Doğru muydu karanlığın her kaybedişi görünür kıldığı...?İçimdeki yokluğu yüklediğim anlamlardan sonsuz boşluk akarken düşlerime,tükenecek başka bir öykü kalmadığı gerçeği hangi yalandan daha inandırıcıydı...?
Ve düşlerimi törpüleyen bu paslı dünyanın grameri,tükenişin kıstırıldığı cansız sözcükler anlatabilir mi sisli bir bulut üzerine simsiyah kapanmış yağmurun öyküsünü...?

Yüreğim bir budak ve düşlerine inat bir gerçek öyküsü saklı toprağında...Avcumda her zaman bir hüzün rengi,böyledir işte yüzümle gözlerim arasındaki çelişki...Yüreğimi avcuma aldım ve kilit vurdum artık sahte oyunlara,ilkel hecelere geçit vermez bir sıratta can bulmalı artık yüreğim...Yitip giden sorular ve inandığım herşeyin el yapımı bir yalana sığmasıydı en çok parçalayan düşlerimi...Yüreğimi gözlerime gömdüm ve sadece kendime inandım,uçurumun kenarındaki cılız bir papatya kadar kendimim artık,hiç olmadığım kadar...

Öyküsüz bir savaşın yangın yerinde gezinirken hala,cephe gerisinde kaçak bir çocuk yüzüyken sadece,hedef olduğum mayınlar arasında ölümümü ararken,içine karanlık düşen gözlerimin alacalı yeşili yaban olduğu kadar yalan kurşunlara hedef oldu ve siper çukurlarında sadece susmak kaldı bana,ki içinde bozgunlar,ki içinde enkazı kaldırılmamış bir depremin dumanları vardı...Mavi ufka uzanan gökyüzünde kanatlanan tüm martılar kıta eskitirken mevsimden mevsime,benim tüm baharlarım gri gölgelere bezeli kaldı...Betondu bu mevsim,dipsiz kuyuları betondan karılmış ve yolları hep boşluğa açılan bir gidişe tutsak martının gözlerindeydi umut belki sadece...

Ve şimdi,'şimdi' adına tüketilen tüm imgeler hangi sözcüğü karşılıyorsa,ve'şimdi'nin yazgısı hangi gerçeği yalanlıyorsa en çok,benim öyküm an'a esir bir bekleyişe,kolayca kırılacak nesneler arasında tutunacak birşey bulamayışa inat umuda yansıyan bir suret olmalı artık...
Tuzla buz cam kırıklarını toplarken elime batan hayat hayallerimi hangi dağın ardına devşirdiyse,en çok orada kanamalı artık düşlerim...Paramparça yoklukları bölüştüğüm martının gözlerindekiniyse en çok kendimi bulduğum yakamoz şehrinde bırakmalıyım ki o kentin mavisine vurgundur artık bu umut...Bir anlamı olmalı artık bu kayboluşun,zemheri vurgunlarda yokoluşuma inat yeni bir suret yaratmalıyım kendime,bıraktım bu sızılı oyun sonsuza dek sürsün...

Sır ve zehrimi yükleyip bu intikam öyküsüne,anahtarsız bir mevsime ayarladım ölümü,ürkmesin diye yıldızlar...Ve kalabalık bir hüzünde belki tekrar dirilmek üzere yalnız bir yağmur serdim düşlerime,kan damlıyor uykularımdan belki ama,sabahlarıma güneş serdim...Mevsimsiz bir ağrıdan geldim bu yağmura,geride bıraktıklarım;düş hekimleri,sargılı zamanlar,damakta akasya tadı ve ölümsüz yaban hikayeleri...Kumdan gözlerim camdan heceler ararken,karanlığa inat ayışığında saklı sırlar büyüttüm,öfkenin ve acının kuytusunda rüzgarın koynuna saki yağmurlar çürüttüm...

Herşeye,tükenmişliğe,yalanlara,sahteliğe,bu cehenneme,bu kanlı nefrete inat neme doymuş bir buluta tutundum bu gece ve ölümün metal sanrısını bulutlara yükledim sadece,yağmur yağsa öleceğim...Ve ölüm çözer ancak bu tükenişin sırrını,sadece ölüme kanar artık gözlerim,umudumun saklı olduğunu sandığım sahte yüzlere değil...

Neden ölüm,neden hiçbir bulut yaşayamaz senin gözlerinde...?İtirazım zamansızlığına sadece,varlığına değil...Herşeye rağmen yağmur yağmalı artık ve ellerim kayıyor yavaş yavaş tutunduğum herşeyden...

Bağışla ölüm,bu karanlık yağmuru ben seçmedim...!