Hayat, O'nun ifâdesiyle, yolcunun dinlenmek için ağacın altında mola vermesi kadar uzun bir film şeridi. Masallarda tekrarlanan "Bir varmış, bir yokmuş…" tekerlemesi, varla yok arası, daha müşahhas bir ifâde ile yetmiş yıllık bir ömrü anlatmaya kalksa bir ihtiyar, yetmiş dolu cümle kurabilir mi acaba hayâtından?
"Onlar ise, kıyâmeti gördükleri gün, dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanacaklar." (en-Nâziât, 46) buyuruyor Kur'ân. Ömrün bizce izâfîliği ne kadar beliğ ve açık bir cümleyle seriliyor gözlerimizin önüne. Bu derece mûcizevî bir şekilde bâriz iken hayâtın haytalığı yine de tabiatın akışına müdâhil mûcizelerde takılıyor aklımız ve eski yazdıklarımızın izinde yürüyor hayatımız, ne kadar yeni sayfa açarsak açalım.
Geçmişten anlatılabilenin milyarda biri bile olmayan tarih kitapları raflar dolusu ciltlerce yekûn tutuyor da göremiyoruz birgün o kitaplardan herhangi birinin içerisinde hatırı sorulmaz tek kelime olacağımızı. Geçmiş ömrümüzün bir karesini alalım gözlerimizin önüne.
Oradaki insanlardan kaç tanesini şimdi hatırlamakta hiç sıkıntı çekmiyoruz? Her biri kendi sayfalarını şöyle ya da böyle doldurdular ve gittiler. Kimisi izler üzerinde dolandırdı kalemini yeni sayfasında, kimisi yeni bir başlangıç olmanın verdiği atılımla yeni ve yüz güldüren kelimelerle doldurdular kitaplarını….
Varlığımızın amacından bî-haber, yaşayışımızı, yegâne gâyemize ulaşmak için ellerimize verilen araçların gölgesinde öyle hoyratça tüketiyoruz ki, kucağımızda duran kendi kitabımızın hangi sayfasını açarsak açalım, bir önceki sayfadan kalan gâfilâne izlerin seyrinde sürmüşüz her yeni başlangıcımızı. Eski izler öyle derine işlemiş, kalem yazacağı kelimelerin câzibesine öyle aldanmış, öyle kanmış ki her yeni sayfada ilk harfle birlikte başlıyor ve bitiyor bir evvelki sayfadan tek harf şaşmaksızın hayatımızın akışı, aynı gafletin terennümlerinde.
Akıl hastahanesinde, ağaçların altında düşüne düşüne bir şeyler yazıyormuş delinin biri elindeki kalın deftere. Doktorun dikkatini celbetmiş bu durum:
- Sen! Ne yazıyorsun öyle günlerdir, kendini kaptırmış bir şekilde?
- Kitap yazıyorum…
Doktor taaccüple:
- Kitabı bitirince bana da göster tamam mı, okumak istiyorum? demiş.
Aradan bir hafta geçmiş-geçmemiş, deli, doktora kitabını takdim etmiş. Doktor sabırsızlıkla kapağı açmış:
Birgünün Hikâyesi, Yazan: Bir Deli
Bir sayfa daha çevirmiş ve romanı okumaya başlamış, doktor…
"Adam ata bindi. Dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg, dıgı dıg…"
Hangi sayfayı çevirse "dıgı dıg"la karşılaşıyormuş. Tâ ki, son sayfaya kadar:
"Adam attan indi."
Ne elem ki biz dahî her gün aynı "dıgı dıg"ları yazıyoruz hayat romanımıza. Ve yine her devirdiğimizde eski sayfayı aynı "dıgı dıg"ların izleri var yeni sayfamızın üzerinde. Maddî dünyanın kesâfeti öyle bürümüş ki rûhumuzu, tımarhâneye dönen dünyada kitabımızı okuyacak ve düzeltecek doktorlardan kaçmadayız, hatâlarımıza set kuracaklar, bize yeni ve güzel kelimeler yazmayı öğretecekler diye.
Yazıyı buraya kadar okuduğunuza göre ya "Tamam, hatâlarımız var ama hiç mi sevabımız yok?" ya da "Rabbim! Doktorlarını gönder bize, hakîkî doktorlarını tanımayı, onların reçetelerine uymayı nasîb eyle…" diyebilirsiniz. Elbette sevablarımız da var ama…
Niyetimiz ebedî hayâtın yanında birgün mesâbesinde bile olmayan şu dünya keşmekeşinde "dıgı dıg"ları en aza indirmek ve kitabımız elimize verildiğinde mesrûr bir şekilde okuyabilmemize sebep olmaktır.
Allâh niyetimizi yolundan ayırmasın, vuslatına ulaştırsın. Âmin.