Dünyadaki en sevimsiz kelime bu olsa gerek. Çeşitli kavim ve milletler arasında bir anket yapılsa büyük bir olasılıkla en üstlerde çıkacak olan sözcük bu olacaktır. Aslında kelimenin ya da harf dizgesinin hiç de suçu yok. İçerdiği, ifade ettiği anlamdır bize dehşetengiz gelen: Ölüm!
Yaşama ve var olma isteği salt insanla sınırlı değildir. Tüm halkedilenin kuşanmışlık halidir bu ve verilen, bunun mücadelesidir.
Aynı şeyi devletler, milletler için de söyleyebiliriz. Geliştirilen stratejiler, iç ve dış politikanın şekillenmesinin temelinde yine varlığı idame ettirme düşüncesi yatar. İbn-i Haldunun devletleri insanla benzeştiren ve yokluğa mahkum eden nazariyesi bazı çevrelerce ret dahi edilse de, tarihsel realite bunu doğrular niteliktedir. Ölümü müteakip, yeni doğumlarla varlığın sürdürülmesi durumu... İnsan, hayvan ve toplumlar aynı kaderi paylaşırlar gibi.
Paralel yazgıyı paylaşıma karşın bu durumu sorgulama, doğal olarak sadece insana özgüdür. Ve dahası insan, neslinin idame ettirilmesi için içgüdülerinin ötesinde duygularla doludur. İns, bununla yetinmez tabi. Sadece kendisi olarak var olma mücadelesine girişir.
Yazarlar, şairler, sanatkarlar kalıcı eserler peşindeyken bir ölçüde ölümsüzlüğün peşindedirler. Halbuki ölümden sonra bıraktıklarının ruh ve çürüyen bedenlerinde nasıl bir var oluş yaşattığı, yaşatacağı bir türlü ispatlanamamıştır.(maddesel boyutta) Ölümü kabullenmekle birlikte var olma mücadelesi aslında biraz absürttür.
Kabulleniş ve reddedişe bu kadar yakın başka bir öğe var mıdır? En nihayet yaşanacak olanın bilfiil hayatımıza yansımasıyla nasıl da redde yönelir insan. Bilhassa sevilenlerin toprağın kucağına teslimiyle bu sorgulanımları yaşar.
Ölümden kimler korkar veya korkmalı?
Yok olacağını düşünen biri mi, yoksa geçici bir hayatın sonunda baki olana geçiş kapısı olarak gören mi? Aslında hangisi daha çok korkar diye sorulmalı!
Yok olup gitme düşüncesi zaten yeterince ürpertici değil midir? Hep daha çok yaşamak için verilen mücadelenin ardından ölüme yaklaştıkça hissedilenler, belki de ortak duygulardır.
Toprakta yok olma düşüncesinin korkunçluğunu kabullenmenin, bir hesaba hazırlanıp sonsuza ulaşma düşüncesinden daha zor kabul görmesi gerekmez mi! Sevilen herkesin ve kendisinin hiç olduğunu kabullenmek insan için bu kadar kolay olmasa gerek.
Yaşanan şeylerin rüya kadar dahi ehemmiyeti yoktur, ölüm yokluksa eğer. Çünkü rüya sonrasında bile hatırlanım ve etkilenim vardır. Saniyelerle ifade edilen bu süreç dahi var olup iz bırakıyorsa, bir insan nasıl yok olmaya mahkum olabilir? Soyut ve metafizik olan dahi somut ve realist izdüşümler oluşturuyorsa, bunca yaşanan şeyin yok olup gitme fikri nasıl rasyonalist bağlamda kabul görebilir? Bu düşünce insanın kendisini yok sayması değil midir?
Tüm reddiyenin temelinde dünyevi hazlardan istifade düşüncesi varsa dahi, tüm bunlar ölümden sonra bir kez bile hatırlanmayacak ve yaşayan tarafından hissedilmeyecekse ne önemi var ki!
Kimilerinin ahireti reddedişe mukabil, başka bir ruhta vücut bulacakları felsefelerini benimsemelerinin temelinde, ölümsüzlüğe ulaşma arzusu yatmaz mı? Bedensel ölümü kabullenime rağmen ruhun ölümsüzlüğünü sağlama uğraşısıdır bu.
Peki inanan insanlardaki korku. Yok olmayacaklarının en güçlü inanışla pekişmişliğine, buluşmanın toprakla değil Rabble olduğunu bilmeye rağmen.
Bu kez yaşanan yok olma korkusunun çok ötesindedir artık. Uzunca süren bir sınavın değerlendirme aşamasını yaşama duygusunun ürpertisidir. Söz verilenle idame ettirilen hayatın anatomisinin incelenmesiyle oluşan hissiyat... Lakin ölmeden önce ölenler, bunların ötesindedirler. Onlar şeb-i aruza gider gibi heyecan ve halecan doludurlar. Maşukla vuslatın çalkantısını kuşanmıştırlar. Ölüm mü? O da nedir ki!...

Sabiha DOĞAN