Bu kadar karanlık bir tablo, acaba insanların hakettikleri (ya da etmedikleri) cezaya maruz kaldığını mı gösteriyor? Elimizi vicdanımıza koyarak düşünürsek, hayır. Hak ettiğimizin çok altında bir yaptırıma dahi maruz kalmıyoruz. Delili ortada: Her şeye rağmen ne zalimler, ne de mazlumlar henüz tavırlarını bir milim değiştirmediler. Allahın şefkat tokadı bir ona, bir diğerine isabet ediyor; ama henüz zalim de, mazlum da kıpırdanmaya başlamadı bile! Mazlumun ne suçu var diyebilirsiniz. O zaman "Ne zulmediniz, ne zılme uğrayınız" nebevî buyruğunu nereye koyacağız? İlmin kapısı Hz. Ali dememişmiydi ki: "Haksızlık karşısında eğilme! Yoksa hakkınla beraber şerefini de yitirirsin!" Zalimleri, ya da onların destekçilerini bizler seçmiyor muyuz?
Her hacetimizi onlardan beklemiyor muyuz? Nerede kaldı: "Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur!" İlahi uyarısı? Kendimizi kandırmanın ne dünyada, ne de ahirette bir faydası yok. Bugün dünyada işlenen her cürümde, bu dünyanın sakinleri olarak hepimizin az ya da çok payı var. Özellikle müslümanların! Zira rabbimiz buyurmuştur ki: "Siz insanlar için yaratılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız." Bu görevini terketmiş bir ümmet; tüm bu olanlarda birinci dereceden suçlu değil de nedir? Fırka fırka bölünüp de dini parçalayarak, herkesin kendi yanındakini beğendiği tablodan bahis dahi açmayalım

Genel anlamda insanlar, özelde Müslümanlar; birbirini gece ve gündüz gibi takip eden dönemlerden geçerek imtihan olmaktalar. Birazcık rahatsız edildiğimiz dönemlerde her türlü tavizi kendimize hak görüyor, rahata erince yapacaklarımızı düşünerek avunuyoruz. Rahat dönemde kurumsallaşıyoruz evet; ama sadece dünya nimetlerinden daha çok faydalanmaya endeksli çağdaş putlar olan ideoloji ve piyasa kurallarını izleyerek, hem de hiç ayrılmamacasına! Öyle oluyor ki Allah Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılmak istediğinizde önce Müslümanların böyle dönemlerde ürettikleri her şeyden kaçmak zorundasınız. Açık saçıklık görmemek, ya da tesettüre uygun giyinmek istiyorsanız "Müslüman olmayan" bir mail adresi ya da giyim firması bulacaksınız, çünkü diğerleri bazı şeylere "mecbur(!?)" dur.
Çarşaf giymeyen bir Müslüman bayanın gideceği ilk adreslerde önüne sürülen alternatifler birbirinden dikkat çekici, hatta Ece Temelkuran'ın "seksi örtülüler" deyimini çağrıştıracak kadar tüm hatları ortaya koyan cinsten! Bahsi geçen yazar, insaflı yazılarını affettirmeye çalışan bir seri yazı yayınladığında "seksi örtülüler" görmekten çok memnun kaldığını ifade etmiş ve "kadınlığın tatlı halleri" demişti. Doğrusu, ne bunu "kadınlığın tatlı halleri" olarak görebiliyor, ne de böylelerini tepeden aşağı ağzından salyalar akarcasına süzen adamları "erkekliğin tatlı halleri" olarak yorumlayabiliyorum.
Erkek ya da dişi magandalıkta tat arayacak kadar da ağız tadımız bozulana kadar belki..
Belki ileride şöyle bir reklam görür ve gülüp geçebiliriz: Son derece cafcaflı ve daracık "pardesü" ve başörtüsü (bu ikili aktif yaşamdan kopmadan örtünme amacıyla icad edilmişti ve nasıl da sarılmıştık bu çözüme oysa…) ile yolda yürüyen bir genç bayan (kadınlığın tatlı halleri). Ona "erkekliğin tatlı halleri" ile bıyık buran sakallı gençler. Geçerken biri bağırıyor: "Tekbiiir!" Diğerleri hep bir ağızdan haykırıyor: "Allahuekber!".
Bunları yazarken benim olduğu gibi, sizin de okurken başınızdan aşağı kaynar sular dökülüyor olabilir; dökülsün biraz. Bugün Müslümanlar olarak kendimize, kurumlarımıza, ortak çalışmalarımızın ve iletişimimizin durumuna bakıp dehşete düşmüyorsak hiç değilse hayalimizde dejenerasyonu biraz daha ilerletelim ve lütfen; dehşete düşelim!
Sonuçta tüm kurumlarımız ve tüm çabalamalarımız, görünüşte İslamî; özde Dünyevî oluyor. Bu durum, zulmün ana payandası olmamızı doğuruyor

Takvası ölçüsünde hürmete hak kazanır. Genel piyasa kurallarını ölçü kabul eden bir takva anlayışı olabilir mi? Kişisel olarak ya da kurumlarımızla, topyekün kalabalığa uymak; zulmün ve onun en stratejik silahı olan piyasanın bir unsuru haline gelmektir, tüketilmektir! İslamî yaşantımızı, ideallerimizi, kavramlarımızı, yaşama amacımızı tüketmektir! Böyle bir kokuşmanın sonucu da dinimizi ve din kardeşlerimizi tüketmek olabilir.
Bugün Dünya çapında Müslüman halklardan gözüne kestirdiğine zulmün binbir çeşidini yağdıranların parasal gücü sadece gizli yollardan gelmiyor. İlan etmekten çekinmedikleri yaygın bir tüketim pazarına sahipler. Coca Cola ve yan ürünleri, Philip Morris sigaraları en başta Müslümanlar tarafından tüketiliyor. Müslüman, hem de şuurlu(!) ama, Marlboro dışında sigarayı ağzına koyamıyor. Haydi sigaraya toptan rest çekecek iradesi yok, kendini öldürecek; onu anladık, ama kardeşini öldürenlerin değirmenine su taşımaktan vazgeçecek kadar da mı iradesi yok? Damak tadından vazgeçemediği için filistin'de bir çocuk fazla öldürülsün umurunda değil. Bu yüzden söyledim ve yine söylüyorum; ceza falan geldiği yok bize. Küffar sürüsü son derece munis ve yumuşak; biz daha çok zulüm için elimizden geleni yapıyoruz ama onlar çok azını yapıyorlar.

Şuradan belli: Siyonist firmaların temizlik ürünlerini kaldırdığınız zaman piyasadaki ürünler dörtte bire iner. Diş macunu olarak ise misvak dahil iki-üç isim kalır. Burası halkı Müslüman olan bir ülke, yüzyıllardır İslam'ın bayraktarlığını yapmış. Ve piyasa halkın tercihleriyle şekillenir, her ne kadar kitle iletişim ve piyasa kurallarıyla yönlendiriliyorsa da. Siyonist firmaların ürünlerini ön plana çıkarmak için yaptıkları "tanıtım rüşveti" daha çok olduğu için, dindar marketler de onları daha iyi yerde ve daha çok sergilemeye mecbur(!?) kalıyormuş! Kapitalist dine göre bu farzı ayın bile kabul edilebilir, ama bizim daha çok para kazanmaktan başka yaşam gayelerimiz olması gerekmiyor muydu?
Hayır, "daha beyaz çamaşırlar" da değil! Sivil Müslümanları kitlesel olarak öldüren Ariel Şaron'un terörle kurulmuş bir ülkede başbakan seçilmesi normal karşılanabilir. Ancak, müslüman ülkelerde adı "Ariel" olan bir deterjan piyasaya çıkıp kapış kapış gidiyorsa orada durup düşünmek lazım.
Ne zamandan beri kendimizi pislik, katillerimizi temizlik malzemesi kabul ediyoruz? Ev hanımlarına bunu söylerseniz "çok iyi beyazlattığını" söyleyecekler. Mülk suresinde de Rabbimiz kıyamet günü kararacak yüzlerden bahsediyor, onlar nasıl beyazlanır acaba? Benim şükürler olsun ki, Arielle beyazlatılmış çamaşırım yok. Gri! Hiç bu günkü kadar güzel olmamıştın!

Halk bunu istiyor" yalanı her alanda karşımıza çıkıyor, ama en az bize yakışıyor. Biz ki, ümmetçe insanları iyiliğe sevk ve idareye memur kılınmışız. Oysa bakıyorsunuz, ıhlaslı insanların bağışları üzerinde TV kanalları, gazeteler yükseltiyor; sonra bu yayın organlarını piyasa kurallarıyla işleyen "kanalizasyonlar"ın derecesine manen düşürüyoruz. Yaptığımız işlerde ıhlas aransa, sadece parasal destek olan saf Müslümanların bağışları bulunabilir! Her ölçü ve hesap genel geçer piyasaya göre oluyor, ama dini referans ve iddialarımızdan da vazgeçmiyoruz. Unutmamak gerekir ki, Mekke müşrikleri de Allah'a inanıyordu, ama onu işlerine karıştırmak istemiyor; şimdinin piyasa kuralları ve ideolojileri olan "putları"na göre hayatlarını tanzim ediyorlardı. Bütün bunlardan gelmek istediğim yer şu: İnsanların çoğunluğuna uymaya kalkarsanız, siz de yoldan sapanlardan olursunuz; bu çoğunluk görünüşte "Müslüman" olsa da bu böyle. Kimseyi tekfir etmiyorum, Allah böyle fevriliklerden cümlemizi korusun. Ancak, kendimizi kurtarmanın tek bir yolu var: Sağa sola bakmadan ve "önce o yapsın" demeden, yüce yaratanımızdan gelene tabi olmak, ve en yakınlarımızdan başlayarak kurtuluş reçetesinin bu olduğunu herkese anlatmak!
Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma. Alah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır."
"Onlar hala cahiliyye hükmünü mü arzuluyorlar? Akleden bir kavim için, hükmü Allah'tan daha güzel kim vardır?"