En çok bize bitimsizmişçesine gelen anların sona erimi şaşırtır bizleri. Süregiden ve hep süregidecekmişçesine bizi bıktıran sürelerin nihayetidir buna sebep. Nedir ki zaman? Saat? Dakika?
İnsanoğlunun sınırlarını çizdiği bir süreçten başka bir şey değil. Özgür ve sakin gidiveren hayatın beşer tarafından sınırlanması, kısıtlanması değil midir? Ya da sükunetinin telaşeye dönüştürülmesinin başarılmasından başka…
İnsanoğlunun hayatta yaptığı en büyük yanlış nedir diye sorulacak olsa en üst maddelerin birinde saatin icat edilmesi yer alabilir. Zamanın hangi kriterlere göre değerlendirilmeye tabii tutulup, nasıl bir yaklaşım sergilendiği de ayrıca sorgulanmalı.
Soyut, mücerret bir kavram olan zamanın, somut ve müşahhas olanla nitelenmesi ne derece rasyonalist olabilir ki! Bu düzenlemenin hangi reel gerçekler baz alınarak tasarlandığını kim izah edebilir? Sonra en önemlisi, zamanın akıp gittiğini hangi akl-ı selim ispat edebilir? Tabii bu hareketliliğin ileriye dönük olduğu gibi vuzuha kavuşması zor görünen bir tezi savunacak çok kişi de yoktur. Hareket halinde olan sadece insanın kendisi değil midir? Yaşayan, nefes alan. Varlığını soyut ve somut göstergelerle izaha kabil olan varlık.
Her ne kadar insanın yaşamında bir hareketliliğin yaşandığını bize sunulan mantıksal tezler çerçevesinde kabul etsek te -ya da eder görünsek- bu hareketliliğin hangi yöne olduğuna dair kesin verilerden mahrum olduğumuzu rahatça ifade edebiliriz. Yaşanan sürecin doğumla başlayıp, bebekliğin ardından geliveren yaşlılık ve ölüm üçgeninde şekillendiği iddia edilebilir.
Doğum ve ölümün arasına sıkışmış, sıkıştırılmış kısa, tatsız, kekremsi ve hızlı bir hayat. Yaşam namına insanın sonuna kadar kullanmak istediği, her anını değerlendirmek istediği ve tüm bu isteğine karşın çoğu kez ona sunulan limitin yüzde birini bile kullanamadığı bir, günler yığını.


Gün mü?
Yani güneşin sabah doğumu ve akşam ölümü. İnsan gibi. Yine doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış bir zaman dizgesi. Kim bu dizgenin aslında tersine çalışmadığını ispatlayabilir ki! Aslında bizim doğum diye nitelediğimiz ölümse! Ve de tam tersi.
Ya insan yaşamı?
Bebeklikten, erişkinliğe ve yaşlılığa geçiş süreci ileri doğru yaşantıyı ispatlamaz mı? Peki aslında yaşanan hayat içindeki bir görümlük düşten başkası değilse. Varlık dünyasında var olan ben-i ademin gördüğü uyandığı zaman "ben de gerçek olduğunu zannetmiştim" dediği salt ruhsuz, duygusuz ve anlamsız çok kısa süren bir süre içinde görülen ruyadan ibaretse. Bunun yanı sıra ileriye doğru yaşamak silsilesinde normal prosedürün böyle olduğuna dair bize kati ve sarsılmaz deliller sunulabilir mi? Ayrıca insanların hayat diye nitelediği, aslında gerçek doğuma hazırlık evresi olamaz mı? Yani vücudiyyetin oluşumu ve yaşamlar öğelerin, abstre ve konkre algılanımlar arz eden yansımalarla donanımı süreci olma ihtimalini de değerlendirmeye tabi tutmak gerekmez mi? Her şey mümkün.


Belki de aslında dünya da yoktur. Mavi gezegen diye bizlere empoze edilen aslında kırmızı, dikdörtgen etrafı demirlerle çevrili büyük bir hapishanedir.
Veya gözlerimizde gözlükler, kulaklarımızda kulaklıklarla bir madeni jeton karşılığı oynadığımız kullanma miadını çoktan doldurmuş beş para etmez, hatta yakında tedavülden kaldırılacak olan sanal oyunlarından sadece biridir. Bizim bunu tercih etme sebebimiz ise cebimizdeki harçlığımızın az olmasından dolayı sadece buna yetmesi veya bu alandaki acemiliğimiz olabilir. Az zamana çok şey doldurmayı başaranlar da bu tür oyunlara daha aşina olanların meydana getirdiği bir durum olabilir…
Her şey mümkün. Hayat, yaşam, algılama, zevk, acı ve daha nice isimlendirdiğimiz şeylerin içinden gözlerimizi açınca uyanmayacağımızın garantisi var mı? Her şeye rağmen şu zaman ölçer icat edilmeseydi -sürdürdüğümüzün adı her neyse- daha uzun ve dingin devam etmez miydi?

sabiha DOĞAN