MuSTaFa iSLaMoĞLu

Tevhid, insanlığındeğişmez değerlerinin öbür adı olan "islam"ın tüm
ilkelerinin kendisindenneş'et ettiği temel değerdir. Tevhid, epistemik
anlamda hakikatinkaynağının tek olduğunu, kozmik anlamda var olan
hiçbir şeyin bu kaynaktanbağımsız düşünülemeyeceğini, sosyolojik
anlamda insanlarınbirbirleriyle ontolojik eşitliğini (vahdet) ve
dolayısıyla kula veeşyaya kulluğun, sömürünün, zulmün dışlandığını
(adalet) ifade eder.

Tevhid'in, bütün unsurlarıylagerçekleşmesi, insanın Allah'ın iradesi
karşısında gösterdiğitavra bağlıdır. İslam, Kur'anî anlamda, insanın
Allah'a karşı duruşunuifade eder; yani, insanın, varoluşunu Allah'tan
bağımsız anlamlandıramayacağınıve anlayamayacağını farkederek, hayat
tasavvurunun merkezineAllah'ı yerleştirmesidir. Bu da, insanın, gönüllü
olarak tüm yaşamıboyunca eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi,
sorumsuz davranmamasıanlamına gelir.


Allah, 'yaratma'yıkendisine meslek edinen (Hallâk), her an görev
başında bir yaratıcıolarak (kulle yavmin huve fi-şe'n) aktiftir ve
zamana, olaylara veeşyaya müdahildir. İnsanlık tarihi boyunca
gönderilen peygamberlerve onların taşıdığı vahiy, işte bu ilahi
müdahalenin eseridir.Allah'ın tarihe müdahalelerinin hiç biri,
zamandan, olaylardanve olgudan bağımsız gerçekleşmemiştir. Aslında, bu
müdahalelerin gerekçesidahi, bizzat o zamanda ve mekanda yaşayanlar ve
yaşananlardır.


Şu durumda, Allah'ınhayata müdahalesinin iki boyutu inkar edilemez
biçimde ortaya çıkıyor:1. Tüm ilahi müdahalelerde hiç değişmeyen ve hep
aynı kalan temel nedenler,amaçlar ve ilkelerdir; ki, "Bugün size
dininizi tamamladım"(5:3) ayeti bunu ifade ediyor. Bu ayetten sonra da
"Şer'î hüküm" bildirenayetler (Kelale ayeti gibi) inmeye devam ettiğine
göre, bu ayette tamamlandığıifade edilen "ilkeler"dir. 2. Bu sabit
ilkelerin farklı zamanve zeminlere uygun ve uyarlanmış olarak 'teklif
edilen' özel yol,pratik uygulamalar ve yöntemlerdir. İşte Kur'an'daki
"Sizden her nebi içinbir şeriat açıkladık" (5:4 ibaresi bu anlamı
ifade ediyor.


Şeriat'ın etimolojikanlamı, "canlıları suyun kaynağına götüren işlek ve
geniş yol" olduğunagöre, 'şimdi ve burada' yaşayan insanları,
yaşadıkları çağdansuyun kaynağına götüren yol nasıl bulunmalı? Çünkü,
dünkü yol, dün yaşayaninsanların kendi yaşadıkları zaman ve zeminden,
yani onların 'şimdive burada'sından kaynağa giden yoldu. Bu gün o gün
olmadığına göre, neyapmalı?


Farklı bir ifadeyle:İlahi kelamın lafzı "suyun" karşılığıdır. O
lafızların ahlakihedefleri ise o suyun "kaynağıdır". O kaynağa giden
"yol" ise, tabiatıyla"sudan" daha fazla, "suyun kaynağıyla" yani
"ahlaki hedeflerle"ilgili hükümlerdir. Sözkonusu "ahlaki hedefler" ise,
Allah'ın "ne dediğinden"daha çok "ne demek istediğini" tesbitle
ilgilidir ve yapılacaken önemli görev budur: Allah'ın ne dediğinden
yola çıkarak ne demekistediğini, yani muradını tesbit etmek.


Ben, kendi payıma,Fazlur Rahman'ın şu sorusunu önemsiyorum:
"Allah, toplumsaldeğişmeyi bütün vahiy tarihi boyunca, hatta Kur'an
indirilirken biledikkate alırken, Kur'an'ı tamamlarken bu tutumundan
vaz mı geçti? Yoksatoplumsal değişme mi durdu? Zemahşeri'nin dediği
gibi tarih boyu toplumsaldeğişmeye bağlı olarak değişen maslahatları
gerçekleştirmek içinyeni hükümler koyan Allah, 7. Miladi asırdaki bir
toplumun maslahatlarınınkıyamete kadar bütün insanlar için
değişmeyeceğine mikarar verdi?"


Bugün, Allah'a karşısorumluluğunun bilincinde olan her ilim sahibi, bu
sorunun cevabını aramakdurumundadır. Bugün, "düşünsel" bir cihada, bu
ümmetin geçmiştençok daha fazla ihtiyacı var. Bilmediğinin düşmanı olan
aldatılmış cahil yığınlarıbir yana bırakacak olursak, "Yaşasın
menfaatlerimiz!" diyemedikleriiçin "Kahrolsun Şeriat!" diye tempo
tutanları "insanınmutluluğu" önünde ciddi bir engel olarak görmüyorum;
benim asıl endişem,"Yaşasın Şeriat!" diyenlerin, Allah'ın iradesine
uygun yeni bir hayatıninşası için gerekli gayret, birikim ve "temsil
kabiliyeti"nden yoksunolmalarından kaynaklanıyor.