Hayalimizin yettiği en güzel tanımlamayla cenneti tasvir etsek bile onu “küçültmüş” gibi oluruz. Çünkü, bizim hayal gücümüz cennetteki güzellik yanında sınırlı kalır. “Ne göz görmüş, ne kulak duymuş” böylesine büyük bir nimete ulaşabilmek için gayret sarf etmek gerekiyor.
Uzun yıllar atletizm veya Uzakdoğu sporlarıyla meşgul olmuş bir insanın döktüğü teri bir kavanozda biriktirmek mümkün olsaydı kim bilir kaç kavanoza ihtiyacımız olacaktı! Sadece bir madalyanın bedeli bu ise ebedi mutluluk ve huzur kaynağı olan cennet yurdunun bir bedeli olmayacak mı? Sinema koltuğuna oturup bir filmi seyredebilmek için bile bir ücret ödemesi gereken insan, ebedî bir âlemde cennet koltuğuna oturup, O Güzeller Güzeli’nin cemalini temaşa etme karşılığında bir bedel ödemeyecek mi?

Elbette ödeyecek. Peki bu bedelin adı nedir? Kulluk. Cennete ehil hale gelmenin tek yolu kulluktur. Nasıl ki altın, sarrafın elinde posa ve tortusundan ayrılıp 24 ayar saf altın haline geliyorsa mana âlemimizde saklı bulunan gerçek madenimizi ortaya çıkarmamız, Rabbimiz’in huzuruna çıkıp Cemalini müşahede etmeye liyakat kazanmamız ve cennete girmeye ehil hale gelmemiz için Allah bizi kullukla mükellef kılmıştır. Kulluk yaptıkça safileşecek, safileştikçe berraklaşacak, şeffaf hale geleceğiz. Allah Resulü’nün ifadesiyle bize bakan, bizde Allah’ın tecelli ettiğini görecek.

Elbette ki bu keyfiyet, bu kıvamına geliş çok büyük bir gayret ister. Bu öylesine uzun bir yoldur ki imanla başlar ve imanın rükünlerini hazmederek ruhumuzu onlarla bütünleştirmeyle devam eder. Daha sonra da imana ait meseleleri, ibadet yoluyla derinleştirerek ihsan şuuruna erme ve derken kendi adımıza elde ettiğimiz bu meziyetleri topluma taşıma ve herkesi ve her yeri aydınlatmaya kadar varır.

***

TALİP OLDUĞUMUZ ŞEY PAHALI

Kulluk epey zordur; ama karşılığında çok pahalı, büyük nimetler lutfedildiği için ne kadar zor olsa da değer. Mesela biz ebediyete talibiz. Ebediyet dediğimiz şey sonsuzluktur. Ve işte biz başta buna talip olmuşuz. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi bir insana deseler ki ‘sana bin sene mesut yaşayacağın bir ömür verilecek’ o insan sevinir; ama ‘o bin seneden sonra öleceksin’ dense seneler birer birer kopup gittikçe ve hele hele ilk beş yüz aşıldıktan sonra şimdi başaşağı gidiyorum der, vicdanı ölümün kıyısına girme havası içinde ah u vah eder, inler. Çünkü insan vicdanı ebed duygusu ve Ebedî Zat’tan başka bir şeyle teselli olamıyor. Bu bakımdan ebediyet çok mühimdir.

Siz bir kuyumcuya gidip, denizin derinliklerindeki bir mercan yatağından çıkarılmış ve dünyada eşi-emsali bulunmayan bir mücevhere talipseniz ve o antikacı sizden bir trilyon istiyorsa o mücevher için herhangi bir çarşı-pazarda satılan incik-boncuk değerinde bir fiyat teklif edemezsiniz. Size, yaptığınız kulluğa bedel dünyanın binlerce sene mesudane hayatı bir saat mesudane hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatı ve bu cennetin de binlerce mesudane hayatı bir dakikalık temaşasına mukabil gelmeyen bütün güzelliklerin, lezzetlerin kaynağı Cenab-ı Hakk’ın cemalini seyretmeye talipsiniz. Demek ki siz çok pahalı bir şeye talip olmuşsunuz.

Aslında yarısı uykuda ve gençlik hevesatı içinde geçen bir hayatın bazı dilimlerini Allah’a, ibadet ü taata veriyoruz. Bir bakıma Allah’a bir testi su veriyoruz. Ama O’nun lutfuna bakın ki, buna bedel bize testiler dolusu altın veriyor. Talip olduğunuz şey çok pahalı olduğu için tabii bunun biraz sıkıntısı olacaktır; ama testi testi altına karşılık bir testi su taşıma zahmetine de katlanmak gerek.

Mesela ibadetlerin şahı beş vakit namaz, yirmi dört altın seviyesinde olan günlük yirmidört saatin sadece bir saatini alır. Fakat ebedi bir cennet hayatını insana müjdeler. Günlük sermayesinin yirmi üç saatini bu kısa dünya hayatı için harcayıp da onun bir saatini ebedi hayatı için vermeyen insanın ne kadar zarar edeceği malumdur. O yüzden ibadetlerin zahiri ağırlığı, alınacak karşılık düşünüldüğünde hiç hükmünde kalır.

Son söz: Zahmetsiz rahmet olmaz..