+ Konu Cevaplama Paneli
3. Sayfa - Toplam 6 Sayfa var BirinciBirinci 1 2 3 4 5 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 21 ile 30 ve 52
Like Tree2Beğeni

Konu: Matrix Filmi ve Kader Konusu

  1. #21
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    Alıntı alanyali Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bunun için kendisine şeyhüs-sekaleyn(insanların ve cinlerin şeyhi) denmiştir..
    Peygamber efendimizede (sav) Rasul-üs sakaleyn deniliyordu değil mi?
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  2. #22
    Ehil Üye alanyali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Alanya
    Mesajlar
    2.491

    Standart

    Alıntı HASAN- Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Peygamber efendimizede (sav) Rasul-üs sakaleyn deniliyordu değil mi?
    evet kardeşim..Yani insanlara ve cinlere resul olarak gönderilmiş..


    cehennem ağzını açmış, bekliyor; cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor.

  3. #23
    Gayyur gülevurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Mesajlar
    66

    Standart

    bu filmin anlatmak istediği şeyi tam ifadesi olmasada bi arkadaşım söylemişti.İlgimi çekmişti paylaşım için teşekkürler
    "Biz size ilişmiyoruz.Sizde bize ilişmeyiniz.Biz ehl-i İmanla kardeşiz."
    .............................................

  4. #24
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Nusaybin cinleri ile ilgili bir konu: Başlığı "Peygamberimiz ve Cinler"

    Alıntılar:


    DarulHikme
    May 13 2006, 08:47 AM

    ALINTI(serkanasm @ May 13 2006, 03:44 AM)

    Merhaba arkadaslar
    Benim bdiğim kadarıyla ,yanlışsa uyarın lütfen, peygamberimiz tüm insanların ve cinlerin peygamberi.Fakat cinlerle olan ilişkisi konusunda neredeyse hiç bişey duymadım yani onların boyutlarına (yada herneyse) geçip mi onlara anlattı yada onlar onun yanına insan kılığında mı geldi?Onlarla olan ilişkis nasıldı ümmete musluman cinler de dahil mi?Nasıl burda bi hayat yasadı ise o boyutta da ayrı bi hayat mı yasadı?

    Saygılar...



    Benim bildiğim kadarıyla ,yanlışsa uyarın lütfen, peygamberimiz tüm insanların ve cinlerin peygamberi.

    Bu söyleminiz doğrudur. Peygamberimiz s.a.v efendimiz kendisinden sonra yaşayan ve akıl nimetiyle nimetlenmiş herkesin peygamberidir. Alimler ümmet-i iki gruba ayırmışlardır ; Ümmet-i Davet ve Ümmet-i icabet.. Davet üzere olan, yani islamı kabul etmemiş, islam’ın ulaşmadığı kişiler ümmet-i davettir. Bu davete, icabet edenler ise ümmet’i icabet yani Müminlerdir. Bu kısa girişten sonra size, sorduğunuz soruyla alakalı birkaç rivayeti aktarmakla yetineceğiz.

    Ahkaf suresi 29 Ey Muhammed, bir zaman Kur'ani dinleyecek bir cin taifesini sana yöneltmiştik. Kur'anın okunuşunda hazır bulununca, birbirlerine: "Susun dinleyin." dediler. Okuma bitince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

    Âyet-i kerimede, cinlerin Resulullaha yöneldikleri, ondan Kur'an dinledikleri, Resulullahın, Kur'an okumayı bitirmesinden sonra da dönüp kavimlerine gittikleri ve onları uyardıkları beyan edilmektedir.


    Abdullah b. Mes'ud diyor ki:

    "Cin gecesinde Resulullah bana dedi ki: "Mataranda ne var?" Dedim ki: "Hurmasuyu." Resulullah: "Güzel hurma, temiz su." dedi
    (Ebu Davud, K.et-Taharet, bab: 42, Hadis no: 84 /Tirmizî, K.et-Taharet, bab: 65, Hadis no: 8)

    Diğer bir rivayette ise Abdullah b. Mes'ud şöyle diyor:

    "Biz, birgün Resulullahın bazı sahabileriyle birlikte Mekke'de bulunuyorduk. Resulullah, "Sizden biriniz kalkıp benimle gelsin. Fakat kalbinde zerre kadar aldatma hissi taşıyan benimle gelmesin." dedi. Ben kalkıp gittim. İçinde su bulunduğunu zannederek mataramı da aldım. Resulullah ile beraber çıkıp gittik. Mekke'nin üst tarafına varınca orada bir araya toplanmış karaltılar gönlüm. Resulullah yere bir çizgi çizdi. Sonra bana: "Ben gelinceye kadar burada ayakta bekle." dedi. Ben orada ayakta durdum. Resulullah (s.a.v.) ise yürüyüp gitti. O karaltıların, Resuîullahın üzerine tırmandıklarını gördüm. Resulullah onlarla gece boyunca sohbet etti. Şafak vakti benim yanıma geldi ve bana: "Ey İbn-i Mes'ud, hâlâ ayakta mısın?" dedi. Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, sen bana, "Ben senin yanına gelinceye kadar ayakta dur." dememiş miydin?" Sonra Resulullah "Yanında abdest suyu var mı?" diye sordu. Ben de "Evet" dedim. Matarayı açtım bir de ne göreyim, hurma suyu. Dedim ki: "Ey Alalını Resulü vallahi ben matarayı aldığımda onun içindekinin su olduğunu sanarak almıştım. Halbuki o, hurma suyu imiş." Bunun üzerine Resulullah: "Güzel hurma suyu,temiz su." dedi. Ondan abdest aldı. Kalkıp namaz kılmaya başlayınca o gördüğüm karaltılardan iki kişi gelip ona: "Ey Allahın Resulü, namazımızda bize imamlık yapmanı istiyoruz." dediler. Resulullah o iki kimseyi arkasında saf tutturdu sonra bize namaz kıldırdı. Namaz bitince dedim ki: "Ey Allahın Resulü, bunlar kimdir?" Resulullah: "Bunlar, Nusaybin cinleridir. Bunlar, aralarında çıkan bazı anlaşmazlıklarda bana başvurmak için gelmişler. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek verdim." dedi. Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, senin yanında onlara yiyecek olarak vereceğin bir şey var mıydı?" Resulullah: "Ben onlara çöpleri yiyecek olarak verdim. Onların buldukları hayvan tersleri onlar için arpaya dönüşecek ve buldukları kemikler de etlere bürünmüş olacaktır." İşte Resulullah bu sırada hayvan pislikleriyle ve kemiklerle taharet yapılmasını yasaklamıştır.

    (Ahmed b. Manbel, Müsned, C.î, S.458-459)


    Verka diyor ki:"Zevbea" diye adlandirlana cin'in topluluğu, onunla birlikte Mekke'ye, Resulullah (s.a.v.)e geldiler. Resulullahın Kur'an okumasını işittiler. Sonra ayrılıp gittiler. İşte şu âyet-i kerime bunu izah etmektedir: "Ey Muhammed, bir zaman Kur'anı dinleyecek bir cin taifesini sana yöneltmiştik. Kur'anın okunuşunda hazır bulununca birbirlerine "Susun dinleyin" dediler. Okuma bitince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler."

    Mekke'ye gelen bu cinlerin sayısı dokuz idi. İçlerinde Zevbea da bulunuyordu. Dehhak da: "Ey Muhammed de ki: Bana şu vahyedildi. Cinlerden bir topluluk Kur'an okumamı dinlemiş ve şöyle demişler..." âyetinin, "Ey Muhammed, bir zaman Kur'anı dinleyecek bir cin taifesini sana yöneltmiştik.." âyetine işaret ettiğini söylemiş ve şöyle demiştir: İsa ile Muhammed'in arasında gökler konulmamıştı. Allah teala Muhammed (s.a.v.)i gönderince dünya göğü korunma altına alındı. Şeytanlar alevlerle kovuldu. Bunun üzerine İblis şöyle dedi: "Yeryüzünde yeni bir şey meydana geldi." Sonra cinlere emretti ve yeryüzünü tarayıp meydana gelen o şeyin haberini kendisine getirmelerini istedi. Cinlerden gönderdiği ilk topluluk, Yemen'deki Nusaybin cinleri idi. Bunlar cinlerin en şereflileri ve efendileriydi. İblis bunları Tihame'ye ve onun çevresinde bulunan Yemen diyarına gönderdi. O topluluk Uevam edip Mekke'ye iki günlük mesafede bulunan "Nahle" vadisine geldiler. Orada Resulullahı sabah namazını kılarken buldular. Onun Kur'an okuduğunu işittiler. Yanına varınca birbirlerine "Susun" dediler. Resulullah bunları ne gördü ne de hissetti. Ta ki Allah teala Resulullaha: "Ey Muhammed, de ki: Bana şu vahyedildi. Cinlerden bir topluluk Kur'an okumamı dinlemiş ve şöyle demişler.." âyetini indirdi.

    Cabir b. Abdullah diyor ki:

    "Resulullah birgün çıkıp sahabilerinin yanına gitti. Onlara, Rahman suresini başından sonuna kadar okudu. Onlar hiç ses çıkarmadılar. Bunun üzerine Rcsulullah: "Cinlerle karşılaştığım gece bu sureyi onlara okumuştum. Onlar sizden daha iyi karşılık veriyorlardı. Ben, her "O halde ey insanlar ve cinler, rabbi-nizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" âyetini okuduğumda onlar "Rabbi-miz, biz senin nimetlerinden Hiçbirini yalanlamıyoruz, sana hamdolsun." diyorlardı." buyurdu

    (Tirmizî, K.Tefsir el-Kur'an, Sure: 55, bab: 1, Hadis no: 3291
    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/91-92.)

    Konu hakkında aktardığımız birkaç rivayet,kafanızdaki soruların cevaplanması için inşaallah kifayet eder.
    Selam ve muhabbetle...dua buyrun



    serkanasm
    May 13 2006, 10:00 AM

    Tesekkur ederim

  5. #25
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Müslüman olan cinlerle ilgili alıntı:


    MÜSLÜMAN OLAN CİNLER By: büşranur Date: 05 December 2006, 22:56:45
    MÜSLÜMAN OLAN CİNLER
    [sakla]Zariyat suresi Ayet : 56 Sayfa : 524
    “ Biz, cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattık ”

    En'am suresi Ayet: 130 Sayfa: 145
    " Ey cin ve insan topluluğu, size içinizden ayetlerimizi, hak ve doğru olanı anlatan ve şu korkunç Mahşer gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan Peygamberler gelmedi mi ? "

    Bu Ayet-i Kerimelerden anlıyoruz ki, cinlerde insanlar gibi Allah'a ibadet etmekle mükelleftir.

    Cin suresi Ayet : 11 Sayfa : 573
    “ Bize gelince, iyilerimizde var, başka türlü olanlarımız da. Biz çeşitli yollara ayrıldık. “

    Bu ayetten anlaşılıyor ki, müslüman cinler de var, kafir cinler de. Müslüman cinler insanlar gibidir, cennete gireceklerdir. Kafir cinler de, kafir insanlar gibi cehenneme girecektir. Çünkü cinlerin de mükellefiyeti vardır.

    Araf Suresi Ayet: 179 Sayfa: 175
    " And olsun ki, biz ins ve cinden bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onlarla anlayamazlar. Gözleri vardır, onlarla göremezler. Kulakları vardır, onlarla işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hatta daha şaşkındırlar."

    Cin suresi Ayetler : 1 ve 2 Sayfa : 573
    “ Ey Resulum de ki, ‘ Bana vahy olundu. Cinlerden bir gurup, bir taife Kur’an dinlemişler de şöyle demişler, - Gerçekten biz hoş bir ses, hoş bir Kur’an dinledik.“ “ Öyle bir Kur’an ki, hidayete golüren, irşat eden, böylelikle biz O’na iman ettik. Rabbimize asla şirk koşmayacağız- dediler. ‘ “

    Bu ayetler cinlerin işitme ve düşünme kabiliyeti olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu ayetler cinlerin Kur’anı dinledikten sonra, orada bulunmayanlara Allah ve Resulıunun doğru yoluna girmeyi, O’nun izinden yürüyerek Allah’ın rahmetini kazanıp, azabından kurtuluşa erişmelerini tavsiye ettiklerini bildirmektedir.

    Cin suresi Ayet : 19 Sayfa : 574
    “ Peygamber namaza durduğu zaman cinler birbirlerini ezercesine Kur’an dinlemek için O’ nun etrafında toplanırlardı. “

    Hz. Resulullah ashabıyla UKAZ panayırına giderken ENNAHL vadisinde sabah namazını kıldırmış. Bir gurup cin namazda okunan Kur’anı dinlemişlerdi. Okunan Kur’anı dinleyen Yemen'de ki bir gurup Nusaybin cinleri idi. Sayılarının yedi kişi olduğu mütevatirdir. Orada bulunmayan arkadaşlarının, yandaşlarının yanlarına gittiklerinde aşağıdaki ayetlerden anlayacağımız şekilde, onları islama, Allah'a ve sakaleyn olan Hz. Resulullah'a tabi olmaya davet etmişlerdir.

    Ahkaf suresi Ayetler : 29, 30 ve 31 Sayfa : 507
    “ Ey Habibim hatırla ki, cinlerden bir gurubu Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Onlar bunun üzerine vardılar, birbirlerine susun dinleyin dediler. Sonra kendi kavimlerin yanına döndükleri vakit “ “ Ey kavmimiz biz bir kitap bir Kur’an dinledik. Musa’dan sonra indirilmiş olup, önceki kitapları tasdik ediyor. Hakka ve doğru bir yola hidayet ediyor. “ “ Ey kavmimiz Allah’ın davetçisine icabet edin. Ve O’na iman getirin ki, günahlarınız bağışlansın. Ve sizi acıklı bir azaptan korusun. “

    İBN MES'UD (R.A.) şöyle demiştir; " Bir gece Hz. Resulullah (S.A.V.) ile beraberdik. Aramızdan birden kayboldu. Vadilerde ve dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca birde baktık ki, HİRA DAĞI tarafından geliyor. Kendisine ' Ya Resulullah, Sizi kaybettik, aradık bulamadık. Bu yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. ' dedik. Şöyle buyurdu; ' Bana cinlerden bir davetçi geldi. Onunla beraber gittim ve onlara Kur'an okudum.[/sakla]

  6. #26

  7. #27
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Şeytan neden azdı. Şeytan önceden iyi miydi? konusu. Bir yorum:

    "...
    Şeytan'ın azdırılması onun kaderi miydi?

    Kader konusu ve olayların gelişiminde ortaya birçok konu çıkmaktadır. Örneğin Şeytan'ın azdırılması (azması değil, Allah tarafından azdırılması) konusunda ne denilebilir? Bu onun kaderi miydi? Yoksa Şeytan kendiliğinden mi azıp yoldan çıktı? Eğer burada kader konusuyla ilgili olarak, Allah Şeytan'ın azarak yoldan çıkacağını önceden biliyordu, denilecekse; o zaman şunu da düşünmek gerekir. Allah sonradan bozgunculuk yapacak kişileri bile bile neden yaratmaktadır? Bir firma sahibi, şirkete zarar verecek kişileri bile bile işe alır mı? Ayrıca Şeytan şöyle demektedir: "Öyle ise beni azdırmana karşılık..." Bu sözler doğruysa Şeytan'ı Allah mı azdırarak yoldan çıkmasına neden olmuştur? Eğer Şeytan'ı azdıran Allah değilse, bu neden özellikle belirtilmiyor?

    Kader, Allah'ın herşeyi önceden bilmesi olarak tarif edildiğinde de şunu sormak gerekir. "Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?" Allah Şeytan'a bu soruyu neden sormaktadır? Zaten onun hakkındaki herşeyi daha onu yaratmadan önce bilmiyor muydu? Eğer bu soru, yanıtı istenmeyen bir soru ise, o zaman şunu düşünmek gerekir. Allah sonucunun kötü olacağını bildiği şeyleri, durumları ve kişileri neden yaratmaktadır? Yani Şeytan'ın azacağını ve sorusuna karşılık olarak, "Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" diye yanıt vereceğini bildiği bir kişiyi neden yaratmıştır?

    Burada kader konusunda insanların yaşamlarını kökten etkileyecek başka çok önemli bir durum daha çıkmaktadır. Bu Şeytan'a izim verilmesi konusudur. Bu konu o kadar önemlidir ki, aslında insanlığın saptırılarak yoldan çıkmaları konusudur. Yoldan çıkan insan ve toplumların da neler yapabileceklerini kanlı tarih sayfaları gösteriyor zaten. "İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi." Soru şudur. Allah, sırf Şeytan bunu istedi diye Şeytan'a bir mühlet vermek zorunda mıydı? Biz, böyle birşeyi kendimizle ilgili bir konuda kabul eder miydik? Peki Allah bunu kabul edebiliyorsa, o zaman bunun sonuçlarının ne olacağını ve hatta Şeytan'ı yaratırken, hatta belki yaratmadan bile önce onun kendisinden böyle bir talepte bulunacağını bilmiyor muydu?

    "Araf 16 İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.

    Araf 17 "Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.

    Araf 18 Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!"

    Araf 11 Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.

    Araf 12 Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.

    Araf 13 Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.

    Araf 14 İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.

    Araf 15 Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

    Araf 16 İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.

    Araf 17 "Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.

    Araf 18 Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!

    Sonuç hem Şeytan için, hem de insanlar için oldukça kötü bir durumu ortaya çıkarıyor. Bu sonucu Allah mı istedi? İstemediyse, gene de sonucu bile bile (madem kader Allah'ın herşeyi önceden bilmesidir) neden bu olayların olmasına izin verdi? Hatta melekler kendisini de uyarmışlardı zaten. Peki melekler bütün bunları bilirken Allah bilmiyor muydu? Melekler Allah'ı şu sözlerle uyarmışlardı: "Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi." Melekler insanların kaderini nasıl bilebildiler? Üstelik daha yaratılmamışlardı bile!

    Ya Şeytan'ın azdırılması konusu için ne denilebilir. Bu konunun bir yanı Şeytan'ın kaderi olmakla birlikte bu kaderin oluşmasında Allah'ın belirli bir rolü de vardır. Yani olayda dört grup görüyoruz. Melekler, Allah, Şeytan ve insanlar. Peki Şeytan nasıl azdırıldı?

    Bakara 30 Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.

    Bakara 31 Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.

    Bakara 32 Melekler: Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alim ve hakim olan ancak sensin, dediler.

    Bakara 33 (Bunun üzerine: ) Ey Âdem ! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.

    Bakara 34 Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.

    Bakara 39 İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar.

    Burada olayı açıklarken ayetlerin arasında ara verip satırların arasındakilerin neler demek istediğine bir bakalım. Olayı inceleyelim. Kendimizi bir mahkeme salonundaki gözlemci yerine koyarak olaylara bakmaya çalışalım.

    Bakara 30 Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.

    Bu ayette Allah yeryüzüne halife olacak bir insan yaratmakla ilgili düşüncesini meleklere açıklıyor. Melekler ise buna makul bir uslupla itiraz ediyorlar. Allah karşılık olarak kendisinin onlardan daha iyi bildiğini söylemektedir.

    Bakara 31 Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.

    Allah kendisinin herşeyi daha iyi bildiğini ve aslında meleklerin birşey bilmediğini ispat edercesine bir yola başvurur ve Adem'e bütün isimleri öğretir. Ve bu isimlerin neler olduğunu meleklere sorar. "Eğer siz sözünüzde sadık iseniz..." derken de, hani bana akıl veriyordunuz ya, gene bu tutumdaysanız bana şunların isimlerini söyleyin der.

    Bakara 32 Melekler: Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alim ve hakim olan ancak sensin, dediler.

    Melekler gene çok saygılı bir şekilde konuşarak, "senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur" derler. Melekler gayet makul bir yanıt verirler. Ancak bu yanıt kısaca "bizim bilgimiz yoktur" şeklinde değildir. Melekler "senin bize öğrettiklerinden başka" diyerek cümleye başlarlar. Yani melekler aslında şunu derler. "Bize öğretmiş olsaydın, biz de bilirdik". Ayrıca Allah'ın insanı yaratırken meleklerin itirazına karşılık olarak böyle bir yola başvurması ise konuyu başka mecralara çekmek anlamına gelen bir harekettir. Melekler sadece şunu iddia ettiler: "(insanlar) yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek". Bu iddiaya karşılık olarak Allah'ın Adem'e bütün isimleri öğretmesi ve Adem'inde bunların yanıtlarını vermesi, yalnızca iddiayı çarpıtmak anlamına gelir. Melekler şunu iddia etmediler. "Adem senin ona öğretmene karşılık, gene de hiç bir şey bilemez". Melekler insanların yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceklerini iddia ettiler. Ve sonuç onların dedikleri gibi oldu. Bir örnek verelim. Bir firmada çalışıyoruz ve işe alınacak bazı kişiler hakkında bazı iddialarda bulunuyoruz. Diyoruz ki, bu kişiler çok kötü şeyler yapacaklar. Ama patron dinlemiyor, siz ne bilirsiniz ki! diyerek, bu kişileri işe alıyor. Ve hemen bu kişilere bize söylemediği bazı sırlarını veriyor ve haklı olduğunu kanıtlamak için de, bizden bu sırları bilmemizi istiyor. Biz ne düşünürüz? Yahu adam yıllarca bizimle sırlarını paylaşmamış ama dün gelmiş şu adamlara sırlarını veriyor. Ama bizim iddiamız bu değildi ki. Biz bu kişiler firmada kötü işler yapacaklar dedik; sonuçta bu kişiler kötü işler yaptılar mı yapmadılar mı, önemli olan bu. Ama olay bu kadarla kalsa gene iyi.

    Bakara 33 (Bunun üzerine: ) Ey Âdem ! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.

    Biz de içimizden "sen öyle zannet, ama ne yapalım ekmek parası için senin akılsızlıklarına katlanacağız mecburen" dersek, haksız mı düşünmüş oluruz. Patrona diyoruz ki: "Ya patron bu adamlara dikkat et, bak işin sonu kötü olacak"; yok dinlemiyor. Dediğim dedik, bir tavırla herşeyi ben bilirim deyip duruyor. Biz de ne yapalım sesimizi çıkaramıyoruz. Ama patronun yanlış kararları ve davranışları gene burada bitmiyor.

    Bakara 34 Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.

    Şimdi de Allah meleklerden çok büyük bir talepte bulunuyor. Gelin şu Adem'e secde edin. Yani melekleri utandırmak ve küçülterek onurlarını ayak altına almak için ne gerekiyorsa yapıyor. Melekler ne yapsınlar. Mecburen secde ediyorlar. Ama biri ortaya çıkıyor ve "Ne bu rezillik kardeşim ya!" diyor. "Bizi maskaraya çevirip muymun etti be kardeşim. Biz bu kadar onursuz muyuz. Hiç mi bizim bir değerimiz yok" diyor ve secde etmiyor. Allah bu meleğe, Şeytan'a sanki iyi bir şey emretmiş gibi soruyor.

    Araf 12 Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi. Şeytan burada doğru bir şey söylüyor. "Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın...". Yani su küçüğün, söz büyüğün. Küçükler büyüklerin elini öper, tersi değil.

    Araf 13 Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu. Allah karşılık olarak "Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir." diyor. Ama burada bir yanılgı var. Yukarıdaki olayın gelişimine göre, Şeytan büyüklük taslamıyor, yalnızca küçülmemek istiyor. Yani onurunu korumaya ve aşağılanmamaya çalışıyor. Bu da yalnızca Şeytan'a özgü bir davranış değildir. Herkes aslında böyle hisseder. Yalnızca diktatörlükle yönetilen ülkelerde insanlar can korkusundan dolayı, başlarındaki diktatörlerin makul olmayan tersine sadistlik ve psikopatlık yansıtan isteklerine boyun eğmişlerdir. Bazı kişiler de karşı geldiklerinden öldürülmüşlerdir. Ama bazı kişiler bu diktatörlerin isteklerini yerine getirmektense, Şeytan gibi kahramanca herşeyi göze alabilmişlerdir. Üstelik bu Şeytan daha da ileri giderek Allah'a karşı şu sözleri söyler:

    Araf 16 İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Allah neden bu davranışıyla Şeytan'ı azdırmıştır. Gerçi melekler azmamışlar ama acaba Allah'ın herşeyi doğru bildiğine ve daha da önemlisi doğru davrandığına ikna olmuşlar mıydı acaba?

    Araf 18 Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım! Burada cehennem konusu da var. Demek ki kaderde var olan bütün bu olayların sonucunda birçok kişi cehenneme kadar gidecektir. Yani Allah sonuçta bazı kişilerin kendisine itaat etmeyeceğini ve böylelerini cehennemde sonsuza dek yakacağını en baştan bildiği halde onları yaratmıştır.

    Bakara 39 İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar..."

  8. #28
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Sonucun meleklerin dedikleri gibi olması konusu:

    "...
    Konu esas olarak insanların bugünkü durumuna da değiniyor. Yani insanların kaderi konusuna. Sonuç lerin dediği gibi oluyor ve ne kadar ilginç ki, bu fesat ve kan dökme konusundaki lerin düşünceleri Allah'ın emriyle gerçekleşmiş oluyor. Sonuç olarak ta bu bütün insanlığın kaderi olmuş oluyor.

    Bakara 30 Hatırla ki Rabbin lere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.

    Bakara 36 Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.

    Özet olarak ortaya şu çıkıyor: Sonuç lerin dediği gibi oldu. Yani ler Allahı uyarmışlardı.

    (insanlar) "yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek..."

    Binlerce yıllık insanlık tarihi ne gösteriyor? Yapılan onca savaşlar, çekişmeler, katliamlar, sokak çatışmaları, aile içi şiddet vs. neyi gösteriyor? İnsanların gerçekten yeryüzünde fesat çıkarıp kan döktüklerini.

    "Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz"

    Bu sözler neyi gösteriyor? İnsanların yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökmelerinin nedenini mi? Yukarıdaki sözler şu şekilde olsaydı acaba insanların kaderi daha değişik olur muydu? Örneğin:

    "Hepiniz birbirinizi seven, candan dost ve kardeş olarak ininiz"

    Acaba konunun gelişimine göre insanların bir kısmının diğerine düşman olarak cennetten yeryüzüne inmesinin bir gereği var mıydı? Burada Matrix filminden bir diyaloğu hatırlayalım. Matrix filmindeki mimar Tanrı'yı temsil etmektedir ve insanları yaratırken neyi amaçladığını da şöyle açıklıyor.

    MİMAR - (İnsanların) ...Ayrıca, doğamızın en kötü yanlarını yansıtması için, bazı tarihi olaylardan esin aldım...

    Neo'nun duygularına da diyaloglarda yer verilir. Neo mimardan haklı bir nefret duymaktadır.

    (Ekranlardan Neo'nun aklından geçenleri dile getiren kopyaları, Neo adına sinirli bir şekilde sorarlar: Başka var mı? Kaç tane var? ...)
    (...)
    (Ekranlardan Neo'un kopyaları baş mimarı parçalamak istediğini bağırırlar, sözle ve el kol hareketleriyle küfürler ve hakaretler yağdırırlar. Neo düşüncelerini yansıtan ekranlardaki kopyalarını izler.)
    (...)
    NEO - Yerinde olsam, bir daha karşılaşmamayı umardım.

    MİMAR - Karşılaşmayacağız.
    (...)

    Ne sevgi dolu bir diyalog!


    Filmin uzun diyaloğu:

    (...)
    MATRİX 2

    Merhaba Neo.

    Sen de kimsin?

    MİMAR - Matrix'i ben yarattım. Tasarımı yapan mimarım. Ben de seni bekliyordum. Aklında bir sürü soru var. İşlem bilincini değiştirdiği halde, hala insan olmaya devam ediyorsun. Ancak, yanıtlarımdan bazılarını anlayacak, bazılarını anlamayacaksın. Aynı şekilde, aklındaki ilk soru en önemlisi olmasına rağmen, belki de en mantıksızı olduğunun farkında bile değilsin.

    NEO - Neden burdayım?

    MİMAR - Maalesef yaşamın, matrix programından kaynaklanan bir denklemin dengesiz sonucundan ibaret. Sen bir anormallik sonucu oluştun. Bütün çabalarıma rağmen, gerekli matematik hesapların kesin uyumunu sağlamayı başaramadım. Bu sorunun mutlaka çözülmesi gerekiyor; ancak, benim kontrolüm dışında gelişen olaylar yüzünden buraya gelmen, er ya da geç kaçınılmazdı.

    NEO - Soruma hala cevap vermedin.

    MİMAR - Haklısın. İlginç! Diğerlerinden daha hızlısın.

    (Ekranlardan Neo'nun aklından geçenleri dile getiren kopyaları, Neo adına sinirli bir şekilde sorarlar: Başka var mı? Kaç tane var? ...)

    MİMAR - Matrix düşündüğünden daha eski. Aslında temel bir hatadan bir diğer hata doğuyor. Bu durumda bunun altıncı olduğunu itiraf edebilirim.

    (Neo'un aklından geçenleri söyleyen ekrandaki kopyaları: Benden önce mi? Palavra. Ha ha ha. İmkansız. ... Neo ekranlara şaşkınlıkla bakar.)

    NEO - Bunun sadece olası iki açıklaması olabilir: Ya bana kimse söylemedi, ya da kimse bilmiyor.

    MİMAR - Kesinlikle. Hiç şüphesiz senin de farkettiğin gibi, hata sistematik. Tasarımı yüzünden en basit denklemler de bile hata oluşuyor.

    (Ekranlardan Neo'un kopyaları baş mimarı parçalamak istediğini bağırırlar, sözle ve el kol hareketleriyle küfürler ve hakaretler yağdırırlar. Neo düşüncelerini yansıtan ekranlardaki kopyalarını izler.)

    NEO - Seçenek. Asıl sorun, seçenek.

    MİMAR - İlk tasarladığım matrix nerdeyse mükemmeldi, bir sanat eseriydi. Hatasız, mükemmel. Ancak, başarısızlığı da kendi kadar büyük oldu. Sonuç kaçınılmazdı. Artık, hatanın her insanda bulunan kusurdan kaynaklandığını çok iyi biliyorum. Bunu yeniden tasarladım. Ayrıca, doğamızın en kötü yanlarını yansıtması için, bazı tarihi olaylardan esin aldım. Ancak, yine de başarılı olamadı. O zaman birşeyin farkına vardım. Belki de gerekli olan çok daha basit bir beyindi. Mükemmellikten çok uzak olan bir beyine ihtiyacım vardı. Bu çözüm beraberinde başkalarını getirdi. Yaratıcı bir program. İnsan psikolojisinin belli özelliklerini araştırmak üzere tasarlanmış bir program. Şayet ben matrixin babasıysam, o da kesinlikle annesi sayılır.

    NEO - Kahin!

    MİMAR - Lütfen... Rastlantı sonucu bir program geliştirdi. Deneklerin nerdeyse yüzde doksandokuzu, seçenek verildiği takdirde programı kabul ediyordu. Hatta seçeneğin bilinçaltı aşamasında olması bile etkilemiyordu. Aslında yanıtları fonksiyonel olmasına rağmen, temelde yanlıştı. Tasarımı yüzünden ortaya çıkan zıtlık, sistemi bozuyordu. Kontrol edilmezse sistemi çökertebilirdi bile. Programı kabul etmeyenler azınlıkta olmasına rağmen, kontrol edilmezse karışıklık oranı giderek artan bir hızla çoğalabilirdi.

    NEO - Sion'dan söz ediyoruz.

    MİMAR - Sion yok edilmek üzere olduğu için burdasın. Bütün canlılar ölecek. Yaşam alanlarıyla birlikte tüm varlığı silinecek.

    NEO - Saçmalık!

    (Neo'nun ekrandaki kopyaları da bağırır: Saçmalık!)

    MİMAR - İnsan tepkileri içinde en belirgin olanı, gerçeği reddetmektir. Ama endişelenme, bu onu altıncı yok edişimiz olacak. Artık bu konuda çok başarılı olduğumuz söylenebilir. Seçilmişin görevi şimdi kaynağa geri dönmek. Böylece taşıdığın şifre geçici olarak kaldırılıp ana programa bağlanacak. Daha sonra, Sion'u yeniden inşa etmek için 16 kadın, 7 erkek, yani 23 kişi seçeceksin. Seçilmiş kişi olarak bu uygulamaya karşı çıkarsan, sistem çökecek ve matrixle ilgili herkes ölecek. Tabi buna Sion'un yok edilmesini de eklersek, sonunda bütün insan ırkı ortadan kalkacak.

    NEO - Bunun olmasına izin veremezsin. Yaşamak için insanlara ihtiyacın var.

    MİMAR - Kabul edebileceğimiz değişik yaşam aşamaları var. Ancak, asıl önemli olan, Dünya'daki herkesin ölümünden sorumlu olmayı, senin kabul edip edemeyeceğin.

    (Ekranda Dünya'da yaşayan insanların günlük yaşamı gösterilir.)

    MİMAR - Tepkilerini okumak çok ilginç. Senden önceki beş kişi benzer şekilde tasarlanmıştı. Demek istediğim, türün geri kalanına çok bağlıydılar ve seçilmiş kişi olarak hareket etmek hoşlarına gidiyordu. Diğerleri beklenen biçimde tepki verdiği halde, senin deneyimlerin daha belirgin ve endişe verici. Aşk.

    (Trinity matrixin içindedir ve tehlikededir. Neo ekranda Trinity'i görür.)

    NEO - Trinity.

    MİMAR - Belli ki, hayatını feda edip, seninkini kurtarmak için matrixe girdi.

    NEO - Hayır. (Trinity'nin matrixe girmiş olmasını kabul etmek istemez.)

    MİMAR - Böylece sona gelmiş bulunuyoruz. Gerçeklerle yüzleşme anına. İnsan doğasının en zayıf noktaları, başlangıçlarda ve sonlarda ortaya çıkar. İki kapı bulunuyor. Sağındaki kapı kaynağa ve Sion'un kurtuluşuna açılıyor. Solundaki kapı ise, matrixe geri dönmeni sağlayacak. Böylece türün sona erecek. Senin de belirttiğin gibi asıl sorun, seçenek. Ama hangisini seçeceğini zaten biliyoruz. Zincirleme tepkiyi şimdiden görebiliyorum. Beyinde oluşan kimyasal değişimler, duyguları etkileyerek, akıllı ve mantıklı kararlar vermeyi engeller. Bu duygu çoktan beri gözlerini kör edip, gerçeği görmeni engelliyor. Yapabileceğin hiç birşey yok. Kız ölecek ve bunu asla durduramayacaksın.

    (Neo soldaki kapıya yönelir. Mimar gülümser.)

    MİMAR - Umut!... İnsanın bir türlü vazgeçemediği illuzyon. En büyük güç ve en büyük zayıflık kaynağınız olan umut.

    NEO - Yerinde olsam, bir daha karşılaşmamayı umardım.

    MİMAR - Karşılaşmayacağız.



    Matrix'in anlatmak istediği

    Tanrı ilk matrixi yani cenneti kusursuz yaratmıştır. Ama gene de felaketle sonuçlanmıştır. Bu insanın kusurluluğundan kaynaklanmıştır. Burada hemen yalan başlar. Tanrı'nın insanı kusurlu yarattığı söylenir. Gerçi Tanrı insanları üstün bir beyinle yaratmıştır ama onlar Tanrı'nın programını kabul etmemişlerdir. Daha sonra Tanrı bu ilk matrixi yok ettikten sonra yeniden diğer matrixleri sırasıyla yaratıp, hatalı olduğu için yok eder. Bu beş kez böyle olur. Üstelik Tanrı ilk matrixten sonra, insanları yeniden yaratırken, onların insan doğasının en kötü özelliklerini gösterecek şekilde yaratır! Ve ne gariptir ki, bunu yaparken de tarihten ders alarak yaptığını söyler. İnsanlık tarihi savaşlarla ve acılarla dolu olduğu halde, Tanrı tarihten ders almış ve insanı en kötü özellikleri göstersin diye yaratmıştır! Bu nasıl bir derstir? Neo, mimarla bunları konuşurken öfkelidir ve ekrandaki Neo'un aklından geçenleri dile getiren kopyaları da el kol hareketleriyle mimara küfreder ve hakaretler yağdırırlar. Buna şaşırmak mı gerekir. Amaçlanan zaten budur. Bir farkla, bunu Neo'nun değil bizim yapmamız istenir. Tanrı'nın insanla ilgili amacının, insanın sonunda yok olması olduğu söylenir. Tanrı'nın amacının keyfi bir saçmalık olduğu gösterilmek istenir. Tanrı sadece matematik denklemleri tutturmak amacındadır. Denklemin bir yanında iyi varsa, öbür yanında kötü olmalıdır. Yani hem iyi olanı, hem de kötü olanı yaratmıştır. İyilik te, kötülük te Tanrı'dandır mesajı verilir. Kader Tanrı tarafından başından yazılmıştır ve değiştirilemez. Kaderin ortaya koyduğu şey iyi olsaydı bu gene de kötü olmazdı denilebilir; ama film bu kaderin insanlar için her yönüyle kötü olduğunu, acı çekmek olduğunu gösterir. Ve Ajan Smith (Şeytan) yaşamın amacını şöyle özetler: "Yaşamın amacı son bulmaktır."..."

  9. #29
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Cinlerle ilgili bir görüş:

    "...
    ...“dünyadaki bedenini terk etmiş ruhlarla irtibat kurarak...","...medyumun ruhundan başka bir ruhun...","...medyumun ruhunun mu yoksa bir bedensiz ruhun..."

    İki tür ruhtan bahsediliyor:

    1- Medyumun ruhu

    2- Dünyadaki bedenini terk etmiş ruh

    Bunlar insanların aldatılarak inandırıldığı şeylerdir. Yani, sözde insan öldüğünde insanın ruhu yaşamaya devam eder. Bu aslında "maddesiz bedenli ruh varlıklar" ya da cinler denilen ruh varlıkların insanları aldatmalarıyla oluşmuş inançlardır. Bu inançlar nasıl oluşturulur: En kolay yolu insanlara özel rüyalar göstermektir. Birisi rüyasında ölmüş birini görür ve ondan bazı bilgiler alır. Uyanınca bakar ki bu bilgiler doğrudur. Aslında verilen bilgiler eften püften şeylerdir; çünkü asıl amaç, bunun bir rüyadan öte bir şey olduğunu göstermektir. Kişi rüyasında gördüğü şeye göre bir araştırma yapar, birilerine anlatır ve duruma göre o konu hakkında bilgisi olan kişiler: "Aaa sen bunu nerden biliyorsun" der. O da rüyamda falanca kişi söyledi der. "Ya ama o kişi bilmem kaç yıl önce öldü" diye yanıt alır. Konular farklı olsa da bu şekilde aldatmaca maksadına ulaşmış olur. Yani insanlara siz ölünce bedeniniz dünyada kalacak ama ruhunuz öbür tarafta yaşayacak denilmiş olur. İnsanlar da bunu ilahi bir varlık yoluyla aldıkları için bu işin arkasında Tanrı'nın olduğunu düşünürler. Çünkü bu maddesiz bedenli ruh varlıklar kendilerini ölmüş iyi bir insanın ruhu olarak tanıtmışlardır.

    Bir medyum kendisine ne gösteriliyorsa, ne deniliyorsa, ne yapması isteniyorsa ona göre hareket edecektir. Aslında bu ruh varlıklar onları da kandırıyorlar...."

  10. #30
    Dost morpheus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    23

    Standart

    Astral seyahat ve cinlerin insanları nasıl aldattığı konusu:

    "...
    Vizyon ve "şuur projeksiyonu"

    Astral seyahat uyanıkken olursa bu vizyon şeklinde olur.

    "bilinci yerinde olarak, başka mekanlarda dolaşmak üzere yaptığı yolculuğu ve bu bedeniyle geçirdiği deneyimleri ifade eder."

    Uykuda ise bu zihni etkilemek yoluyla olur ve rüya olarak hatırlanır.

    "Uyku sırasında yapılan astral seyahat fiziksel bedene dönüldüğünde bir rüya tarzında anımsanmaktadır." "Metapsişik'te ise "şuur projeksiyonu" olarak adlandırılır."

    Yarı uykulu durum ya da bilinçsizlik durumlarında da (öldüğü sanılan kişi) kişi gene zihninin etkilenmesi yoluyla bunları yaşayabilir. Bedensel olarak seyahat edilmez. Kişi daha sonra bunu hatırladığinda bedensel olmasa bile ruhunun bu deneyimi yaşadığına inanır. Burada "şuur projeksiyonu" ifadesi anlam kazanıyor. Kişi bilincinde yaşadığı bu olayı gerçekten yaşadığını zanneder. Kişi bunun farkında olsun ya da olmasın (aslında farkında olmaz) gerçekte bu sadece zihinde yaşanmış bir olaydır. Bu konunun rüyalar, hipnoz, ölüm ötesi deneyim gibi konularla yakın ilgisi vardır.


    Ruh = Bir Enerji Türü

    Astral seyahat, insanlara ruhun bedenden ayrı olarak yaşayabileceği inancını benimsetmeyi amaçlayan bir aldatmacadır. Hemen hemen bütün dinler, canın ya da ruhun ölümsüz olduğunu anlatır. Bu öğretinin kaynağı cinlerdir. Kökeni eski Babil şehridir. İnsanlar buna inandıkları için, ölülerini gömdükleri zaman, ölünün sevdiği bazı eşyalarını da onunla birlikte gömmüşlerdir. Astral seyahate çıktığını sananlar, aslında hiçbir yere gitmezler. Ne ruhları bir yere gider, ne de onların sandıkları gibi astral beden dedikleri bedenleri bir yere gider. Zaten astral beden diye bir şey de yoktur. Ayrıca insandan ayrı yaşayabilen ruh diye bir şey de yoktur. Ruh denilen şey, yalnızca canlıları yaşatan bir güçtür, bir kuvvet türüdür. Aynı kuvvet türüne hayvanlar da sahiptirler. Nasıl ki, bir makinenin çalışması için elektriğe ihtiyacı varsa, insanların ve hayvanların hücrelerinin çalışması için de ruh (ruah) denilen bir güce ihtiyaç vardır. Ancak bu ruhun bir kişiliği, bilinci yoktur, yalnızca bir enerjidir. Kısaca ruh hücreleri çalıştırır. Ama ruhun hücreleri canlı tutmaya devam edebilmesi için de oksijene ihtiyacı vardır. Hem insanlar, hem de hayvanlar soluk alarak bu oksijeni, kan dolaşımı yoluyla bütün hücrelere kadar iletirler. Tıpkı bir mumun ya da bir odun parçasının yanmaya devam edebilmesi için oksijene ihtiyaç duyması gibi. Örneğin, yanan bir odun parçasında üç unsur vardır. Yakıt (karbon), ateş, oksijen. Odunun yanması için, ilk tetikleyici ateşe ihtiyaç duyulur. Ateşin de devamı için oksijen gereklidir. Bu arada yakıt olarak odundaki karbon tüketilir. İlk tetikleyici ateşin devamlılığı için oksijen ve karbon tüketilmeye devam edilir. Bu ikisi tükenmedikçe ateş yanmaya devam eder. İnsanın durumu da buna çok benzer. Örneğin, insanın karmaşık yapısını bir yana bırakıp, yalnız ekmek yediğini varsayalım. Ekmek bir karbonhidrattır; yani karbon içeren bir yakıttır. Ama bu karbonun yanması için tetikleyici bir ilk ateş lazımdır. İnsanda bu ateş, "ruah" denilen yaşam enerjisidir. Bütün hücrelerde bu yaşam enerjisi vardır. İnsan bu ilk yaşam enerjisini ana-babasından alır. Bir insan ekmek yediğinde, bu sindirilir ve kana karışır. Kan ekmekteki yakıtı hücrelere kadar götürür. Hücrelerde zaten ekmekteki karbonu yakmak için bu yaşam ateşi yanmaktadır. Fakat bunun devam edebilmesi için, gene bütün bu hücrelere oksijen de gitmelidir. Gene soluk alma ve kan dolaşımı yoluyla, gerekli olan bu oksijen hücrelerdeki bu karbonu yakan alevin (ruah-yaşam gücü-yaşam enerjisi) sönmemesini sağlar. Hücrelerde karbon yakılırken kullanılan oksijen bu karbonla birleşir ve sonuçta atık madde olarak ortaya karbondioksit çıkar. Gene kan dolaşımı ve soluk verme yoluyla bu atık madde havaya verilir. Bir mumun ya da bir odunun yakıt maddesi olan karbon da, yanarken gene aynı şekilde oksijenle birleşir ve havaya karbondioksit verilir. Yani kısacası bir mumun alevi ne ise, insandaki ruh da ona benzer bir şeydir.

    Öyleyse şunu düşünüp soralım, mum sönünce alev nereye gider? Alev, oksijensiz bir ortamda, örneğin uzayda yanmaya devam edebilir mi? Alev mumun yakıtı olmadan yanmaya devam edebilir mi?

    Ya insanın ruhu, insan ölünce nereye gider? İnsanın hücrelerinde oksijenle varlığını sürdüren bu enerji türü, uzayda yanmaya devam edebilir mi? Gene bu ruah denilen enerji türü insanın yediği gıdaları (başta karbon olmak üzere bütün diğer gıdalar) yakıt olarak tüketmeden yanmaya devam edebilir mi?

    Astral seyahat maddesiz bedenli varlıkların insanların zihinlerinde yapay olarak oluşturdukları bir yolculuktan başka birşey değildir. Bunu ya uyanıkken vizyon göstererek yaparlar; ya da çoğunlukla yaptıkları gibi, insanlar uykuya dalarken veya uykudan uyanırken, henüz yarı uykulu durumdalarken (uyku-uyanıklık arası) onların zihinlerini ele geçirerek onlara yapay rüya yoluyla bu deneyimi yaşatırlar. Artık insanları aldatabilmek için de ne isterlerse onu kişiye gösterirler. Astral seyahate çıkan kişi de başka tanıdığı ya da tanımadığı kişileri görür. Böylece onların da öldükten sonra öbür dünya da yaşadıklarına inanır.

    Bazı kişilerin kalbi durur ve suni solunumla tekrar hayata döndürülür. Bu kişi birkaç dakika için ölü gibidir. Acaba bu kişi bu arada nerededir? Tekrar kendine geldiğinde öbür dünyadan mı geri gelmiştir? Tıpkı sönen bir odun parçasını üfleyerek tekrar yanmasını sağlamak mümkün olduğu gibi, bu kişiye de ihtiyaç duyduğu oksijen suni olarak verilmiştir. Ve kişinin hücrelerindeki yaşam enerjisi tam olarak kaybolmadan - sönen fakat henüz sıcaklığını kaybetmemiş bir odunda olduğu gibi - tekrar canlandırılır. Ya birkaç saat için ölü durumda kalanlar için ne denilebilir? İşin o tarafında ruhçuluk olayları vardır. İnsanların ölünce ruhunun yaşadığına inandırtma aldatmacaları, hepsi bu. Normalde solunum yapmayan bir kişinin beyin hücreleri oksijen almadığından birkaç dakika içinde bir daha onarılamaz bir hasar görür. Aşırı gecikmeyle yaşama döndürülen böyle bir kişi artık normal sağlıklı biri olamaz, bu doktorların görüşüdür ve doğrudur...."

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Matrix Geyikleri
    By Hanedan19 in forum Mizah
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21.12.08, 17:03
  2. Matrix ve Mum sohbeti fikir alışverişi
    By matrix in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21.07.08, 17:39
  3. Kader Utansin Kahrolsun Kader Gibi İfadeleri Kullanmak Doğru mudur?
    By BiKeS_ in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 13.08.07, 11:25

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0