Vehimler, endişeler, ağaçlar


Ağacımızla konuşsak, kendi kendimizle boş boş gevezelikler yapacağımıza. Mutlak Varlığın bir eseri olduğunu anlatıp sevindirsek onu. Vehimlerimizin, vesveselerimizin, boş kaygılarımızın esaretinden kurtulup, gerçeğe açılan o büyük pencereyi sonuna kadar açsak ve işin aslına, hakikat semasına kanatlansak.
Bir ağacımız olsa.
"Özel" bir bağlılık kurduğumuz, "benim" diyebileceğimiz bir ağacımız olsa ama.


Kendimize ait bir bahçede, illa da bizim mülkiyetimizde olmasının hiç önemi yok. Her gün gidip geldiğimiz yolun kenarında kök tutmuş bir ağaç da olabilir bu. Komşumuzun bahçesinde ellerini sağa sola salıp tutunacak eller arayan bir ağaç da. Belediye parkındaki bir ağacı da gözümüze kestirip bizim kılabiliriz onu.

Geçip gitmesek öyle yanından. Sanki yokmuş gibi davranmasak ona. Kulak verip bir dinleyebilsek ağacımızı, neler öğreniriz kim bilir? Yaşlı bir ağacın bilgeliğine başka hangi canlı ulaşabilir? Yaradılışın sessizce konuşan şahitleridir onlar. Bin bir tecellinin ve yaratığın mekânıdırlar.

Ağacımızın başında şöyle biraz soluklansak. Bir tohumun, arzın bağrını delip güneşe kavuştuğu o anı düşünsek. İncecik kırılgan bir filizken, gövdesinin kalınlaşıp günbegün sertleşmesini hayal etsek mesela. Dua edercesine dallarıyla semavata uzanmasını... O ağır ağır serpildikçe yılların nasılda akıp gittiğine dalıp gitsek.

Nazarlarımızı salsak üzerine dört mevsim. Bakışımızla beslesek onu. Sonsuz güzelliğin, mükemmelliğin, kemal ve cemalin, ölümün ve yeniden dirilişin tecellisini dört mevsimin her birinde ayrı ayrı seyre dalsak. Dalsak da hayata ait umutlarımızı tazelesek.

Öyle saatlerce değil, beş on dakika en azından dursak başında. Hışırtıları bize yaratılmışlığın mucizesini fısıldasa. Varoluşun bir mucize olduğunu idrak etsek ona her bakışımızda. Onu temaşa etmeden uykuyu haram etsek kendimize. Sevgilinin mesajı gelmeden uykuya dalamaz gibi.

Dallarına, yapraklarına, yılların kalınlaştırıp sertleştirdiği gövdesine dokunsak bazen. Bir dosta dokunur gibi.

İnsana dair tüm hususiyetlerimizi ona arkadaş kılsak. Ona kendimizi açsak. Aklımızla düşünsek. Ruhumuzla hissetsek ağacı. Kollarımızla sarsak. İki yaratılmışın sevgisi birbirine aksa. Birbirimizin şahitliğini yapsak.

Bilsek ki, aslında bir ağacın hayat macerası bizim maceramızdır. Her ağaç, varlığın, varoluşun nereden gelip nereye gittiğini anlatan bir hikâye değil midir? Kupkuru dalların yeşermesindeki mucizeyi görüp, yaşamın kıymetini bir daha, bir daha hatırlasak. Sararmış yaprakları bir bir dökülürken "rabıta-i mevt" yapsak. Ölümün dersini alsak ondan. Dersini aldığımız ölüm bize sonsuzluğun kapısı olsa. Ölmenin içinde saklı güzellikleri görsek.

Dört mevsim seyretsek onları mesela. Halden hale geçişlerini bir gün dahi kaçırmadan. Aklımıza yazsak da vesveselerden sıyrılsak biraz. Bir güzellikten başka bir güzelliğe nasıl da yavaşça ahenkle geçtiklerini düşünürken zihnimizi esir etmiş kaygılardan sıyrılsak.

Meyvelerine baktıkça hayatımızın da meyveleri olduğunu ama bu meyveleri sonsuzlukta kök salan hayat ağacımızdan devşireceğimizi bilip acele etmesek. Kış günü yaz meyvesi istemesek. Bir ağacın yüzyıllık gelişiminden sabrı öğrensek.

Ağacımızla konuşsak, kendi kendimizle boş boş gevezelikler yapacağımıza. Mutlak Varlığın bir eseri olduğunu anlatıp sevindirsek onu. Vehimlerimizin, vesveselerimizin, boş kaygılarımızın esaretinden kurtulup, gerçeğe açılan o büyük pencereyi sonuna kadar açsak ve işin aslına, hakikat semasına kanatlansak.

Kaygılarımızın istilasından ona sırtımızı dayanarak sıyrılsak.

Ağacı selamlamayan vehimlerini selamlar.

Her gün selamlaşsak mesela onunla. İşe, okula, bakkala, markete giderken güzel bir selamla selamlaşsak ağacımızla. Ağaçların meleklerinin de selamımızı aldığını düşünsek de içimize çöreklenen varoluşsal yalnızlığımızı yatıştırsak.

Bir ağacın penceresinden hayatı seyretsek de zihnimize üşüşen, hayattan uzaklara düşmüş "ya şu olursa, ya bu olmazsa"ları bu pencereden salıp ferahlasak.

Baktıkça ve düşündükçe daha çok inanıyorum ağaçların çok özel varlıklar olduklarına. Kırk bin dille nasılda Yaratıcılarını övdüklerini görüp övgülerine biz de ortak olsak. O övgü sofrasında biz de ruhumuzu doyursak. Kırk bin yemişlidir her ağaç, bu gerçeği gören tok görmeyen aç bilaç... Ruh kazıntısı karın açlığından daha beterdir oysa, biliriz elbet hepimiz bunu da unutup dururuz, insanız ya.

Ateş böceği misali kafa fenerinin ışıkçığıyla yaşamak yerine; ağacımızda tecelli eden sanata, güzelliğe, mükemmel bir nizama odaklansak da hayatımıza çekidüzen versek.

Mesela, hırslarımızı ebedi hayatı kazanmak için yönlendirsek ağacımızın toprağa uzanış köklerini hayal ederken.

Bir ağacımız olsa, özel bir ilişki kurduğumuz. Onsuz geçen günümüz olmasa da, mesela aceleci olmamayı öğrensek onun dallarında günbegün olgunlaşan meyveleri gördükçe. Bir meyve için nasıl da bir yıl beklemek gerektiğini anlasak.

Bir ağacımız olsa...


[Alıntı: Mustafa Ulusoy]