Bugün gün boyu televizyon ve radyolardan aynı haberler geçmekte idi. Ve hemen herkes özürlülere bakış açısının yanlışlığından dem vuruyordu. Bir de yeni çıkmış “esasında bizler özürlüyüz” cümlesini özür diler mahiyette tekrarlayıp duruyorlardı. Bilmem hakkıyla bir şeyler yapamamanın verdiği eziklik, bilmem herkes öyle söylediğinden.


Mesai saati dolmadan Adliyeye yetişmem gerekiyordu. Bu sebepten biraz da hızlandırılmış adımlarla o tarafa doğru yürümeye başladım. Resmi başvurularda bir de sabıkasızlık belgesi talep ediyorlar. O belgeyi alıp akşam olmadan eve dönmeliydim. Tam İnce Minarenin önünde iken üç tane zabıta memuru yanımdan geçmekte idiler. Belediye hakkında hararetli hararetli konuşuyorlardı. Aniden duvarın üstünde oturmakta olan adama doğru yöneldiler. Duvarın üstünde, elinde ucu üç bacaklı bir bastonu olan ve elleri sürekli titreyen, sanki birkaç özür birden taşıyormuş izlenimi veren genç bir adam oturuyordu. Hemen yanı başındaki kutuda bir şeyler satıyordu besbelli. Sanki çikolata kutusu gibiydi. Tam seçemedim. Çünkü zabıtalar kutuyu kapatıp poşetin içine koydular ve adamın eline verip oturduğu yerden kaldırdılar. Adam güç bela kaldırımın ortasına doğru geldi.


Mesai bitmeden yetişmem lazımdı. Hızlandım. Ama aklım da adamda kalmıştı. Sattığı küçücük malı satması yasaklanınca çok üzülmüştü. Derin bir çaresizlik yaşıyordu. Dilenmek gibi bir seçeneği zaten seçmemişti ama toplum onu alkışlamak yerine önüne engelinin kaç misli bir engel daha koyuyordu.


Adliyede işim çabuk bitti. Artık sabıka kaydım olmadığına dair bir belgeye sahiptim ve gerekli kuruma götürüp verecektim. Oysa iç dünyamda sabıkalı imişim gibi bir huzursuzluk vardı. Zabıtanın engeline karşı koyamayacak bir zayıflık yaşıyordum ve orada seyirci olarak bulunuyordum. Ne de garip bir figüranlık üstlenmiştim oysa. Rolümü hiç beğenmedim. Çok daha güzel bir pozisyonda olmalıydım diye düşündüm. Mesela başrolde olsaydım. Ama ne yapabilirdim ki; Zabıtalara görevlerinin çok saçma olduğunu mu hatırlatsaydım, Bu adamın bir dükkân edinip de mal satma ihtimalinin hiç olmadığını mı? Yoksa memleket vergi hırsızlarıyla dolu bunu mu buldunuz yakalayacak? Deseydim. Bu sözler eskimiş sözlerdi. Defalarca tekrarlanmış ve sağırlık yapmış haldeydi.


Güya sabıkasızlık belgesi almıştım ama hiç tadını çıkaramadım. Dönüş yolunda kaldırımın ortasında zabıta şokunun tesiriyle çaresiz duruyordu. Bazı insanların dilenci mi acaba diye dikkatini çekiyordu ama istemeden dilenmeden oracıkta bekliyordu.


Onca titremesine rağmen ne kadar da düzgün göründü gözüme. Ama çaresizdi. Önünden geçtim beni fark etmedi. Biraz evvelki olaya şahit olduğumu da bilmiyordu. Tam geçip gitmek üzereydim ki adımlarım yavaşladı ve beni kaldırımın kenarına bir yere durmam için çekti. Geriye doğru üç beş adım attım. Çaresiz adamın önünde durdum. Poşeti işaret ederek: “ne satıyorsunuz ?”diye sordum. Ağzındaki ve yüzündeki problemin tesiriyle bozuk bir şekilde “çikolata” diye cevap verdi. Poşeti açarak içindekini göstermeye çalıştı. “kaç lira bunlar” dedim. Titreyen elleriyle üç parmağını göstererek hepsinin bir lira olduğunu ima etti. Yani üç tane çikolata bir liraya.


Poşetin içinden saymaya başladım Saydıklarımı kabanımın cebine dolduruyordum. Sonra diğer cepteki iç içe iki kâğıt parayı çıkarıp küçük olanı verecektim ki zirvede bir umut ile diğer parayı gösterdi. Bu kadar alsan. Doğru ya bu kadar alsam ne iyi olur. Sanki o para beni ihya mı edecek? Zaten çocuklara vereceğim. Daha çok olsun varsın. Tamam dedim. Birkaç küçük çikolata daha cebime koydum. Üstünü saymadım.


Karşımda sanki dünyalar verilmiş bir insan duruyordu. “Sen” dedi ” kimsin?” , “adın ne?”

Adımı söyledim. “Benim adım Mehmet” dedi ardından bozuk konuşmasıyla… Kendisini tanıttı. Zira benim onu tanımaktan çok memnun olduğumu ve beni o anda oradan geçiren Rabbime şükrettiğimi fark etti.

Hafifçe el salladım ve yanından ayrıldım.

En azından bugün için sabıka kaydım olmamıştır inşallah diyerek işyerine doğru yöneldim. Ardından gecikmeden eve dönmeliydim. İçimde önce hüzünle yıkılmış bir duvar var idi. Ardından tarifi imkânsız bir sevinç yaşadım. Ağlıyordum. Akşam karanlığında kimseler beni fark etmedi. Şalımın ucuyla gözlerimi sildim ve hızlandım. Cebimdekini vermiştim ama dünyanın en tatlı çikolatasıyla dönüyordum.

...