Planlanmış zamanlarımız olmasaydı, irademizin soluksuz ve de cılız
yürüyüşüyle ne kadar yol alabilirdik?


Günde beş vakit kulluk ödevlerimizi yerine getirmekle, günün bütününe
yayılan bir dinçlik urbası kuşanıyoruz.


Haftanın altı günü tam da tekdüze olmaya meyletmiş yaşayışımızı "Cuma"nın
bereketli ve toplu coşkusuyla renklendiriyoruz.


Sonra, yılın belli gecelerinde "mevlid, miraç, regaip, beraat ve kadir"
kandilleriyle ışıtıyoruz ömür ağacımızı. Ve ömür ağacımızın dallarına her
yıl asılan bu kandiller, hayatımızın "sonsuz"la buluşmasında bir ışık yolu
oluyor önümüze. Bu da yetmiyor, "üç aylar"ın geniş ovasında bir sera
emniyeti ve huzuru içinde fani ömrümüzü bir beka ağacına çevirme fırsatı
yakalıyoruz.


Hele ramazan! İhsanların, ödüllerin vadedildiği ay .. Emeklemenin, yürümenin
değil; koşmanın mevsimi.
Bırakın, her ramazanda "Nerde o eski ramazanlar!" diye yakınanları. Onlar
geçmiş ramazanların görünürdeki farklılıklarına özlem duyuyorlar. Hele
ramazan, nasıl kendiliğinden bir huzur ve maneviyat evreniyle
kuşatıldığımızı hissetmiyor muyuz?
Diğer zamanlarda nefsimizin zor dizginlenir serkeşliği, ramazanda kış
uykusuna yatmış bir yaratık gibi uyuşup kalmıyor mu?


Evet, kutsanmış vakitlerin içinden geçiyoruz. Mümkün olduğunca çok azıkla
çıkmalıyız.
Dönüşü ve durağı olmayan bir yolculukta olduğumuzu düşünmeliyiz, önümüzde
irili ufaklı azıklar var: Dar vakitlerin azığı ... Herkes bu azıklardan ne
kadar doldurursa heybesine
Onunla yürüyecek ötelere ...