Hatem-i Tâi’nin rüzgâr kanatlı, duman gibi simsiyah küheylanına sabah yeli koşmada, gökgürültüsü ise kişnemede yetişemezdi. Şimşek onunla yarışsa geride kalırdı. Koşarken Nisan yağmuru gibi dağlara ve ovalara dolu yağdırırdı.
Nice çöller nice belleri sel gibi aşar, rüzgârı toz bulutu halinde ardından sürüklerdi.
Geminin denizde yol alışı gibiydi çöldeki koşusu. Kartal arkasından bakakalırdı gidişine.



Hatem’in, ünü ülke sınırlarını aşan atından Rum ülkesinin padişahına söz ettiler:
“Atının koşuda, kendisinin cömertlikte eşi benzeri yoktur” dediler.
Padişah meraklandı, aynı zamanda bilgin olan vezirini çağırararak; “tanıksız iddia insanı utandırabilir, dedi,
Hâtem-i Tâi’den atını isteyeceğim, bakalım eli açıklığı gerçek mi, asılsız bir söylenti mi, göreceğiz.”



Tay kabilesinden işini başarıyla yerine getirebilen bir elçi yanında on kişiyle birlikte gönderildi.
Kara bir dumana benzeyen, fırtınalı ve yağmurlu bir gecede Hâtem’in obasına ulaştılar.
Sanki yeryüzü ölmüş, gökler ona eğilmiş ağlıyordu.
Hâtem’in evine gittiler.
Zinderud Irmağı’na yetişen susuzlar gibi eve girince rahatladılar.
Hâtem heyettekilere yemek ikram etti. Herkese ayrı ayrı altınla dolu keseler verdi.
O gece konakladılar.



Sabah Hâtem’e padişahın isteğini ilettiler.
Duyunca üzüntüsünden kahroldu Hâtem..
“Ey şanlı Rum serveri!
Bunu neden gelir gelmez söylemediniz. O rüzgâr kanatlı küheylanı dün gece, etini size ikram için kestirdim” dedi.
Sözleri bir göktaşı gibi düştü yüzlerine:
“Geldiğinizde şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, yağmur suları seller olup akıyor, önüne gelen herşeyi sürüklüyordu. Yılkı otlağı uzaktı, gidip at getirmek imkânsızdı. Size yemekte sunmak için başka hayvanım yoktu. Konuklarımızı aç olarak uyutmak bize yakışmazdı. Ünü dört iklimi tutmuş bir ata sahip olmaktansa, cömert bir ada sahip olmak daha önemlidir.”
Ardından konuklara giysiler, altınlar ve Arap atları armağan etti.