GAZETECİLERİMİZİN GÖZ YAŞARTAN DİN KÜLTÜRÜ

Atalarımız, “Kişi bilmediği şeyin düşmanıdır” demişler.


Bilmemek, insanı her zaman “düşman” yapmaz; bazen de “komik ve gülünç” yapar.

Bizde en az bilinip de hakkında en çok ahkam kesilen konuların başında “din” gelir.



Elifi görse mertek sanacak kadar cahil biri, “Benim babaannem de başörtülüydü” demenin kendisine büyük bir ahkam kesme yetkisi bahşettiğini sanmanın heyecanıyla lafa bir başladı mı; Allah! Artık kim tutar onu?

“Türkçe ezan” diye başlar, “baş açık ibadet” diye sürdürür.

Derken bir yolunu bulup “Dinde reform şart” muhabbetlerine dalarak “Düşünüyorum da; Kiliselerdeki gibi ayakkabı çıkarmadan masalara oturup, secde etmeden namaz kılsak, daha çağdaş bir şekilde ibadet etmiş olmaz mıyız” şeklinde anlamlı bir soru sorar.
Oradan da bir bakmışsınız, “Aslında çağdaş insanlardan bir heyet toplanıp Kur’an’ın bu çağa uygun çağdaş bir yorumunu yapmalıdır” diyerek yepyeni bir dala zıplamış.

Böyle olunca da her geçen gün yeni bir komiklikle karşılaşmak mukadder oluyor tabii.
Nitekim bu ülkede “Kur’an’da yer alan bir hadiste şöyle denilmiştir” diyene de çok rastlamışızdır, “Bu yıl Hac, Kurban Bayramı’na denk geldi” diyene de!

Kitap tercümesi yaparken “Minareye çıkıp ezan okudu” diyecek yerde, “Kuleye çıkıp şarkı söyledi” diyene de rastlanmıştır, güya İsmet Paşa’yı övmek için, “Milli şef din istismarından o kadar kaçınırdı ki, Cuma namazını bile evinde kılardı” diyene de!

Kutlu Doğum Haftası nedeniyle yapılan bir röportajda sorulan, “Peygamberimiz’in zamanında yaşayıp onu görebilmeyi en çok ne için isterdiniz” sorusuna “Onun mübarek sesinden Mevlit dinlemek için!” cevabını vereni de duymuşuzdur, “Gerçek müslüman ekmeğe basarak raftaki Kur’an’a değil, (haşa) Kur’an’a basarak raftaki ekmeğe uzanır” gibisinden sözde derin alimlik satan devlet büyüklerimizi de!

İftar vakitlerinde trafiğin sıkışmasından bunalan radyo diceylerinin “Buradan Diyanet’e seslenmek istiyorum; bütün problem, herkesin aynı anda iftar etmek istemesinden doğuyor. Diyanet semt ve mahallelere göre bir iftar ayarlaması yapsa büyük sevaba girer!” şeklindeki özlü taleplerine de tanık olmuşuzdur, televizyonlarda birçok ünlü sanatçımızın “Çok dindarımdır; asla merdiven altından geçmem, Salı günleri çamaşır yıkamam, haftalık tarot falımı asla ihmal etmem, ‘mismilla’ demeden arabaya binmem” gibisinden övünmelerine de!

Hele hele medyamızın bu konudaki hali hem son derece acınası, hem de gülünçtür.
Misal dünkü Sabah manşetinde şöyle diyor:

Diyanet’ten camilerde reform. Sandalyeli namaz dönemi. Diyanet yayınladığı genelgede şöyle diyor: Rahatsızlığı sebebiyle yere oturarak namaz kılamayanlar için camilerde sandalye üzerinde namaz kılmak isteyenlere belli yerler ayrılacaktır.”

Sabahçılar bunu “dinde reform” sandıkları için fazlasıyla heyecanlanmışlar ama bu zaten bilinen bir şey. Acaba yere oturamayanlar bu zamana kadar başka türlü mü namaz kılıyordu? Ya da Sabahçılara göre Diyanet, bu zamana kadar özürlü vatandaşlarımıza “Ya yerde kılarsınız ya da gözümüze görünmeyin” mi diyordu?

Sabah haberinde “Sandalye uygulaması 100 yıldır tartışılıyor ama ‘camiler kiliselere dönüyor’ itirazlarından dolayı yürürlüğe konulamamıştı” demeyi de ihmal etmiyor.

Doğrudur zaman zaman “kilise gibi cami” önerenler, camilere sıralar yerleştirilmesini isteyenler olmuştur ama özürlü insana sandalye verilmesinin bununla hiçbir alakası yok ki!

Hatırlarsanız, Ramazanın başında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, unutarak su içince Akşam’daki arkadaşlar da şöyle bir haber yapmışlardı:

Oruçlu olduğunu unutarak su içen Gül, daha sonra Diyanet’ten gelen, ‘Unutarak bir şey yemek içmek orucu bozmaz’ açıklaması üzerine rahatladı.”

Gördünüz mü; panik olan Gül, açıklamayla rahatlamışmış.

Yani gören de Gül, hayatında ilk defa oruç tutuyor sanacak!

Arkadaşlarımız, kendileri din konusunda hiçbir malumat sahibi değil ya, herkesi de öyle sanıyorlar!

Yine bir süre önce bir başka gazetemizde yer alan bir haber de aynen şöyleydi:

Sosyetede Umreye talep çok fazla. Umre dönüşünde Hac’daki gibi içki içmeme, açık gezmeme vb yasaklar olmadığı için sosyete daha çok Umre’yi tercih ediyor.”

Başka söze ne hacet; İsmet Berkan bir yazısında özeleştiri yapmış, “Biz gazeteciler, plazalarımızda oruç tutan birini görürsek ona başka gezegenden gelmiş gibi bakıyoruz. Bu kadar da yabancılaşma ayıp oluyor” demişti.

Bakın arkadaşlar; biliyoruz ki, bu taraklarda beziniz yok.

Din sizin nezdinizde, sıradan yurttaşlara has “bir şey.”

Olabilir, ama madem her fırsatta “din ve toplumsal yaşam, din ve laiklik ilişkisi, din ve kamusal alan” falan diyerek ahkam kesmekten geri durmuyor, dine dair haberler yapıyorsunuz; insan birazcık bir şeyler okur yahu.

Ayda bir 15 dakikalığına Yaşar Nuri veya Zekeriya Beyaz hocamıza gitseniz de olur.
Valla ayıp oluyor. Dahası gülünç oluyorsunuz.

Gerçi bu öneriyi yapmakla bir anlamda bindiğim dalı kesip “kendimi eğlendirme hakkımdan” feragat etmiş oluyorum ama olsun.

Meslektaşlar için, pişmemiş tavuk bile yenir!



M. EMİN KAZCI