Hak dostlarından Rabî Hazretleri’ne felç isâbet etmişti. Bir gün kapısına bir yoksul geldi. Rabî Hazretleri:



“–Ona bir şeker verin!” dedi. Çünkü kendisi şekeri çok severdi. “Sevdiklerinizden infâk etmedikçe birr’e (hayrın kemâline) eremezsiniz!..” (Âl-i İmran, 92) âyet-i kerî*mesini böyle anlıyordu.



Rabî Hazretleri’nin ağrısı iyice artınca, canı tavuk eti istedi. Fakat kırk gün kendini tutup, tavuk eti yemedi. Bir gün hanımına:



“–Kırk gündür canım tavuk eti istiyor. Belki vazgeçebilirim diye kendimi tutmaya çalışıyorum.” dedi.



Hanımı:



“–Fesübhânallâh! Şu kendini yemekten alıkoyduğun şeye bak! Bunu Allah sana helâl kılmıştır!” dedi.



Rabî Hazretleri’nin hanımı hemen çarşıya gitti ve bir tavuk aldı. Tavuğu kesip kızarttı. Güzel de bir ekmek yaparak çeşitli katıklardan oluşan bir sofra hazırlayıp getirdi ve Rabî Hazretleri’nin önüne koydu. Tam o esnâda kapıya bir yoksul gelip:



“–Allah rızâsı için bir sadaka verin ki Allah size bereket versin!” dedi.



Bunun üzerine Rabî Hazretleri, tavuğu yemekten vazgeçerek hanımına:



“–Al bu tavuğu, şu muhtâca ver!” dedi.



Hanımı:



“–Fesübhânallâh!” deyince Rabî Hazretleri:



“–Sana dediğimi yap!” dedi.



Bu sefer hanımı:



“–Bâri, onun için daha hayırlı olacak bir şey yap.” dedi.



Rabî Hazretleri:



“–Peki, ne yapayım?” diye sorunca, hanımı:



“–Tavuğun parasını verelim, sen de arzuladığın tavuğu ye!” dedi.



Rabî Hazretleri:



“–Gayet güzel bir teklif! Bu tavuğu alacak kadar bir para getir!” dedi. Hanımı parayı getirince de:



“–Şimdi parayı şu tavuğun yanına koy ve ikisini de o zâta ver!” dedi.



Hanımı da hem parayı hem de tavuğu götürüp yoksula verdi. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, [Âl-i İmrân, 92])



Şüphesiz ki bu hâl, cömertliğin zirve seviyesi olan “ÎSÂR” fazîletidir. Yani kendi imkânlarını, Allah rızâsı için bir din kardeşine devredebilme fedâkârlığıdır. Cenâb-ı Hak bu fazîleti âyet-i kerîmede ne güzel tarif ve taltîf eder:



“Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir...” (el-İnsân, 8-11)



Osman Nuri Topbaş