Ruhi ERİŞ

Yağmurlu, fırtınalı havalarda davarlarla beraber sığındığı mağaraya vardığında yüreği neredeyse yerinden fırlayacaktı. Nefesini toplamak için elleriyle dizlerini kavrayıp bir süre öylece durdu. Köydekilerin feryatları çok gerilerde kalmıştı. Yağmur ve terden sırılsıklam olmuştu. Neden sonra kuytu bir köşeye çöktü. Gözleri mağaranın karanlığına alışmıştı. Bu dağdaki mağaraları evi kadar iyi biliyordu. Mağaranın derinliklerine doğru bakınca, korku dolu gözlerle birilerinin kendisini izlediğini gördü. Köyün kadınlarıydı bunlar. Bebeleriyle buraya sığınmışlardı. Aralarında birkaç da yaşlı erkek vardı. Korku; mağaranın soğuk ve rutubetli havasında bedenleri esir almıştı.


Nicedir kulaktan kulağa yayılan söylentiler, bugün gerçeğe dönüşmüştü. Ölümün soğuk nefesi yanıbaşlarında belirmişti. Birkaç gündür uzaktan uzağa duydukları patlamalar, artık çok yakınlarındaydı. Karanlığı yırtıp geçen sesler, ocaklara ateş salıyordu. Bu defaki öncekilere benzemiyordu. Bomba ve kurşun yağmurundan kurtulan erkeklere türlü işkenceler yapılıyor, sonra da kafaları kesiliyordu. Kadınlara tecavüz ediliyor, köle pazarlarında müşteri aranıyordu. Bu topraklarda huzurun bendi yıkıldığından bu yana, feryat ve figan hiç eksik olmuyordu. İlâhî adaletin, hakkaniyetin yeryüzündeki temsilcileri, kendi özlerine dönüp hakkı, hukuku tesis edinceye kadar yalancı şafaklarla avunup duracaklardı. Düşman her defasında değişik ad ve unvanlarla sahneye çıkmaktaydı. Bazen koyun postunda bir kurt, bazen de aynı yolda yürüyen bir kardeş rolünü oynasa da mazlum ve mağdurlar hiç değişmiyordu.

Okullar tatil olunca köye dönen Hasan, ağabeylerine yardım ediyordu. Talebeleri çoktan gözünde tütmeye başlamıştı. Okulların açılacağı günü iple çekiyordu. Son günlerde yaşananlar, kaldığı yurtta geçen günlerini daha da özletiyordu. İnsanların, çocuklarını gönül rahatlığıyla emanet edebildikleri bir yerdi orası. Bu hercümerç içinde bir sulh adacığıydı. Son gelen haberlerde oraların da yakılıp yıkıldığını duymuştu. Ancak buna inanmak istemiyordu. Yaşanan hâdiseler, bir beklentisi olmayan adanmış ruhlu insanları daha iyi anlamasını sağlamıştı. Baskılar, tehditler ve şantajlar onları yıldırmıyor, aksine duruşlarını daha da sağlamlaştırıyordu. Keşke önyargılar yıkılsa da, onların mesajı bütün sinelere ulaşsaydı.

Güzel düşünceleri, mermi vızıltılarına karışan ağabeyinin acı feryadıyla paramparça oldu. Ağabeyi kanlar içinde yere yığılırken, son sözleri: "Koş Hasan, dağa koş, canını kurtar." olmuştu. Saniyelerin bile hesabının yapılacağı zamandı. Mermi hızından daha süratli karar vermeliydi. Bir mermiyle yere serilmek mi?.. Kaçıp kurtulma şansını denemek mi?.. Var gücüyle karanlığın içine daldı. Geride, çaresizliğin gözyaşları, vahşete ağlayan gökyüzü ve arşa yükselen feryatlar kalmıştı. Can havliyle koşan Hasan, rüyada gibiydi. Koşuyor; ancak mesafe alamıyordu. Ne olursa olsun durmaması gerekiyordu. Arkasına dönüp bakmayı aklından bile geçirmeden koşuyor, koşuyordu.

Mağaradaki kasvetli hava, dışarıda karanlığı yaran seslerle daha da artmıştı. Sesler gittikçe yaklaşıyordu. Cellât başı olmalıydı haykıran: "Tek şahit kalmamalı, bütün mağaralara bakın. Özellikle öğretmeni mutlaka bulun." Ölümün kapıya dayandığı ândı. İçeridekilerin titremeleri dahi kesildi. Aldıkları nefesi korkarak veriyorlardı. Herkes bulunduğu yerde büzüldükçe büzülmüştü. Sessiz çığlıklarla hâllerini Kimsesizler Kimsesi’ne arz ediyorlardı. Dua dua yalvarmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu.

Elmas Gelin’in kucağındaki bebenin ağlamaya başlaması, mağaradaki ölüm sessizliğini sona erdirdi. Mağaradaki herkes çocuğun sesini kesmek için hamle yapacaktı ki, anne, eliyle bebeğinin yüzüne sımsıkı kapadı. Artık bebeğin ağlamaları mağarada değil de kendi içinde yankılanıyordu. Nefes almaya bile korkarak beklenen ölüm sessizliği tam da bu olmalıydı. Evliliği, hamilelik günleri, bebeğini kucağına alışı ve bağrına basışı film sahnesi gibi bir bir geçiyordu Elmas Gelin’in gözünün önünden. Eşi ne yapmıştı acaba? Sağ kalabilmiş miydi? Bir ömür gibi gelen bu ölüm sessizliğini dışarıdakilerin konuşmaları bozdu: "Dönelim artık. Sırılsıklam ıslandık. Her yer uçurum. Bu karanlıkta kim bilir hangisinden düşüp parçalanmıştır." Oysa eğilseler görebilecek kadar yakındılar.

Sesler, ölüm endişesini de yanına alarak uzaklaşırken, Elmas Gelin korku içinde elini bebeğinin yüzünden çekti. Bebek hareketsizdi, ne bir ses ne de nefes… Bu kadar nefessiz kalmaya "benim diyen" yetişkin bile dayanamazdı. Annenin, bebeğini sarsarak ağlaması, herkesin yüreğini dağlıyordu. Göz pınarlarında kalan son gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Annenin feryat figanı, dışa yansıyandan çok içe doğruydu.

Mağaranın karanlığında çakan bir şimşeğin âni aydınlığı gibi bir şey oldu. Annenin kucağındaki bebek ağlamaya başladı. Az önce ağlayan yüzler gülüyordu şimdi. Dudaklardan şükür duaları dökülürken, annenin üzüntü ve sevinç gözyaşları birbirine karışıyordu. Çaresizlik ve ümitsizlik girdabının kıyısında titreyen bu insanlara ümit vermek yine Hasan’a düşmüştü. Bugünlerin geçeceğini dilinin döndüğünce anlattı. Şimdiye kadar vesile olduğu güzellikler, insanların ona inanıp güvenmesi için yetiyordu. Karanlıkta yol gösterecek başka bir ışık da yoktu zaten.

O geceden sonra bu coğrafyada yaşanan katliamlar, göçler aileleri darmadağın etti. Elmas Gelin ise, kalan ömrünü bir ağlayarak, bir gülerek geçirdi. İçindeki âni duygu patlamalarına ruh dünyası dayanamamış, şuurunu yitirmişti. Onun ağlaması da gülmesi de kimselere benzemiyordu.