmiştir.» (İşarat-ül İ’caz sh: 173)
    7-Evet, «Mâlikinin izni olmaksızın Onun mül­küne el uzatma. Binaenaleyh, gafletle, kendi hesabına bir iş yaptı­ğın zaman, had­dini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap—fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şar­tıyla. İzin ve meşîetini de şe­riatından öğrenir­sin.» (Mesnevi-i Nuriye sh: 82)
    8- «Hâdisât-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risaletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle de­ğil, fakat herhalde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet‑i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisâtın fetva­larıyla onlar terk edilmez.» (Kastamonu Lâhikası sh: 77)

  6. #6
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    ZARURİYATTA İCTİHAD OLAMAZ
    1- «Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç ta­sarruf edilmez ve karışamaz: Kur’ân’ın ve ha­dis-i kudsînin muhkematı gibi(Şualar sh: 579)
    2- «Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara gi­remez çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedir­ler.» (Sözler sh: 480)
    3- «O kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehi­dînlerle iş bitmi­yor. Onların omuzlarındaki, yalnız na­zariyât-ı di­niyedir. Halbuki, bu kısım ehl‑i dalâlet, zaru­riyât-ı dini­yeyi terk ve tağyir etmek isti­yorlar. “Onlardan daha iyi­yiz” deseler, meseleleri tamam ol­muyor. Çünkü, müçte­hidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferru­âta karışabilir­ler. Halbuki, bu mezhepsiz ehl-i dalâlet, zaruri­yât‑ı di­niyede dahi fikir­le­rini karıştırmak ve kabil-i tebdil olma­yan mesâili teb­dil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek iste­dik­lerinden, elbette, zaruriyât-ı diniyenin ha­meleleri ve di­rekleri olan Sahâbelere ilişecekler.» (Sözler sh: 496)
    4- «Din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı oldu­ğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferru­atını ve sair ah­kâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o ge­tiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, fü­ruat‑ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki ka­labilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib‑i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.
    Mezâhibin ihtilâfı ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği na­zarî düs­turların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zaruriyât-ı di­niye” denilen ve kabil-i tevil olmayan ve “muhkemat” de­nilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve me­dar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını din­den çıkarıyor, [3] ka­ide­sine dahil oluyor.» (Mektubat sh: 435)
    5- «S – Kur’ân, zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilâf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı birbirine muhalif­tir.
    C – Azizim! Kur’ân’ın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemil­dir.
    Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.İkincisi: Allah’ca mu­rad olan mânâ, haktır.Üçüncüsü: Mânâ-yı murad, bu­dur.
    Eğer Kur’ân’ın o kelâmı, başka bir mânâya ihti­mali olmayan muhkemattan olursa veya Kur’ân’ın başka bir yerinde beyan edilmişse, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür.» (İşarat-ül İ’caz sh: 66

  7. #7
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    ZAHİR-İ ŞERİATA MUHALEFET EDİLEMEZ
    1- « sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bil­dirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî ha­lini bilmedikleri için, haksız olarak mü­bareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynin­deki mu­harebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i ha­kikat birbi­rini inkâr etmekle makamlarından sukut et­mezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muha­lif ve ha­tâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola(Kastamonu L. sh: 195)
    2- «İnsanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez o lâtife hâ­kim olduğu vakit, tekâlif-i şer’iyeye muhale­fe­tiyle mes’ul tutulmaz. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da gir­mez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez o lâ­tife, kalbi ve aklı dinle­mez. Elbette, o lâtife bir insanda hâkim ol­duğu za­man—fakat o zamana mahsus olarak—o zat, şeriata mu­halefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayı­lır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i imanîye karşı bir in­kâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa, o hale mağlûp olup—neûzü billâh—o hakaik-i muhkemeye karşı in­kâr ve tek­zibi işmam edecek bir vaziyet, alâ­met-i sukuttur.» (M. sh: 452)
    3- «Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fer­man etmiş: [4] Yani, [5] sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icad­larla o düsturları be­ğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâ­let­tir, ateştir.
    Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâ­cip­tir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâ­tıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir ci­hette tebeddül et­mez.» (Lem’alar sh: 53)
    SARİH BEYANLARIN HÜKÜMLERİNDE TE’VİL YAPILAMAZ

    1- «Halk-ı şer, şer değil belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vü­cudu çok hayırlı neti­celere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hük­müne geçer...
    ...Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, “Halk-ı şer, şerdir ve çirkinin icadı çirkindir” diye, Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imani­yeyi tevil etmişler.» (Lem’alar sh: 76)
    2- «Kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmala­rını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sı­ğıştır­mamak ve tevile sap­mak, Kur’ân’ın ve edyân-ı se­mâvi­yenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsiz­liktir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)
    2.1- «Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrî­liğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gi­diyor. Bazı ha­kaik-i İslâmiyeyi yanlış tevil­lerle tahrif ediyor.» (L. sh: 274)
    2.2- «Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, o derece cismanî lez­zetleri sa­rih bir surette beyan eder ki, başka tevillerle mânâ-yı zâhirîyi kabul etmemek imkân hari­cindedir(Şualar sh: 229)
    3- «Ey insafsız hey’et! Eğer her asırda üç yüz elli mil­yonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saadetle­rinin programı ve dün­yevî ve uhrevî hayatın mukad­des hazi­nesi olan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın te­settür ve irsiyet ve teaddüd-ü zevcat ve zikrul­lah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i di­ni­yenin muha­fazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sa­rih çok âyât-ı Kur’âniyeyi inkâr et­mek ve bütün İslâm müç­tehidlerini ve umum şeyhü­lislâm­ları suçlu yapmak..»r. (Şualar sh: 432)
    4- «Sarahat-ı Kur’aniye te’vil kaldırmaz.» (O.L. sh: 125)
    4.1- «Ey aklı nakl üzerine tercih eden müte­felsif, bil ki! Sen kendi felsefî aklınla nakli tevil edi­yor, belki de tah­rif ediyorsun. Öyledir, zira gururdan ve fel­sefiyatta tegal­guldan tefessüh etmiş olan aklın ona dar gelir.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 191, Tercüme: A. Badıllı)
    4.2- «Risale-i Nur’un mesleği, sair tarikatlar, mes­lek­ler gibi mağlûp olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri imana getirmesi, pek çok hâdisâtın şe­hade­tiyle, bu asırda bir mucize-i mâneviye-i Kur’âniye oldu­ğunu ispat eder. O dairenin hari­cinde, ekseri­yetle, bu memlekette, bu hususî ve cüz’î ve yal­nız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid’alara müsamaha suretinde ve te’vilât ile bir nevi tah­rifat içinde hizmet-i diniye tam olamaz diye, hâdisat bize kanaat vermiş.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 63)
    5- «Hazret-i Ali radiyallahu anhü’nün Kaside-i Ercûze ve Celcelûtiyesindeki şiddetli alâkadarlığını murad et­tiği bir Varis-i Nebi ve Mukavvi-i Din ve Hâmil-i İsm-i Âzam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğu. Çünkü, bütün dünya meydandadır ve bütün nida­ları işitiyoruz ekse­riya hare­ketleri görüyoruz ki hak ve hakikatte ya­nılma­yan ve Kur’ân’ın hukukunu emrolunduğu gibi te­’­vilsiz muha­fazaya çalışan “Risale‑i Nur’dur” diye şek ve şüphesiz olarak Hazret-i Ali ra­diyallahu Anhü’nün muhatabı o ol­du­ğunu kat’i ispat eder.» (Lem’alar sh: 449)
    6- «Hazret-i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesi­nin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbi­rine karış­masıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın ha­ber verdiği gibi sonra in­kişaf eden yetmiş üç fırka ef­kâ­rının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâ­disâtın zu­huru zamanında, Hazret-i Ali gibi hariku­lâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hür­metli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabil­sin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, “BenKur’ân’ın ten­zili için harb ettim. Sen de tevili için harb ede­ceksin.”[6]» (M: 99)

  8. #8
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    NAKLÎ DELİLLERE TESLİMİYET ESASTIR
    1- «Mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat der­ler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra ha­sen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükelle­fin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder.» (Sözler sh: 276)
    2- «Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaatin mez­he­binde bir­şeyin şer’an çirkinliği, pisliği, nehy-i İlâhî se­bebiyledir.» (Mektubat sh: 39)
    3- « Yahut, acaba akıllarına gü­ve­nen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize yeter” deyip sana ittibâdan istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana it­tibâı emreder. Çünkü bütün dedi­ğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.» (Sözler sh: 386)
    4- « Veyahut, aklı hâkim yapan müte­hakkim Mutezile gibi, kendilerini Hâlıkın işlerine rakîb ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâli mes’ul tut­mak mı istiyor­lar? Sakın fü­tur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından birşey çık­maz. Sen de aldırma.» (Sözler sh: 387)
    5- « Veyahut, gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîler gibi ve umur-u gaybiyeye dair tah­minlerini yakîn tahay­yül eden akılfuruşlar gibi, senin gaybî haberle­rini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyleyse, vahye mazhar resullerden başka kimseye açıl­ma­yan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olma­yan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat ala­rak yazıyorlar hülyasında bulu­nuyorlar. Böyle haddin­den hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfu­ruşların tekzipleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda se­nin hakikatle­rin onların hülyalarını zirüzeber edecek.» (Sözler sh: 388)
    6- «Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tıl­sım-ı kâ­inatı fethedip ve hilkat‑i âlemin muammâ­sını açan beyanat-ı kev­niyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mü­himmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz da­lâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâ­ilin en kü­çüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur.
    Hem Kur’ân gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve o ha­kaik-ı kevni­yeyi beyandan sonra ve safayı kalb ve tez­kiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatın­dan ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü “Sadakte” deyip o hakaikı kabul eder, Kur’ân’a “Bârekâllah” der.» (Sözler sh: 406)
    7- «Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarına ve sün­ne­tin miza­nıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına iti­mad eden mutasavvıfî­nin kitaplarını teemmül eden, bu hük­mümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur’âniyenin cin­sinden ve Kur’ân’ın der­sinden aldık­ları halde—çünkü Kur’ân değiller—böyle nâkıs geli­yor.» (Sözler sh: 440)
    8- «Bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî er­kân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin her­birisini kasten ve cidden ve sa­adet-i dâ­reyni temin eden bütün düsturları görür, gös­terir. Muvazenesini muhafaza edip, tenasü­bünü idame edip, o hakaikın heyet-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur’ân’ın bir i’câz‑ı mâ­nevîsi neş’et eder.
    İşte şu sırr-ı azîmdendir ki, ulema-i ilm-i kelâm, Kur’ân’ın şakirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cilt olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yaz­dıkları halde, Mutezile gibi aklı nakle tercih ettik­leri için, Kur’ân’ın on âyeti kadar vuzuhla ifade ve ka­t’î ispat ve ciddî ikna ede­memişler. Adeta onlar, uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin niha­yetine kadar silsile-i esbabla gidip orada silsileyi keser, sonra âb-ı hayat hük­münde olan marifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü’l-Vücudu ispat eder­ler.
    Âyet-i kerime ise, herbirisi birer asâ-yı Mûsâ gibi, her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıt­tırır. Kur’ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre risalesinde ve sair Sözlerde şu hakikat fi­ilen ispat edilmiş ve göstermişiz.
    İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umura gidip, sün­net-i seniy­yeye ittibâ etmeyerek, meşhudatına itimad ederek yarı yol­dan dönen ve bir cemaatin riyasetine geçip bir fırka teşkil eden firak-ı dâllenin bütün imamları, ha­kaikın tenasübünü, mu­vazene­sini muha­faza edemediğin­dendir ki, böyle bid’aya, da­lâ­lete dü­şüp bir cemaat-i be­şeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün acz­leri, âyât-ı Kur’âniyenin i’câzını gösterir.» (Sözler sh: 441)
    9- «Bütün mucizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mucizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir ve o nisbetin zu­huruyla herbir kelimesi bir mu­cize olur. Çünkü, o vakit birtek kelime, bir çekirdek gibi, bir şecere-i hakaikı mânen tazammun edebilir. Hem mer­kez-i kalb gibi, hakikat-i uzmânın bü­tün âzâ­sına münasebettar olabilir. Hem bir ilm-i muhite ve nihayetsiz bir iradeye isti­nad ettiği için, huru­fuyla, heyetiyle, vaziyetiyle, mevki­iyle hadsiz eşyaya bakabi­lir. İşte, şu sırdandır ki, ulema-i ilm-i huruf, Kur’ân’ın bir harfinden bir sayfa kadar esrar bul­duklarını iddia ederler ve dâvâlarını o fennin ehline is­pat ediyorlar.» (Sözler sh: 443)
    10- «İslâmiyetin dairesine Selef-i Sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin imti­sali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemaldir ve tekem­müldür. Yoksa, za­ruriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi ha­yat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i mad­diye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boy­nun­daki şer’î zinci­rini çıkarmaya vesiledir...
    Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını arziye ya­par, se­mâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâ­viyedir ve içtihadât-ı şer’iye dahi, onun ah­kâm-ı mesturesini iz­har ettiğin­den, semâviye­dirler.
    Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrı­dır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir icaba, icada me­dar değildir. İllet ise, vücuduna medardır...
    Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dün­ye­viyeye ba­kıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uh­reviyeye bakar ikinci derecede, âhirete vesile olmak do­layısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın na­zarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyleyse şe­riat n----- iç­tihad edemez.» (Sözler sh: 482)
    11- «Şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, he­vesîdir, felsefîdir semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, se­mâvat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâ­dâtına müdahale ve o Hâlıkın izn-i mâ­nevîsi ol­mazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.» (Sözler sh: 483)
    12- «Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edeme­diği gibi, o kı­sım ehl-i keşif ve şuhud dahi rüyetlerini o halde iken kendileri ta­bir edemezler. Onları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet mu­hakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya mak----- çıktık­ları zaman, kitap ve sünnetin ir­şa­dıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmiş­ler.» (Mektubat sh: 81)
    13- «Şu meseleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhud, de­rece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şuhu­duna istinad eden bir kısım ehl‑i velâye­tin ihatasız keş­fiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikî­nin, şuhuda değil, Kur’ân’a ve vahye, gaybî fakat daha sâfi, iha­talı, doğru hakaik-i imaniyelerine dair ahkâm­larına yetişmez.
    Demek, bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve mü­şahe­datın mizanı, Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri, Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsi­yeleri ve asfiya-i mu­hakkikînin kavânin-i had­siyeleridir.» (Mektubat sh: 83)
    14- «Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalış­tığı bir za­manda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gu­rurun­dan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kal­bim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan se­râya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
    İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin mesele­leri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıble­nâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde bi­rer düğme hük­münde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok taz­yikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vazi­yette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vazi­yete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bü­tün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimi­yetle, tereddütlerden ve vesve­seler­den, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişe­lerden kurtulu­yordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakı­yordum, tazyi­kat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol ay­dın­laşıyor, selâ­metli yol görünüyor, yük hafifleşi­yor, tazyikat kalkı­yor gibi bir hâlet hissediyor­dum. İşte o za­manlarımda İmam‑ı Rabbanînin hük­münü bilmüşahede tasdik ettim.» (Lem’alar sh: 50)
    İşte birkaç kısa nümuneler olarak nakledilen yuka­rı­daki ifade ve beyan­larda sarahaten görülüyor ki, dinde, te­’­vil kaldır­maz ve bağlayıcı bazı hüküm ve düs­turlar ve mu­karrer kaideler, muhkemat ve esaslar var­dır. Bunlara iman ve teslimiyet şart ve zaruridir. Aksi halde şerî’at daire­sinden çıkmak tehlikesi do­ğar. Teferruat sayılan hükümler ise bu esaslara ters düşe­mez.
    İşte bu gibi esaslarda bütün müslümanların itti­fakı mecburî olduğundan bu esaslar sağlam bir İslâm birliğini tahakkuk ettirir.
    Dinî cemaatlerde sözü geçerli olan şahıslar, bu gibi esasları ve bu esas­larda birleşmenin zaruret ve el­zemiye­tini tekraren be­yan ve telkin etmeleri icab eder.
    Dinî cemaatler de aynı kaide ile, yani meşru mes­lek esas­larında ittifak etmeyi esas almalıdırlar. Çünkü başka meşru bir ittifak yolu yoktur.
    Esaslara muhalefet edenlerle hak ve şer’i mânâda it­ti­fak et­mek ve hizmet beraberliğinde olmak, aynı ha­tayı des­teklemekle aynı suça ortak olmayı netice verdi­ğinden ittifak edilemez.
    Ezcümle: Hazreti Üstad Bediüzzaman, Eğirdir Müftüsüne yazdığı (Son İhtar) yazısında diyor ki:
    15- «Zatınız, herkesten ziyade hizmetimize taraf­tar ve hara­retle himayetkâr olmak lâzım gelirken, ma­atte­es­süf, meçhul se­bep­lerle, aksimize tarafgirâne ve bize karşı soğukça rakîbane bak­tığı­nızdan, oğlunuzu bu köyde yer­leştirip ona dost-ahbap buldur­mak için çalıştı­nız. Neticesinde, burada öyle bir vaziyet hasıl olmuş ki, mahi­yetini düşündükçe senin bedeline ruhum titriyor. Çünkü, Es-sebebü ke’l-fâil kaidesince, bu vaziyetten ge­len günah­lardan, seyyi­attan siz mes’ulsünüz.
    Zehire tiryak namı vermekle tiryak olmadığı gibi, zendeka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir heyetin vaziye­tine, ne nam verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübarekler Yurdu denilsin, ne de­nilirse denilsin, o mânâ değiş­mez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüt Mahfeli gibi isim ve ünvan­larla bulunan heyetler, başka şekillerde zararsız bir surette bulunabilirler...
    ...İşte, sizin ilminize ve makam-ı içtimaînize ve men­sab-ı fet­vanıza ve bu havalideki nüfuzunuza ve evlât hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvikkâ­râne mu­avenetinize istinad ederek, bu­rada hem beni, hem seni pek ciddî alâkadar edecek bir vaziyet vü­cuda geli­yor.
    Ben kendim burada muvakkatım ıslahına da mü­kel­lef deği­lim belki bir derece mesuliyetten kurtulabili­rim. Fakat zatınız hem sebep, hem nokta-i istinad oldu­ğunuz­dan, o vaziyetten gelen müt­hiş meyveler defter-i a’mâli­nize geçmemek için, herşeyden evvel bu vaziyeti ıslah etmelisiniz. Veyahut oğlunu buradan çek. O da­imî senin mânevî zararına günah işleyecek tezgâhı tebdil etmeye ça­lış.» (Barla Lâhikası sh: 196)

  9. #9
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Aynı mesele ile alâkadar diğer birkaç kısa nümu­neler de şöyledir:
    16- «Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın ha­rekâ­tına fiilen veya iltiza­men veya iltihaken taraftar olma­sıyla mâ­nen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebe­biyet ve­rir.» (Sözler sh: 172)
    17- «Bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.» (Şualar sh: 202)
    18- «Zulme rıza zulümdür taraftar olsa, zâlim olur.
    Meyletse [7] âyetine maz­har olur.» (Kastamonu Lâhikası sh: 207)
    19- «İKİNCİ NOKTA
    âyet-i kerimesi ferma­nıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.» (Mektubat sh: 361)
    20- «Küfre rıza küfür olduğu gibi dalâlete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalâlettir.» (Em.L.-ll sh: 175)
    21- «Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderun­luğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi ve bir tek ha­seneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi ta­raftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseri­yetin hatâsına terettüp eden musibet-i âm­menin de­va­mına ve idamesine, belki teşdidine ka­der-i İlâhiyeye fetva verirler “Biz buna müstehakız” derler.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)
    Bunlar gibi hayli ifade ve beyanlar açıkça göste­riyor ki, şe­r’î kaidelere muhalif düşen faaliyetlerde bu­lunanlarla beraberlik veya taraftarlık yapılamıyor.
    Keza iyi niyetli dinî cemaatlerle ittifak için, şer­’iatın yasak­ladığını yasak, serbest bıraktıklarını serbest görüp, ona göre hareket etmeyi­­ ifade eden “hürriyet-i şer­’iye” ile beraber, anar­şiye kapı açan menfî hareket­leri terketmeyi şart koşan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
    22- «Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden ce­ma­atlerin iki şartla umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.
    Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve âsâyişi muha­faza etmektir.
    İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet ver­meye çalış­mamak birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet olan cemiyet-i ulemâya havale etmektir.» (Hutbe-i Şamiye sh: 98)
    Yani, çözüm isteyen teferruat meselelerindeki ih­tila­fın, usul-i şeri’ata ve şeri’atın temel kitablarına is­tinaden halledilmesini is­ter. Aksi halde meşru ittifa­kın sağ­lana­mıyacağını bildirir.
    Şimdi bu umumî esaslardan sonra Risale-i Nur’un meslekî esaslarının ehemmiyetli bir kısmını, Külliyatın hü­küm ifade eden beyanlarından sarih olan­ların tesbitine ge­çiyoruz.

  10. #10
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    İhlâsın Tarifi:
    1- «İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.» (Lem’alar sh: 133)
    2- «İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan iba­detin yal­nız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gös­terilse, o ibadet bâ­tıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.» (İşarat-ül İ’caz sh: 85)
    3- Kur’an (2: 22) ayetinde geçen « kelimesi... iba­detin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve iba­de­tin mahzan vesile ol­mayıp maksud‑u bizzat oldu­ğuna ve ibadetin se­vap ve ikab için yapılmaması lüzu­muna işarettir.» (İşarat-ül İ’caz sh: 99)
    İhlâs hakkındaki mezkûr tarife göre yapılan bir ha­re­ketin ibadet ve hiz­metin makbul olması için önce dinde emir veya tav­siye edil­miş ol­ması şarttır. O halde kişi, kendi düşünce ve tema­yülü ile bir hizmet, bir hareket yapıyorsa, mez­kûr İhlâs tari­fine girmez. Evet, yapılan hizmetin ki­tabta yeri olmadığı halde İhlâstan dem vurmak, aldanmak veya aldatmaktır. Yapılan bir işin emredi­lip emredilmediği de ancak kitabtan öğrenilir.
    4- Evet, «Gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın za­man, had­dini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap—fakat izin ve meşiet ve emri da­iresinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şeriatından öğrenirsin.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 82)
    Kezalik Kur’anda bizzat Resulullaha (a.s.m.) ve do­layı­siyle de bütün üm­mete (emrolunduğu gibi hareket etmeyi) kat’i bir tarzda beyan eden şu ayette Peygamberimiz (a.s.m.):
    5- «[8] emrini tamamıyla imtisal et­tiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvâlinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor.» (Lem’alar sh: 60)
    Hem, Resulullaha (a.s.m.) ittibaen bu emrin imtisa­linde, bu fitne asrında mânen vazifeli olan Üstad Bediüzzaman, bu istika­meti Risale-i Nura atfederek di­yor ki:
    6- «On dördüncü asırda Kur’ân’dan iktibas edip, is­ti­kametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gös­te­recek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil edi­yor.
    Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işa­ret ediyor. Halbuki, o asırda şahsen istikamette müm­taz bir hususiyet kesb etmek çok uzaktır. Demek, şahsî isti­kamet değil. Öyleyse, o adamın teşebbü­süyle neş­redilen esrar-ı Kur’âniye, o asırda isti­kamette imtiyaz kesb ede­cek. O adam şahsen gayr-ı müsta­kim olduğu halde, müs­takimler içine ithali, o imtiyaza remzeder.» (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 163)
    Demek İhlâs, kitabın sarih hükümlerine teslimi­yeti ik­tiza eder ve o zaman yapılan hareket ibadet olur ve ibadet hakikatini kazanır.
    7- Evet «Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değ­mez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer mü­reccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetine izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola­rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesîri n----- kabul etmek gü­zeldir ki, [9] buna işarettir. Said» (Barla Lâhikası sh: 78)
    İhlâs Esastır:
    8- «Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esası olan ihlâs ve rıza-yı İlâhî cihetinde, Kur’ân-ı Hakîmin ders verdiği ah­kâm ve hakaik-i kudsiyeye dair harekât ve a’mâl ondan sudur etse, lisan-ı hali mânen âyât-ı Kur’âniyeyi okusa, o vakit mânen âlem-i İslâmın herbir ferdinin vird-i zebânı olan
    duasında dahil olup hissedar olur ve umumuyla uhuvvetkârâne alâkadar olur.» (Mektubat sh: 413)
    9- «Faraza hubb-u cahı kalbinden çıkarmazsa, fa­kat ihlâsı ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmak ve hubb-u cahı hedef ittihaz et­memek şartıyla, bir nevi meşru makam-ı mâ­nevî, hem muhte­şem bir makam kazanır ki, o hubb-u cah damarını kemâliyle tat­min eder.» (Mektubat sh: 414)
    10- «Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mü­him esası, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî şirkler­den halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda geze­mez.» (Mektubat sh: 450)

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Tesettür Teferrüat mıdır? eSASAT mıdır?
    By yozgati in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 08.11.16, 12:41
  2. From the Mesnevi-i Nuriye
    By Ehl-i telvin in forum In All Respects of Islam
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09.10.16, 21:49
  3. Mesnevi-i Nuriye / Zühre
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 09.02.15, 15:33
  4. Mesnevi-i Nuriye DERSLERİ...1.
    By YİĞİDO in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 14.11.11, 15:34
  5. Mesnevi-i Nuriye'den...
    By yuksek-Sadakat in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.12.06, 23:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0