Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 8 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 72

Konu: Siz Diyalog’a Karşı mısınız?

  1. #1
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Siz Diyalog’a Karşı mısınız?

    SANIRSINIZ Kİ, yeni bir kamplaşmanın tohumları atılıyor. Sanırsınız ki, taraflar, saflarını iyice belli etmiş, birbirine elense çekiyorlar.

    Diyalogdan söz ediyorum. Diyalog karşıtlarının ve diyalog taraftarların, zihnime boca ettikleri kısır tartışmaların artık sıkıcı olmaya başladığını söylemek istiyorum.

    Türkiye’de ve dünyada, her yeni çıkan fikir, ideoloji, moda vs. her ne olursa olsun, bir de bakıyorsunuz, etrafında kümelenme başlamış. Özellikle, yaşadığımız bu topraklarda, bizleri farklı saflarda görmek isteyenler, hemen bir fikir ortaya atıp, zihnimizi hipnotize ediyor ve kendi aramızda bir çekişme yaşayıp dururuz.

    Türkiye toplumunda, 12 Eylül öncesi kamplaşmalardan bu gün yeller esiyor. Artık, devir ulus-devletin karşısında yer alanlar ve almayanların devridir. Eski kamplaşmalarda, kavram kargaşalarında, sağ-sol, dindar-ateist, milliyetçi-enternasyonelci gibi kavramlar prim yaparken, eskiden birbirine düşman olan kutuplar, bu gün canciğer yoldaş olup meydana çıkmışlar.

    Bu gün, liberal sosyal demokrat biri, dindar bir demokratla, bir araya gelebiliyorsa bunu Türkiye toplumundaki değişimin hanesine yazmak gerekiyor. Milliyetçilik ile muhafazakârlık kavramları, yan yana gözükmemeye çalışıyorlar. Atatürkçülük üst şemsiyesi, derinlerden aldığı destekle, solculukla birlikte milliyetçiliği de ‘merkezci’ düşünce yapısını da bir arada tutmaya çalışıyor. Avrupa Birliği ve batıyla ilişkilerde, liberal İslam, batıcılığı, ‘muasır medeniyet seviyesine’ çıkanlardan aldı. Eskiden batıcı olanlar, şimdi artık muhafazakâr; eskiden muhafazakâr olanlar şimdi kraldan fazla kralcı kesildi. Atatürkçülük üst şemsiyesinde buluşanların menfaati ne zamana kadar kesişecek bilinmez. Ama derin menfaatler, derin dengelere göre her zaman değişebilir.

    Son yıllarda artık yeni bir gruplaşma yaşanıyor. Diyaloga taraf olanlar ve Diyalog karşıtları. Gerçi bu neo-gruplaşma, nitelik olarak eskilere pek de benzemiyor. Ama sonuçta bu da bir tür gruplaşma ve diğerlerini ‘öteki’leştiriyor.

    Diyalogun karşısında, bir tarafta katı Kemalist elit, öte yandan dinin siyasal görünümünü, asli fonksiyonuna tercih edenler. Hiç umulmadık iki kesim, inanılamayacak bir şekilde muhafazakârlaşıyor. Biri rejimi korumak uğruna, diğer batı toplumlarıyla olan diyalogun, Kemalist rejime zarar verdiğini düşünüyor. Öteki, toplumun geleneksel yapısını(sanki yeterince bozulmamış gibi), yerle bir edecek diye, batının hiçbir değeriyle el sıkışmıyor ve düşmanca bakmaya devam ediyor.

    Diyaloga taraf olanların saffı da ilginç simaları buluşturuyor. Atatürkçülerden liberal solculara, demokrat misyondan milliyetçi kanada kadar bir çok kişiyi aynı karede görmemiz mümkün. 12 Eylül sonrasında yaşadığımız ‘yeni sol’,‘yeşil kapitalizm’, ‘jakoben milliyetçilik’ vs. gibi yeni bir yapılaşma ile mi karşı karşıyayız. Yoksa, çok geçici bir konjonktürel beraberlik durumuyla mı karşı karşıyayız? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da yeni bir ‘öteki’leştirme ile karşı karşıya olduğumuzdur.
    Kimisi, ‘diyalog masalı’ diyerek diyalogu tahfif eder. Kimi de diyalogu bir dini misyon hüviyetinde görmeye başlamış. Diyalogu, küfre ve zulme rıza olarak görenler bile çıkmakta. Yani siz, bir gayr-i müslimle selamlaşınca, neredeyse tekfir damgası yiyeceksiniz. Öte yandan, diyalog fikrini önemsemiyorsanız, yada diyalog fikrine karşı iseniz, dinin temellerinden birini ifa etmemiş gibi muamele görüyorsunuz. Diyaloga inanmıyorsanız, neredeyse cihada inanmıyormuşsunuz gibi kendinizden korkmaya başlıyorsunuz. Zira diyaloga iman etmiş olanların bir kısmına göre, diyaloga karşı olmak, Kur’ana karşı olmaktır.

    Siz kafire selam vermeyi caiz mi görüyorsunuz? Hükmünüz hemen veriliyor ve bir ayet kullanılarak, ‘onlara benzeyen onlardandır’ hükmünce, siz de kafirler sınıfına sokuluyorsunuz.

    Bu satırların yazarı da aslında diyaloga taraf olmakla beraber, son yıllarda diyaloga bu kadar sıkça vurgu yapılmasından da rahatsızdır. Zira, bu uğurda, bir çok ölçü kaçmakta ve bir çok gönül kırılmaktadır. ‘Dışarı’ tabirini hakkedecek biri, hoş görülürken; ‘içeri’den birilerinin kalpleri kırılmakta ve gıybet sınırları çok çok aşılmaktadır. Söz gelimi bir hristiyana karşı gösterilen hoşgörü, bir müslümandan esirgenebilmektedir.

    Öyle ise işin tadını kaçırmadan, ‘öteki’ ile diyaloga girilecekse, bu, yapılmalıdır. Ama, insanlar arasında takım tutar gibi gruplaşmalara yol açacak ifade ve söylemlerden uzak durulmalıdır. Gayr-i Müslim ile diyaloga girilip, müslümanla diyaloga girilemiyorsa, burada bir yanlışlık olduğu aşikar olup, şapkayı önümüze koymamız gerektiğini bize hatırlatır.
    Öyle ise aklın yolu birdir. Diyalogu mecrasından çıkarmayıp, onu siyasileştirmemek gerek. Hele uluslar arası bir siyasetin metaı olmasına asla müsaade edilmemelidir.

    Ahmet Nazlı - 1111.karakalem.com
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  2. #2
    Ehil Üye Ehl-i telvin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.269

    Standart

    bu tür sentezlere hayran?m ALLAH raz? olsun adminim...
    Amma dikkat çekilmesi gereken paragraf 'asl?nda bu sat?rlar? yazan bende diyalog taraftar?y?m' k?sm?,diyaloğu savunmak ötekileştirmeye z?t bir durumdur zaten buna da dikkat etmek laz?m hristiyanla diyalog müslümanla neden yok zihniyeti de 20. lem'ada san?r?m izah edilmiş...vesselam

  3. #3
    Ehil Üye Medresetü'zZehra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Bulunduğu yer
    Eskişehir
    Yaş
    31
    Mesajlar
    1.934

    Standart

    Dinler arası diyolog diye bişeyin söz konusu olması bile tuhaf..

    Çünkü dinler diye bişey yoktur..Din vardır o da İslamiyettir..
    Hüsn-ü Aşk...



    Gayr-ı Meşru Bir Muhabbetin Neticesi Merhametsiz Bir Adavettir.


  4. #4
    Gayyur mızrap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    İSTANBUL
    Mesajlar
    63

    Standart

    selamun aleyküm,

    ben olaya farklı bakıyorum arkadaşlar ve de gerekli olduğunu savunanlardanım,naçizane görüşlerim,islamiyeti her yönüyle yaşayan birİnin ya da birilerinin islamı diğerlerine daha iyi anlatabilmek tanıtabilmek maksadıyla attığı adımlar neden yanlış olsun ki,Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem Saadet asrında aynı şeyi yapmamış mıdır..? İslam olmayan bir yığın topluluklara,devletlere elçiler göndermemiş midir,kimileriyle bizatihi görüşmemiş midir,her türlü iftiralara,zorluklara ve en umulmadık,kalbi mühürlü kişilere dahi yılmadan usanmadan ara vermeksizin tebliğe ve irsada devam etmemiş midir...?Amaç ;Müslümanlık nedir? Nasıl yaşanır?Müslüman kimdir..? gibi daha birçok konuda tanıtılması gerekli değil midir..? Savaşarak,zorbalıkla islamı dünyaya tanıtmak yerine,edeple,Kuran2ın emrettiği gibi sabırla ve hep iyilikle,anlatmak Allah'ın da hoşuna gidecek bir davranış olacaktır inşaALLAH,bu da ancak diyalog denilen ve çoğunun hiçe saydığı,hatta yadırgadığı,böyle olamaz dediği bir oluşumla olacaktır kanaatimce...Bunu kendine görev adledmiş kişilerin yerilmesine hatta daha da ileri gidilip,haşa kafir,mason ve benzeri yakıştırmalar yapılmasına gerçekten üzülerek bakıyorum... Bu yolda çaba sarfedenlerin,iftiralara uğrayanların ve sırf bu yüzden yanlış yapmakla suçlananların Allah celle celalüh yar ve yardımcısı olsun inşaALLAH....SELAMETLE

  5. #5
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    "Öyle ise işin tadını kaçırmadan, ‘öteki’ ile diyaloga girilecekse, bu, yapılmalıdır. Ama, insanlar arasında takım tutar gibi gruplaşmalara yol açacak ifade ve söylemlerden uzak durulmalıdır. Gayr-i Müslim ile diyaloga girilip, müslümanla diyaloga girilemiyorsa, burada bir yanlışlık olduğu aşikar olup, şapkayı önümüze koymamız gerektiğini bize hatırlatır.
    Öyle ise aklın yolu birdir. Diyalogu mecrasından çıkarmayıp, onu siyasileştirmemek gerek. Hele uluslar arası bir siyasetin metaı olmasına asla müsaade edilmemelidir."

    Teşekkürler...

  6. #6
    Müdakkik Üye mevlanahalid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    633

    Standart

    1.Hazreti Muhammed sav ve ashabı ve tabiin ve tebe-i tabiin hayatı boyu kurana ve sünnete sadık kalarak Kurani bir metodla yani tebliğ ile insanları hakka ve hakikate davet etmemizi ders vermişlerdir.

    2. diyalog zaten hayatımızda istemesekte var, yani avrupada veya hindistanda yaşayan bir müslüman komşu hakkına riayet ederek islam hukuku çerçevesinde diyaloğu zaten var.

    3. Diyalog o halde kişisel boyutta bir diyalog olmaktan çıkıyor, İslam dini ile yani son din ile diğer birtakım dalalet fırkalarını hakiki bir dinmiş gibi muhatap kabul etmek BİTARAFLIK tır. İslamda caiz değildir. İslami metodolojide yoktur. Yani bidattır. Bütün bidatlarda ateştir.

    4. İslami tebliğ hakkında bilgi almak istenirse fıkıh sünnet kuran ve Risale-i Nur lara başvurulabilir. Kongre, sempozyum, dergi çıkarma, kitap çıkarma Risale-i nurları izah ederek iman kurtarma yapılsa daha iyi olur.

    5. Diyalog ile karşıdaki din temsilcisinin iknası kuvvetli ise bu diyalog kurumunda bir söz sahipliği almasına sebep oluyor. Diğerlerinin hakkı tebliğinde susmasına sebep oluyor. Sonra tavizler veriliyor. Caiz değil. Biz islamı yüceltmek için çalışıyoruz.

  7. #7
    Ehil Üye beylikdüzü73 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul/beylikdüzü
    Mesajlar
    1.163

    Standart

    Alıntı Medresetü'zZehra Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Dinler arası diyolog diye bişeyin söz konusu olması bile tuhaf..

    Çünkü dinler diye bişey yoktur..Din vardır o da İslamiyettir..
    Aziz kardeşlerim,

    İstisnai durumlar hariç hiç bir islami grup, mezhep, tarikat vs. diyalog karşıtı değildir, olamaz. Çünkü bizzat Efendimiz (S.A.V) gayri müslimlerle diyalog içerisindeydi.

    Diyalog karşıtı gibi görünenler aslında bu olayın ismine karşıdırlar. Yukarıda arkadışımızın da yazdığı gibi "Dinler Arası Diyalog" isimlendirmesinin Kuran'a göre yanlış olduğunu savunurlar ve bu yüzden diyalog çalışmalarına karşı duruş sergiler, içinde olmazlar ya da görmezden gelirler.

    Şimdi burada tartışılması gereken ki benim de zihnimi epeydir meşgul eden mevzu;

    1. Gerçekten de diyalog çalışmalarını bu şekilde isimlendirmek dinimize göre yanlış mıdır?

    2. Diyalog faaliyetlerinin öncüsü olan cemaat önderi bu isimlendirmeyi kullanmış mıdır?

    3. Eğer kullanmışsa bu hizmete bigane kalmayı gerektirir mi?

    Selam ve dua ile.
    ________________

    Andolsun ki Duha'ya
    Ve leyl-i iza seca'ya
    Rabbin ne terkeder seni,
    Ne darılır sana.
    ________________
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

  8. #8
    Gayyur mızrap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    İSTANBUL
    Mesajlar
    63

    Standart

    bu yazıyı sonuna kadar usanmadan okumanızı tavsiye ediyorum inşaALLAH....


    Selamun aleykum

    DİNLER ARASI diyalog konusunda şöyle veya böyle düşünenleri bir an için unutalım ve böyle bir fikirle ilk defa karşılaştığımızı varsayarak diyaloğa karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini belirlemeye çalışalım.
    Yeryüzündeki tek hak din olan İslâm’ın mensupları olarak böyle bir diyaloğa, öncelikle, “Evet” dememiz beklenir; ancak, burada önemli olan, söz konusu diyaloğu kimin kimlerle yapacağıdır.

    Bu görüşmelerde Müslümanları temsil edecek kişilerin İslâm’ın temel hükümlerini harfiyen yaşamaları, bu dinin güzellikleriyle kalplerini, akıllarını, bütün duygu ve latifelerini kemâle erdirmeleri, muhtaçların karşısına böylece çıkmakla onlara yaşayışıyla fiilen ders vermeleri gerekir. Bunu başarılabilirlerse, Üstad Bediüzzaman’ın şu şartlı müjdesi de, Allah’ın izniyle, gerçekleşecek demektir:

    “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler. Belki, Küre-i Arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler.” (Tarihçe-i Hayat)

    İşte diyalog bu noktaya gelindikten sonra başlarsa faydalı olur. Gerçeği arayan, fakat ideal inanç sistemini ve onu sergileyen örnek insanları bulamadığından içine kapanıp kalan ve çareyi sefahatte ve inançsızlıkta bulan günümüz Batı toplumu, ancak böyle bir diyalog sonunda gerçeklerle tanışabilir, Kur’an-ı Kerim’e kavuşabilir ve bütün âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e (asm.) ümmet olma şerefine erişebilir.

    O halde, yeterli bilgi birikimine sahip olunduğu halde bu diyaloga karşı çıkmak, Müslümanları “sadece kendi aralarında görüşen, başkalarına bir şeyler verme ihtiyacı duymayan, ‘komşusu aç iken kendisi tok yaşayan’ ve muhtaçları aç bırakmayı sevap sanacak kadar egoist ve bir o kadar da İslâm’ın ruhuna ters düşen birer olumsuz tip” olarak sunmak demektir. Bunun vebali de oldukça büyüktür.

    Allah Resulüne (asm.) yapılan şu İlâhî hitap, günümüzde de aynen geçerliliğini korumaktadır.

    “De ki, ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah’tan başka bir mâbud tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı Rab edinmesin.’” (Âl-i İmran, 64)

    Şimdi şöyle bir düşünelim:

    Teslis inancı, günümüzde de Hıristiyan âleminde hâlâ hüküm sürmüyor mu? Bu inanç, “Allah’tan başkalarını mabud tanımak, O’na ortak koşmak” mânâsına gelmiyor mu? Hastalık devam ettiğine göre, Peygamber Efendimiz’e yapılan bu davet emri, günümüz Müslümanlarını da ehl-i kitapla görüşmeler yapmaya çağırmış olmuyor mu?

    Bu konuda İslâm tarihinde ibret alacağımız nice örnekler vardır. Bizzat Allah Resulü’nün (asm.) iki uygulamasını nakletmekle yetinelim:

    Birincisi, Hudeybiye barışıdır. Bu barış, müşriklerle gerçekleştirilmiş ve tarihçilerin ifadesine göre bu barıştan sonra Müslüman olanların sayısı öncekilerin iki katı kadar olmuştur.

    İkinci örnek, Peygamber Efendimizin Medine’ye teşriflerinden sonra, hem Hıristiyanlarla, hem de Yahudilerle anlaşmalar yapmasıdır. Allah Resulü (asm.) bu anlaşmalara sadık kalmış, barışı bozanlar karşı taraf olmuştur.

    Her iki anlaşmanın ortak yanı şudur: Müslümanlar gerek o devirde, gerek ondan sonraki dönemlerde, hak din olan İslâm’ı muhtaçlara tebliğ etmek için daima barıştan yana, diyalogdan, huzurdan, asayişten yana olmuşlar ve bunun meyvesini de almışlardır.

    Müslümana her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük görevler düşüyor. Nitekim, dinî ilimlerde gerekli bilgi birikimine sahip, hamiyetli, gayretli ve şefkatli insanlar, İslâm’ın nurunu bütün muhtaç gönüllere ulaştırmak için çaba gösteriyorlar ve her fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Dinler arası diyalog da bu fırsatlardan birisi olarak görülebilir.

    Şu da var ki, muhataplarımız da bizi kendi gizli emellerine alet etmek için aynı aracı kullanmak isteyebilirler. Burada Müslüman’ın basiretli olması büyük önem taşır.

    Tarafların hepsinde ortak gaye, “gerçeği bulmak ve müşterek düşmanlarına karşı işbirliği yapmak” olursa, sonunda hak üstün gelecek ve böyle bir diyalogdan zaferle çıkan taraf, Müslümanlar olacaktır.

    Müslümanlar, diyalogdan kaçan taraf olmamalı, diyaloğun bütün insanlığın ortak menfaati için yürütülmesini savunmalıdırlar. Ancak, karşı taraf meseleyi dinî olmaktan çıkarıp, Hıristiyan âleminin siyasî ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda istismara kalkışırsa, onlarla fazla zaman kaybedilmemeli, mesailer ateizme kaymış gençlik üzerine teksif edilmeli, yani, diyalog gençliğe yöneltilmelidir.

    Bu açıklamalardan sonra konuyu ana hatlarıyla ve ön yargılardan uzak olarak ele almaya çalışalım:

    İyi niyetle yapılacak böyle bir diyaloğun birkaç boyutu vardır.

    Bunlardan birisi bütün dinlerin müşterek düşmanı olan menfiliklere karşı iş birliği yapmaktır.

    Nedir bu olumsuzluklar?

    Hemen akla gelenlerden bir kaçını sıralayalım:

    • Ateizmin özellikle Avrupa’da büyük boyutlara ulaşması.

    • Ahlâk buhranı sonucu namus mefhumunun ortadan kalkması, aile hayatının büyük ölçüde sarsılması.

    • Ahiret inancının zayıflamasıyla dünya menfaati için her türlü yolsuzluğun, zulmün, ihanetin rahatlıkla işlenmesi.

    • Kalp ve ruhların gıdasız kalmasının bir göstergesi olarak içki ve uyuşturucu alışkanlığının gittikçe yayılması.

    • İnanç boşluğunu “şeytana tapma” gibi bir takım sapık görüşlerin doldurma çabaları.

    • Ve herkesi rahatsız eden anarşi. Kimi niçin öldürdüğünü bilmeyen robotlaşmış insanların döktükleri oluk oluk kan. İnsanlığın huzur ve refahı yerine silah mafyalarına akan paralar.

    Bu son madde bana, Risale-i Nur müellifinin, çok istismar edilen bir konuya getirdiği açıklamayı hatırlattı. Kısaca değinmek isterim:

    Bediüzzaman, “Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’anda nehiy vardır. Bununla beraber nasıl ‘dost olunuz’ dersiniz?” sorusuna verdiği öz, fakat çok doyurucu cevabında şöyle diyordu:

    “Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir.”

    Buna göre Kur’an’da yasaklanan muhabbet, Hak din olan İslâm’a kavuştuktan sonra Yahudiliğe yahut Hıristiyanlığa meyletmek ve sevgi beslemektir. Bu yasaktan kaçınmak şartıyla, bir Hıristiyanla iyi komşuluk ilişkileri kurulabilir, ticaret yapılabilir, ortak düşmanlarımıza karşı birlikte hareket edilebilir. Bütün bunlar Hıristiyanlığı sevmek demek değildir.

    Konunun devamında bu noktaya şöyle açıklık getiriliyordu:

    “Bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve san’atı içindir. …. Binaenaleyh, Müslüman bir sıfatı veya san’atı istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” (Münâzarât, 40)

    Son cümle gerçekten çok harika; konuya son noktayı koyuyor. Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman, hanımını elbette sever, ama bu sevgi onun dinini sevmesi mânâsına gelmez.

    Bu ince ölçülerden uzak kalmak bize bazen çok pahalıya mal oluyor.

    Konunun devamında, ehl-i kitapla dost olmanın gerekçesi, şu cümlelerle netleştiriliyor:

    “Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’ânî de dahil değildir.” (Münâzarât, 41)

    Aslında bu cümleler, dinler arası diyaloğun iki önemli yönünü nazara veriyor: Birisi, birbirlerinden medeniyet ve terakki dersi almak, bu sahadaki gelişmeleri paylaşmak; diğeri, asayişi yani dünya barışını korumak. Bu ikinci maddenin dünya saadetinin de esası olduğu özellikle vurgulanıyor.

    Şimdi şöyle bir düşünelim: Yukarıda bir kısmını sıraladığımız müşterek düşmanlara ve dertlere karşı, farklı dinlere mensup insanların bir araya gelip ortak bir strateji belirlemelerine niçin karşı çıkılsın? Böyle bir işbirliğine Müslümanların değil, ancak sözünü ettiğimiz menfi fikirleri taşıyanların karşı çıkmaları gerekmez mi?

    Bu soru sürekli olarak zihnimi kurcalar durur ve “İslâm dininin cihanşümul oluşu” gerçeğiyle, böyle bir anlayışı bir türlü bağdaştıramam.

    Bu konuda iki âyet-i kerime:

    “Şüphesiz ki, Allah katında (hak) din İslâm’dır.” (Âl-i İmran Suresi, 19)

    “İşte bu gün sizin dininizi kemâle edirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” Maide Sûresi, 3

    Peygamberimiz (asm.) ahir zaman peygamberidir ve İslâm, bütün insanlığın kıyamete kadar tek rehberidir. O halde, bu dinin esaslarını bütün insanlığa ulaştırmak bizim görevimiz değil mi? Sözünü ettiğimiz diyalog, toplumun yaralarını sarmak için bir araya gelen çeşitli din mensuplarına İslâm’ı anlatmamıza bir vesile olamaz mı?

    Örnek olarak Hıristiyanlık üzerinde konuşalım: Böyle bir diyalog ile ya onlar bizden tevhid inancını alacaklar, yahut biz onların teslis görüşüne kayacağız. İkinci şıktan endişemiz mi var ki, diyalogdan kaçınalım. Kaldı ki, bugün birçok Hıristiyan din adamının teslisi bırakıp tevhide döndüğü bir gerçek iken, böyle bir diyalogdan karşı kesimin korkması daha makûl değil mi?

    Geliniz tahminleri, teorileri bir yana bırakıp realiteye bir göz atalım:

    İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı, geri kalmışlığın alabildiğine hüküm sürdüğü dönemlerde ülkemizden Avrupa’ya, özellikle de Almanya’ya çok sayıda işçi göç etti. Bunlardan acaba kaçı İslâm’ı terk edip Hıristiyan oldu? Birkaç aşk macerası dışında, bir Müslümanın din değiştirmesi vakasına istatistiklerde rastlanmıyor. Avrupa’ya ilk gelen bir kısım gurbetçilerimiz, Batı kültürüne kapılmış, o aşırı serbesti ortamında içkiye, sefahate düşmüştür; ama bunlar yine de imanlarını korumayı başarmışlardır. Bir sonraki nesil ise işin vahametini anlayıp yeniden kendi öz benliklerine dönme savaşı vermeye başlamışlardır. Şimdi ise izlenimlerimize göre durum oldukça iç açıcı ve ümit vericidir.

    O gün Avrupa’ya göç etmiş vatandaşlarımızı Batının dini değil, hayat düzeni etkilemiş; kiliseleri değil, meyhaneleri kendine çekmişti. Burada gurbetçi vatandaşlarımızın kabahatleri ve zaafları bir tarafa, şu gerçek de açıkça ortaya çıkıyordu: Avrupa’da Hıristiyanlıktan çok sefahat hâkimdi.

    Bugünün Avrupa’sında Hıristiyanlık açısından müspet denebilecek bir gelişme olmamıştır. Gençlik, bazı üniversitelerde, yüzde doksanlara varan vahim bir oranla ateist olmaktadır. Avrupa’da yeni kilise yapmak bir yana eskiler, özellikle tarihî değeri olmayanlar bir bir yıkılmakta ve işyeri yapılmakta, bir kısmı da cami hâline getirilmektedir. Artık, içkinin yerini uyuşturucunun süratle almaya başladığı bir Avrupa ile karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda bizim dinler arası diyalogdan İslâm dini adına bir tehlike vehmetmemiz gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

    Eğer bu diyalogdan, dinimiz açısından değil de, milletimizin ve devletimizin menfaatleri açısından bir zarar görüyor, bir gizli oyun hissediyorsak, bunu göz ardı etmemek ve gerekli tedbirleri almak da aklın gereğidir. Bu ayrı bir konudur.

    Nur Külliyatı’ndan diyalog çalışmalarına ışık tutacak iki önemli mesajı aktarmak istiyorum:

    Birinci bizzat Peygamber Efendimizin bir haberini bize ulaştıran şu ifadeler: “Hadis-i sahihle, âhir zamanda Îsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi….” (Lem’alar, 151)

    Bir ittifaktan söz ediliyor; Îsevîlerin hakiki dindarları ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek bir işbirliği haber veriliyor. “Hakiki dindar” ifadesi çok önemlidir ve siyasî oyunlar sergilemek, maddî menfaat temin etmek için değil, doğrudan din namına yapılacak bir ittifak söz konusu. Düşman olarak da zındıka gösteriliyor. Bütün dinsizlik cereyanları ve her türlü ahlâksızlık şebekeleri bu terimin içine girer.

    Üstadın şu ifadelerini de aynı mantık içinde değerlendirebiliriz:

    “Şimdi bu acib zamanda, îmanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, Hırıstiyan bile olsa onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.” (Kastamonu Lahikası)

    Diyalog olmazsa, bu mesajın uygulama sahasına gireceği beklenebilir mi?

    İkinci mesaj:

    “Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silah edecek.” ( Sözler)

    Hıristiyanlığın ya tamamen söneceği, yahut teslis ve benzeri yanlışlıklardan temizlenerek İslâm’a teslim olacağı haber veriliyor. Bunun gerçekleşmesi için de diyalog şart değil mi?

    Yine Nur Külliyatında, “Hadis-i Sahihle, Hazret-i İsâ Aleyhisselamın geleceği ve Şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceği” konusunun açıklanmasında geçen şu cümleler de sözünü ettiğimiz ikinci mesajı desteklemektedir:

    “Tabiiyyun, maddiyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiyye vasıtasiyle intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.

    İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semasından nüzûl edecek; hâl-i hâzır Hıristiyanlık dîni o hakikate karşı tasaffi edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir… Ve Kur’ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevisi, tâbi; İslamiyet, metbû’ makamında kalacak. Dîn-i Hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevilik ve İslâmiyet; ittihat neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak…”(Mektûbât, 57)

    Konunun bir başka boyutuna da kısaca değinmek istiyorum:

    Bir Müslüman olarak, kendimiz nasıl düşünürsek düşünelim; ama, bizim gibi düşünmeyen din kardeşlerimiz hakkında “su-i zan, tecessüs, gıybet, iftira ve tekfir”den hassasiyetle sakınmamız gerekir. Şahsî kanaatimiz, dinler arası diyaloğun Müslümanlara zarar vereceği istikametinde de olabilir. Bunu fikir hürriyeti içinde değerlendirir ve hürmetle karşılarız. Ancak, aksini düşünen bir Müslümanı hemen tenkit ve itham etmek yerine, kendisiyle bizzat görüşüp gerekçelerini dinlememiz lâzım gelir. Bu karşı fikrin gerekçesinde, “İslâm dininin intişarı ve Müslümanların bütün dünyada daha rahat bir ortamda dinlerini yaşamaları ve başkalarına da tebliğ imkânı bulmaları” gibi ulvî gayeler varsa, kendilerini itham etmeye hiç hakkımız yok demektir. Bir kişi söz konusu diyaloğu, “İslâm’a ve Müslümanlara zarar verme” niyetiyle desteklemiş olmalı ki, kendisine karşı çıkalım ve onunla gerekli fikir mücadelesine girmeye hak kazanalım.

    Bazılarının bu hususta çok aşırı giderek kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ettiklerini, küfürlerine hükmettiklerini işitiyoruz. Tekfir konusunda, âlimlerimiz şöyle bir ölçü getirmişlerdir:

    “İman, kalbin kabulü ve dilin ikrarıyla sabit olduğu gibi, küfür de kalbin reddi ve dilin bunu ifade etmesiyle tahakkuk eder.”

    Buna göre, bir mümin, İslâm’ın ruhuna ters düşen bir takım davranışların içine girmişse onun küfrüne hemen hükmedemeyiz. Çünkü ne kalbine nüfuz edebilmiş, ne de dilinden İslâm’ı reddeden bir söz işitmişizdir.

    Ehl-i sünnet itikadına göre, “Bir kişinin küfrüne doksan dokuz delil bulunsa, imanına ise bir tek delil olsa, müftü bu tek delile göre hükmeder.”

    Bu konuda Allah Resulünün (asm.) şu hadis-i şerifi tüyler ürperticidir ve hepimizi azami dikkate davet eder:

    “Bir kişi diğerine kâfir dediğinde, o söz havada kalmaz. Eğer karşısındaki gerçekten kâfir ise söz ona ulaşır. Eğer değilse geri döner ve o sözü söyleyeni kâfir yapar.”

    Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki hassasiyetini şu cümlelerle ifade eder:

    “Said’i bilenler bilirler ki, mümkün oluğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarîh küfrü bir adamda görse de, yine tevile çalışır.Onu tekfir etmez.”

    Son söz:

    Müslüman, içine kapalı bir insan değildir. Kur’an-ı Kerim’de “en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de “doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız ve onları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün peygamberlerin ortak yolu, Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve isyandan kurtarmaya çalışmaktır.

    O halde, kendimizi, bâtıl yolda gidenleri öldüren bir ölüm komandosu olarak değil, onları doğruya ulaştırmaya çalışan bir ıslahçı olarak takdim etmeli ve bunu yaşayışımızla da sergilemeliyiz.

    Şimdi iç âlemimize dönelim ve kendimizle şöyle bir hesaplaşalım:

    “Acaba ben İslâm’ın nurundan mahrum kalan insanlara acıyıp onları kurtarmaya mı çalışıyorum; yoksa onları, hayatlarına son vererek, cehenneme göndermeye fırsat mı kolluyorum? Eğer nefsim bu ikinciden yana ise, demek ki ben “Peygamberlerin ortak çizgisinden sapma durumundayım.” Kendime gelmeli ve görevimi iyi şekilde belirleyip ona göre çalışmalıyım.”

    Bir doktorun hastaya değil hastalığa düşman olması gibi, Peygamberimiz de şirke düşmandı, ama müşriklere acıyor ve onları kurtarmaya çalışıyordu. Acaba, ben, sevgili Peygamberimin bu sünnetine hangi ölçüde uyum gösteriyorum?

    Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümidimiz odur ki, böyle bir iç muhasebe ve diyalog, bizi gündemdeki diyalog konusunda da en isabetli karara götürecektir.

    Prof.Dr. Alaaddin Başar

  9. #9
    Dost Baaki25 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    ist
    Mesajlar
    6

    Standart Eleştiri Üzerine

    Selamunaleykum ebeden daimen inş.
    Kardeşler herşeyi bitirdikde diyalog üzerine düşüncelerimiz mi kusur kaldı.O kadar sıkıntı varken çok derin bilgi isteyen konularda yorum yapmak hizmet-i imaniyeye ne kadar faydalı olur düşünmek lazım.Allah hizmet insanını şeytanın desiselerinden fitne fesada kapılmasından muhafaza buyursun..
    Selam ve Dua ile..

  10. #10
    Ehil Üye Medresetü'zZehra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Bulunduğu yer
    Eskişehir
    Yaş
    31
    Mesajlar
    1.934

    Standart

    Bence bu dinler arası diyolog değil, kişiler arası diyolog olmalı.

    Mesela çok güzel bi gayr-i müslimin İslamı seçmesi.

    Ama bir de şu mevzu var; mesela yanımızda ki insanlar bu hakikatlere muhtaçken biz kalkıp hıristiyan, musevi mi arıcaz. Yaşadığımız yerlerde ki insanlar ne olacak peki?
    Onların hidayeti daha kolay değil mi?
    Hüsn-ü Aşk...



    Gayr-ı Meşru Bir Muhabbetin Neticesi Merhametsiz Bir Adavettir.


Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Türkiye’de ve Alem-i İslam’da İttihad, Risale-i Nur’un Farz Vazifesidir
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 25.05.11, 10:11
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.01.09, 21:09
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.12.08, 14:39
  4. Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 22.11.08, 20:52

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0