Devletlerin en önemli meselelerinden biri de, hudutları içerisinde bir yol şebekesini kurabilmektir. Yolların yapımı büyük masraf, emek ve zamana ihtiyaç göstermektedir. Yolları yapmakla kalmayıp, bu yolların bakımının ve trafik intizamının temini de icap etmektedir.
İnsanlar köy yolu, şehir yolu, ekspres yol, vb. mevzularda düşünür, konuşur, okur, dinler ve yazarlar. Fakat kendi vücutlarındaki, kendi iradeleri ve müdahaleleri olmadan inşa edilmiş yüz bin kilometrelik damar yol şebekesinde, gece-gündüz sürekli ve gayet muntazam olarak kanları vasıtasıyla trilyonlarca hücrelerine besin maddelerinin götürüldüğü ve artık maddelerinin de alındığı o çok mükemmel trafik akışını, maalesef pek az insan düşünebilir ve bu düşünce ve iman ile o harika vücutlarının Yaratan’a ve Çalıştıran’a karşı vazifelerini yapmak mesuliyetini duyarlar.

Halbuki insanın hali bir yolcuya benzer. Yolculuğunun bu dünyadaki son menzili: kabirdir. Kabirde bir müddet kalacak, sonra haşre gidecektir. Haşirden sonra gideceği yer ise, “ebed memleketi”dir. Böylesine uzun bir seferin başlangıç yeri olan dünyada insan, bu çok mühim “ebed yolculuğu”ndan gafil olmamalı; bunun farkında olmalı, bu yolculuğunun gerekli tedbirlerini almalı, azığını ve levazımatını hazırlamaya çalışmalıdır. Aksi halde, tedbirsiz, hazırlıksız, azıksız, levazımatsız giden insan, hangi tehlikelere maruz kalabilir; en sonunda nereye gidebilir ve bu gidişinin son durağı ne olabilir?

En kısa bir seyahatimizde bile, gideceğimiz yeri düşünüp en münasip bir yolu seçeriz; yola gireriz, yol alırız, yol veririz, yol isteriz. Davetli ve emirle çağrılmış, “sefer-görev emri” almış bir asker gibi olduğumuz, ebedî âleme bu yolculuğumuzda hedefimizi düşünmeyecek miyiz? Yola girmeyecek miyiz? Yol almayacak mıyız? Yol vermeyecek miyiz? Yol istemeyecek miyiz?

İnsan bazı duraklarda belirli süreler kaldıktan sonra asıl yurduna varacaktır. Efendimiz şöyle buyuruyor: Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip sonra bırakıp giden bir yolcu gibiyim."