+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 4 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 38

Konu: Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır Tahribatı

  1. #1
    Gayyur ahmetsaid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    109

    Standart

    Alıntı BERXUDANZLN Nickli Üyeden Alıntı
    Köklü büyük tarîkatlara, tan?nm?ş, itibar görmüş ve büyük teveccühe mazhar olmuş dinî cemaatlere karş? kendi çap?nda adeta savaşa tutuşmuş olan Abdulaziz Bay?nd?r Hocan?n, bu tahribatç?l?ğ? neden ve hangi akla hizmet için yapt?ğ?n? anlamak kolay değil.

    ?nsan?n havsalas? alm?yor; ama ne ac?d?r ki, Bay?nd?r Hoca, en çok karş? geldiği ve adeta sald?r?rcas?na muhalefet ettiği camia, Risâle-i Nur Talebeleridir. Hatta, Risâle-i Nur'un varl?ğ?na dahi karş? olduğu söylenebilir.

    Öyle ki, vaktiyle Said Nursî'ye büyük âlimler taraf?ndan verilmiş olan "Bediüzzaman" lâkab?ndan ve bu âlim zât?n eserlerine isim olarak verdiği "Risâle-i Nur" tâbirinden bile büyük rahats?zl?k duyuyor; bu nâm ve lâkaplar? fütûrsuzca tenkid ediyor; nihayet lâf? evirip çevirerek, adeta "Olmaz böyle şey" demeye getiriyor. (Bak?n?z: "Arac?l?k ve Şirk" isimli kitab?n 145, 149, 150. sayfalar?.)

    Oysa, 80–90 y?ld?r hiçkimse, hele hele hiçbir âlim, bu isim ve lâkaplara Bay?nd?r Hoca tarz?nda itiraz etmedi, bunlardan böylesine bir rahats?zl?k duymad?.

    Tenkitler, itirazlar...

    Prof. Bay?nd?r'?n Üstad Bediüzzaman'a ve Risâle-i Nur'a karş? ileri sürdüğü tenkit ve itirazlar?n bir k?sm? hülâseten şöyledir:

    1) Said Nursî, Hz. Ali ve Abdulkadir-i Geylânî gibi büyük zatlar?n baz? gaybî şeyleri bilmelerinin "Allah'?n öğretmesiyle" mümkün olduğunu söylüyor ki, böyle bir inançtan Allah'a s?ğ?nmak gerekir. (Age, s. 113.)

    2) Katoliklere göre, Kutsal Ruh, vahiy ile oluşmuş. Tevrat ve ?ncil de ayn? kaynaktan f?şk?rd?ğ? için, bunlara da sayg? duyulur. Onlara göre, Katolik kilisesine girmeyen kurtuluşa eremez.

    Nurcular da böyle oluşmuştur. Onlara göre kurtuluşa ermek, ancak Nur cemaatine girmekle mümkün... (Age, s. 144.)

    3) Said Nursî'nin Kur'ân'a yer yer doğru yaklaşt?ğ? gözlenmektedir. Ama, o Kur'ân'a daha çok kendini, kitaplar?n? ve şakirtlerini kutsallaşt?rmak için başvurur. Ayetlerden bu tür anlamlar? ç?karmak mümkün olamayacağ? için, çok yanl?ş yollara başvurur.

    Meselâ, ona göre Kur'ân'?n 33 âyetinde kendisine ve Risâle-i Nur'a işaret edilmektedir. ?ddias?n? ispat için, ebced ve cifri kullanmaktad?r. Bu, çoğunlukla büyücülerin başvurduğu yoldur. Zaten, bu tür iddialar? başka bir yolla yapmak mümkün değil. (Age, s. 175.)
    Bay?nd?r Hocan?n eleştirileri bu minval üzere devam edip gidiyor. Bilhassa Birinci Şuâ'da yap?lan ebcedî hesap ile cifrî yorumlara karş? geliyor ve kendince yapt?ğ? hesaplamalarla Üstad Bediüzzaman'?n değerlendirmelerini çürütmeye çal?ş?yor.

    Siz "ebced uzman?" m?s?n?z?

    Bay?nd?r Hoca, f?k?h, kelâm, ilmihal gibi konularda bir uzman kişi olabilir. Onun bu sahadaki bilgilerini hürmetle karş?lar?z.

    Ama, onun Müslümanlar aras?nda nifak ve şikak kokusunu yayan, ayn? zamanda nezahet ve nezaketen haylice uzak üslûb ve ifade tarz?n? beğenmediğimiz gibi, onun tak?nd?ğ? "ebced uzmanl?ğ?"na da zerrece bir sayg? duymuyoruz.

    Ebced ve cifir için, hem "Bu, çoğunlukla büyücülerin başvurduğu yoldur" diyeceksin, hem de kalk?p ayn? yolda uzman kesilerek sayfalarca karalamalarda bulunacaks?n.

    Evet, yapt?ğ? bir karalamadan öteye gitmiyor. Kald? ki, bu sahada ilim ehlince kabul görmüş muteber bir eseri de bulunmuyor. Hem nas?l eser versin ki? Hani, bu yol büyücülerin başvurduğu yoldur ya...

    Fakat, burada hemen ifade edelim ki, Bay?nd?r Hoca, velâyet mertebesine kadar ç?km?ş baz? büyük zatlara, bu hususta da hem bühtan ediyor, hem de onlara karş? büyük sayg?s?zl?kta bulunuyor.

    Zira, Necmeddin-i Kübrâ ve Muhyiddin-i Arabî gibi pekçok "ehl-i işârât"tan olan âlimler, "cifrî, ebcedî ve riyazî" ilimle meşgul olmuşlar ve bu sahada pek mühim eserlere imza atm?şlar.

    Evet, "cifr ve ebced", ?slâm tarihi boyunca da kabul edilmiş bir ilim dal?d?r ki, say?s?z derecede ?slâm bilgini, bu ilimle de meşgul olmuşlar.

    ?şte, bu ilmi büyücülere hasretmek, en az?ndan o zatlara karş? bir sayg?s?zl?kt?r.

    Hem "büyücülerin yolu" deyip, hem de o yolda gitmeye kalk?şmak ise, kişinin kendisine olan bir sayg?s?zl?ğ? olsa gerektir.

    BERXUDANZLN kardeş;
    niçin hep fitne konular?n? gündeme taş?yorsunuz.
    bence bu tarz size ve buradaki kardeşlere hiç fayda sağlamaz.
    Bay?nd?r hoca ciddiye al?nacak biri değil.
    belli bir yere göre konuşur.

    lütfen bu konular? gündeme taş?may?n?z.
    sayg?lar
    Konu MuhammedSaid tarafından (26.05.07 Saat 11:13 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    www.ittihad.com.tr/gunes.mht#_Toc153276817
    ABDULAZ?Z bay?nd?r?n iftiralar? karş? cevap burda.t?klay?n.öğrenin.
    Konu MuhammedSaid tarafından (26.05.07 Saat 11:13 ) değiştirilmiştir.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  3. #3
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Alıntı BERXUDANZLN Nickli Üyeden Alıntı
    ALLAH raz? olsun kardaş..hakls?n ALLAH mağfiret etsin dua buyrun inş...
    tabi maksad?mz asl?nda o değil demek nefis bizi yan?ltm?ş yanl?ş? hak göstermiş kusur şüphesiiz bizde ...
    Ben bu adama sitesinin ziyaretçi defterinde cevap verdim. Yaz?m uzun diye ve yaz?m?n baz? yerlerinde Risale-i Nur kulland?ğ?m halde kaynak belirtmediğim için yay?nlamad?lar.
    Sonra başka bir yaz? yazd?m. M.Latif Abiye dan?şt?m. Göndermememi ima eden bir cevap verdi. San?r?m çok sert buldu.
    Neyse sonra kendisi gereği gibi cevap verdi. Allah raz? olsun
    Muhabbetle
    Konu MuhammedSaid tarafından (26.05.07 Saat 11:14 ) değiştirilmiştir.
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  4. #4
    Dost filoloji - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1

    Standart

    S.Alykm.Kardeşler bizler niçin eleştiri kültürüne aç?k degiliz Allah aşk?na..Birgün gayri müslümler hz.Ebubekirden yard?m istemeye gelmişlerdi,oda gayri müslümlere bir not yaz?p,notu Hz.Ömere vermelerini böylece ondan yard?m almalar?n? söyledi,lakin Hz.Ömer notu al?p y?rtt? ve gayri müslümleri geri çevirdi,Hz.Ebubekir durumu ögrenince ömere en ufak bir tav?r almad?....Düşünebiliyormusunuz sahabeler,Resulullah? sorguluyorlard?,bir görüş sununca peygamberimiz,bu düşünce seninmi yoksa Alah?nm? diyorlard?,ne engin bir özgürlük,lütfen eleştirel akl? b?rakmayal?m ve mutlak dogrunun kuranda oldugunu unutmayal?m,herkes hata yapabilir...Kardeşler kimse dokunulmaz ve hatas?z degildir,Resuln dedigi gibi DOKUNULMAZ BÖLGE YALNIZ ALLAH VE RESULÜNÜNDÜR...

  5. #5
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Dokunma ve eleştirme diyen yok ki kardeşim..

    eleştirebilecek kadar ilmin var m??

    bak kockoca alimler eleştiremiyorda..

    s?radan bir kaç alim kisvesinde olanlar eleştiriyorsa..hakl?m?d?rlar acaba?

    mihenk taş?na vurmuşlar halada vuruyorlar nurlar?..

    kurana ve sünnete ayk?r? ifadesini bulamam?şlar kockoca alimler...?

    bir kişi alim kisvesinde olanlar acaba hak nam?nam? elştiriyorlar..

    hak nam?na elştiriyorlar diyorsan ..ispatl?yabilirmisin kardeşim?

    eleştirilerine karş? verilen cevaplar? neden okumuyorlar kardeşim..

    demek maksatlar? başka..

    cevab?n? ekliyeyim ne diyor üstad?m bak oku?
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  6. #6
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    ?stanbul'da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen baz? zatlar ve hodgâm baz? sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartas?ndan kurtulmayan baz? ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur'a ve şakirtlerine karş? kendi meşreplerini ve mesleklerinin revac?n? ve etbâlar?n?n hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler; belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var.

    Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sars?lmamak ve adavete girmemek ve o muar?z taifenin de rüesalar?n? çürütmemek gerektir.

    http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3374&a=ferdiyet

    bak üstad?m neden eleştireceklerdir yukarda anlat?yor?

    demek hak nam?na değilmiş kardeşim filoloji..
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  7. #7
    Gayyur arnavut_samet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    85

    Standart

    kardeşler bu aracılık ve şirk kitabı banada ulaştı ve inceledim hakikaten ilk incelediğimde şok oldum nasıl olurda böle konuşur anlayamadım üstelik abdülaziz bayındır çok bilinen altınoluk dergisinde yazılar yazıyor ve bu dergiyi okuyanlar abone olanlar üstad hakkında çok güzel şeyler düşünüyorlar onlarda okuyorlar bu dergiyi okuyanların bu kişinin bediüzzamn said nursinin hakkında yazdıklarını biliyorlarmı acaba? ben hatta bu kişiyi arayıp konuşmayı neden böle şeyler yazıp kitap yazdığnı bile sormayı düşündüm...

  8. #8
    Dost beyinakademisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Mesajlar
    3

    Standart

    Süleymaniye Vakfı ve Abdülaziz Bayın­dır’ın Garazlı İddialarına Susturucu Cevaplar
    Ben Abdullah Tekhafızoğlu’nun, “Nur Risalelerine Eleşti­rel Bir Yaklaşım” yazısına karşı geçen sene verdiğim cevabı tekrar ederek, yeni bir cevab vermeyeceğim. O yazımda ken­dilerini bir televizyon kanalında yüzyüze ve geniş bilgiye sahip ehl-i sünnet ve’l-cemaat mesleğini benimseyen âlim ehl-i vu­kufların huzurunda tartışmaya çağırdım. “Bu hazırlığı siz ya­pın, çünkü iddiacı sizsiniz!” dedim. Onlardan bir telefon geldi: “Onu siz hazırlayın!” dediler. Ben “Hayır! İddia ve tenkid siz­den geliyor, iddianızı yüzyüze ispat etmek size düşer!” dedim. Öylece kaldı. Bu durumda eski cevabımı bu kitapta tekrar ya­yınlıyorum.
    Kur’an Işığında(!) Aracılık ve Şirk Adlı Mahud Kitap
    Şimdi de Abdülaziz Bayındır isimli bir şahsın imzasıyla Veh-habilerin vekâletini deruhte eden tipik bir kitap çıktı. Bu kitap umum için bir hizmet, bir boşluğu doldurmak gayesine bakmıyor. Doğrudan Bediüzzaman Hazretlerini ve mesleğini, belli bir mak-sada matuf çürütmeye çalışmak ve Risale-i Nur’un alem-şumul intişarına engel olmak ve her gün biraz daha dahilde ve hariçte harika bir tarzda hüsn-ü kabulle karşı­lanmasını, vesveseler üreterek durdurmaya çabalamak gayesini güdüyor. Yoksa, kitabın ismiyle mütenasip bir araştırma olmuş olsaydı, herhangi bir şahıs veya kitabın ismi zikredilmeden, ayet ve hadislerden ve büyük İslam alimlerinin görüş ve tesbitlerinden numuneler vererek, umuma bakan bir kitap olurdu. Amma öyle olmamış, yine eskide internette yayınla­dıkları reddiyeler, cerhler tarzında olmuş. Vaziyet böyle olunca, cevabi yazımızda arzetmiş olduğum gibi, öteden beri Risale-i Nur’un nurani havasına karşı düşmanca tavırlar almış ve ona karşı sahte reddiyeler yayınlamış bir zındık güruhun devamı niteliğinde gibi kendini göstermektedir.
    Amma akibette bu millet mutlaka bunları kendi içinden tard ve ifraz edecektir. Çünkü bu milletin bin senelik mazi­sinde yaşamış umum ecdadının mutlak ekseriyeti tasavvufa, ta­rikata, evliya mefhumuna, evliyaların kerametine inanmış, ka­bul etmiş, benimsemiş ve yaşamıştır. Keza dört hak mezhep­lere aynı şekilde-hak olarak-inanmış, doğru bulmuş ve bağ­lanmıştır. İşte o tarikat mensubları içinde olsun, hak mezhep­leri iltizam etmiş olanlarda olsun öyle alimler, öyle kamiller ve öyle müdakkikler gelmiş geçmiş ki, en küçükleri bile bunlar gibi proflardan yüz taneyi cebinde saklar. Bu zatların icma’ı, binlerle karşı da çıksa, sarsıl-maz, deprenmez bir metanettedir. Zaten ehl-i sünnet vel-cemaat mesleğinde “icma’-ı ümmet” en büyük dağ gibi bir sütundur. Bu icma’a baş kaldırıp uymayan çoğu zaman dalalet ehlidir. Her ne ise...
    Gelelim Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk isimli kitabın içeriği-ne. Adı geçen bu kitap, yobaz, vahşi, cahil bazı vehhabîler gibi, her şeye şirk demiştir. “Aracılık” ancak Hıris­tiyanlarda bulunan bir vasıf, bir münafi hal ve bir çeşit şirktir. Onlar, “günah çıkarmak ancak bir rahip veya keşişin araya girmesiyle mümkündür” itikadını taşırlar. İslam dini tevhid-i mahz olduğu için, öylesi tavassutları şirk veya şirke giden bir yol sayar. Fakat Kur’an’ın
    [119] ayetinin işaretiyle, duaların Allah katında makbul olması husu­sunda, mukaddes şeyleri ve indallah mükerrem kulları ve bazı mübarek şeyleri ve salih amelleri, onun rızasını tahsil ve mü­barek şeyleri duasına delil ve vesile yapmak caizdir ve makbuldur ve vardır. Misal için, Peygamberimizin(asm)
    [120]
    duası bu meselemize en açık bir delildir.
    Bu açık delillerin yanında, ehl-i sünnet ve’l-cemaatın bu husustaki görüşlerini son derece parlak bir tarzda dile getiren Bediüzzaman’ın şu izahıdır:
    “İslamiyet Evliyalara, Nasraniyet Azizlerine
    Tarz-ı Nazarlarını Mukayese
    İslamiyet şiarı,
    ,
    vesait ve esbabın hakiki tesirini kabul etmez.
    Vasıtaya bakıyor
    Bir nazar-ı “harfi” ile, akide-i tevhidi ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimî onu öyle sevketmiş, mertebe-i tevekkül o der­sini veriyor.
    İhlas-ı ubudiyyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor; vesaite, esbaba bir te’sir-i hakiki, hem onlara bakıyor;
    Bir mânâ-yı ismiyle, zatında tesiri var zanneder de sapı­yor. Velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor.
    Vazife-i ruhbânî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor.
    Ona öyle ders vermiş. Hıristiyanlık, bir mânâ-yı ismiyle, kendi azizlerine, nazar eder bakıyor, lâmba-misal görüyor.
    Bir fikre göre; lamba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında menba-ı feyz oluyor. Bizzat birer maden-i nur, bu nazardan; bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm, velilerini, bir mânâ-yı harfiyle nazar edip görüyor. Müstazî (nurlanmış) bilir müstear âyine-misâl tanır, nûru güneşten gelir. Tabiatında yoktur; Şems-i Ezel ziya­sını alır da neşrediyor.
    Demek, enbiya ve evliyaya birer tecelli ma’kesi, birer fey­zin âyinesi, şehd-i şühûdun meksî, nazarıyla bakıyor.[121]
    Ve başka bir parça:
    [122]
    “Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı ispat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder...”[123]
    Şimdi, adı geçen kitaba bakıyoruz, kapağında, sağ üst kö­şede yedek ad yazılı. Ortasında da besmele, altında da, kısır, nakıs ve kesik bir tercüme. Bunun da altında:
    [124]
    Ayet-i kerimesi, altında da, basit bir tercüme yer alır. Meal değil, bu tercüme, hem yanlış, hem ilaveli, hem noksandır. Abdülaziz Bayındır’ın kafasına göre yaptığı tercüme şöyledir: “Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerindeki ilişkiler ağını görsünler de içi temiz olanlar onu kafalarına yerleştirsinler.”
    Bir de, salahiyetli, istikametli altı profesör ve doçentlerin heyet halinde hazırladıkları ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz tarafından bastırılan Kur’an’dan o ayetin mealini alalım: “(Resûlüm)! Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”
    İşte görüldüğü gibi, ayetin metninde olmayan, mealine de yansımasına imkan olmayan şu: “ayetlerindeki ilişkiler ağını” ve “içi temiz olanlar” gibi indi ilaveler yapmıştır.
    Buna göre, şu muşağabeli zümre-yi vehhabiyyûn, kendile­rini “Kur’an” kelimesi gölgesinde göstermeye ve sözde Kur’ancı geçinmeye yeltenseler de, mahiyetleri saklanmaya­caktır. Çünkü bunlar maalesef bugün İslam aleminde iflas et­miş ve halen köh-nemiş bir echellik tablosu ve İslam büyükle­rine zımni düşman-lıkları icabı teşkil eyledikleri zahirî ve maddî ibarelere sığınan vehhabîlerin taklitçiliğini yapmakta­dırlar.
    Şimdi adı geçen–sözüm ona–kitabın fihristine beraber ba­kalım:
    1. Ölüden yardım isteyenlerle ilgili...
    Yani, bunların nazarında–ki sapık bir vehhabîliktir–ölen bir insan, cesediyle ve ruhuyla birlikte ölür, onun artık ne Ber­zahta ne misalde hiçbir fonksiyonu kalmaz. Hatta belki ruh-ların bekasına da inanmazlar. Ruhların bakiliğinin kat’i hükmü ise, Kur’an’ın bin ayetinde vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mez-hebine göre, ruhların, bilhassa ibadet, zikir ve salih amel­lerle nurlanmış ruhların, dünya ile alakaları, irtibatları devam eder. Yani, şu beka-yı ervah hususunda mudtarib itikadlı kim­selerin anlayışları gibi değildir.
    Acaba koskoca Sultan Muhammed Fatih Han Hazretleri­nin, “Himmet-i cünd-u ricalullah ile ehl-i küfrü serteser kahraylamaktir niyetim” sözü, size göre ey vehhabiciklerimiz(!) bir aracılık şirki midir?.. Yine Cenâb-ı Fatih’in, “Evliya u Enbiyaya istinadım var benim” sözünde, hayatta olanlar değil, vefat etmiş olanlar kasde-dilmiştir.
    Evet, Hz. Fatih’in zamanında ve sonrasındaki Akşemseddin-ler, Molla Hüsrevler, Molla Güraniler vesaireler ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadı mucibince; Allah’ın evliyala­rına, kerametlerine ve manevî himmetlerine inanan ve kabul eden bu iki kanatlı müte-bahhirin ulema, sizin kör nazarınıza göre müşrik midirler?.. Müşrik kelimesini dillerinden düşür­meyen vehhabîler, hadis-i şerifin hükmü ile kendileri o gay­yaya düşüyorlar. Şu Abdulaziz’in de o kelimeyi menhus kita­bına ad yapması, o çirkin manayı andırıyor.
    Abdülaziz Bayındır’ın “Bediüzzaman” Laka­bına Karşı Yaptığı Cahilane İtirazına Cevaplar
    2. Said-i Nursi’ye yakıştırılan olağanüstü özellikler ve birlik makamında olduğu ve Bediüzzaman olduğu iddi­ası!...
    Cevap: Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı binler müdakkik gözler önünde adım adım takip edilerek kaydedil­miş, kitaplaştırıl-mış ve umuma neşredilmiştir. Pek çok şahid ve müşahidlerin tasdikleri altında yapılmış tahkikatlarda, şek­siz ve mübalağasız görülmüştür ki, onun hayatı harikalarla doludur. Zeka, hafıza, anlayış, kavrayış ve idrakta–kendi as­rında–emsalsiz olduğu anlaşılmıştır.
    Acaba “dâhî” dediğimiz mana, eskide zaman zaman bazı insanlarda hiç görülmemiş midir? İnkar mı ediliyor? Misal için, İbn-i Sina’ya, “dâhî” denilmesi boş bir laf mı? İslam flozofları ve mantıkçıları tarafından İbn-i Sina için, “Yüz dâhî derecesinde-dir” denmesinin bir anlamı yok mu? Keza tarihte Bediüzzaman-ı Hemadanî ve İbn-i Teymiye’ye “dâhî” ünvanı niçin verilmiş? Bu zatların sair insanlardan bir imtiyazlı fark­ları yoksa neden öyle denilmiş?
    İşte, Bediüzzaman Hazretleri de yalnız maddi zeka ve ka­bili-yeti noktasından bakarsak, eskide gelmiş dâhîler gibi o da bir dâhîdir. Amma Bediüzzaman’ın bu dâhîlerden mümtaz bir farkı da vardır, o da Kur’an’ın gizli esrarına vukufiyeti, dinin bir çok tılsımlarını akıl ve ilim meydanında hal ve fasledici di­rayetidir.
    Demek, ona Bediüzzaman ünvanını layık görüp veren binler-le ulema, fuzulî ve boş bir lakırdı etmiş değillerdir. Bediüzzaman’ın manası, zamanında vaziyeti, hâli, ilmi, kabili­yeti itibariyle garip, eşsiz demek olduğuna göre, bu sıfatları bizzat onda görmüş ulema ve özellikle ona bu ünvanı ilk ola­rak veren Hocası Mola Fethullah-ı Es’ardî, bir gerçeğe, gözler önünde cereyan eden bir hadiseye dayanarak vermişlerdir.
    Amma ona, Hz. Üstad’a “Birlik makamında olduğu” diye yapılan atıfta, bir cahillik kokusu gelmektedir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, Kastamonu Lahikası isimli eserinde mealen şöyle diyor: “Gavs-ı Azam Hazret-i Şehy Abdülkadir-i Geylani(ks) de kutbiyet ve Gavsiyetle beraber ‘ferdiyet’ dahi bulunduğundan, ahir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ‘ferdiyet’ makamına mazharıdır.”[125]
    Evet, “ferdiyet” terimi “birlik” anlamında değil “teklik”, “yektalık” manasındadır. Birliğin karşılığı vahdet gibi bir ke­limedir.
    3. Alemlere rahmet olduğu iddiası...
    Cevap: Bediüzzaman’ın âlim, fâzıl, muhakkik ve müdakkik bir talebesi merhum Hasan Feyzi Efendi yazdığı bir şiirinde;
    Ey cilve-i rahmet-i alem Risale-i Nur
    Ey numune-i rahmet-i alem Risale-i Nur
    gibi tavsiflerle Risale-i Nur eserlerini medhetmiş. Yine onun gibi edip ve alim bir talebesi olan merhum Ahmed Feyzi de, benzeri bazı tavsifatta bulunmuştur. Vasıf ve atıflarda Ri­sale-i Nur denilmiştir. Elbette Risale-i Nur Kur’an-ı Kerim’in iman ve akideye bakan ayetlerinin en parlak, en nurlu, en kes­kin, hüccetli ve bürhanlı tefsiri olduğundan ve doğrudan Kur’an’ın malı olduğundan, re’sen, “Rahmetenli’l-Âlemîn” bile deseler, yanlış olmaz, günah olmaz. Zira, Risale-i Nur az üstte vasfı ve tarifi yapıldığı üzre, 1926’lardan şimdiye kadar Kur’an namına yaptığı irşad ve tenvirlerle milyonlarca insanı­mızın imanlarını kurtarmış, mü’min ve muvvahid eyleyip, hüsn-ü ahlak, güzel seciyeli insanlar haline getirmiştir. Şu göz önünde olan vaziyeti şeytan-ı lâin dahi inkar edemez. Öyle ise, bu vasıftaki bir Risale-i Nur ve gerçekleştirdiği irşad için: “Rahmetenli’l-Âleminin bir cilvesidir” denilse, hangi şer’i mahzuru var? Ve onun layıkı bir vasıf değil midir?
    4. Darda kalanlara ve günahkarlara yardım ettiği id­diası?
    Cevap: Bu bir iddia değil, hakikattır. Bediüzzaman Haz­retleri-nin hayatında görülmüş ve yüzlerce şahidin şahitliği ile sabit olmuş hakikat şudur: İtikadî bunalım geçiren, vesveseler ve ta-salar içinde çırpınan pek çok insanların imdadına Risale-i Nurlar yetiştiği gibi; o kendi şahsı ile de bu hakikatı hep gös­ter-miştir ki, en çok ziyaretine kabul ettiği biçare gençler, gü­nah içine batmış avereler iken, akıl ve kalpleri iman ve Kur’an hakikatleri ile olmuştur. Bunu belgeleyen yüzlerce örnekler var, Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizde görülebilir.
    5. Kur’an’ı ve Allah’ın isimlerini kendi içinde taşıdığı iddiası?
    Cevap: Şu tavsifte–direkt olarak–bir iddianın olduğunu ileri sürmek, yalan içinde bir iftiradır. Amma, bir çok şahitlerin şehadetiyle kat’iyyen sabittir ki, Bediüzzaman Hazretleri onbeş gün içinde Kur’an’ı hıfzına almış olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın birkaç isminin mazharı olduğunu da eserlerinde yazmış, kayıdlıdır.
    6. En büyük mürşid ve müceddid olduğu ve mehdi ol­duğu iddiası...
    Cevap: Bunlar kuru birer iddiadan ibaret şeyler değil, İs­lam aleminin her tarafındaki büyük alim, profesör ve üstadların tasdik mühürleri ile kesinlik kazanmıştır. Mısır Camiü’l-Ezher ve Mısır Aynü’ş-Şems Hocaları; Sudan, Yemen, Ürdün, Fas, Pakistan, Malezya, Endonezya Üniversite hocalarının bu ko­nuda yazdıkları kitaplarla, verdikleri konferanslarla müeyyeddir. Amma yerli vehhabî tilmizleri huffaş gibi gözle­rini bu hakikata karşı yumsalar, üstelik körü körüne cahilane dil uzatsalar, biz ne yapabiliriz ki?..
    Geri kalan “vesvasi’l-hannas” üslubundaki vesveseleri için, evvelce yazdığımız cevaba havale diyor, yarın ruz-ı mah­şerde adalet-i İlâhiye önünde hesaplaşmaya bırakıyoruz.
    Süleymaniye Vakıfçılarının bir itiraz ve taarruzu da “cifir ve ebced” mevzuunadır. Bu mesele hakkındaki vesveseli iti­razlara karşı cevabımız, Bediüzzaman Hazretlerinin Şua’lar eseri içinde yer alan “Birinci Şua’” bölümünün yirmidördüncü ayeti başında, “İzahtan evvel mühim bir ihtar” notudur.
    Evet, cifir ve ebced vardır. Kur’an’da bu özel ilme işaret­ler olduğu gibi, hadis-i şeriflerde ise, sarih ifadeler vardır ve bunlar ispatlıdır. Hem peygamberimizden bu yana, İslam alimlerinden büyük bazı şahsiyetlerin hususi şekilde bu ilimle iştigal ettikleri olmuş ve ebced ve cifir bir istihrac aleti şek­linde kullanılmıştır. Buna karşı yapılan ve yapılmakta olan iti­raz, ancak bir cehilden, onun mahiyetine vukufiyetsizlikten gelmiş ve gelmektedir. Bu söylediklerim, tek-tek Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları eserimizin “Üçüncü Bölüm”ündedir. Bu bölüm, kitabın 925-995 sahifeleri arasındadır, görülebilir ve görülmektedir.
    Üçüncü Bölümün Bir Zeyli
    İsimsiz Bir Taarruza Karşı Cevap
    İki sene evvel, şimdikilerin canibinden isimsiz bir saldı­rıya karşı yazdığımız bir yazıdır. Şimdi de aynı mihraktan ge­len karıştırıcı vesveselere de bir cevaptır.
    Sinsi ve iftiralı taarruzlardan Nur müellifi hayatta iken ih-das edilmiş birçok numuneleri vardır. Biz yalnız birisinin öze­tini kaydettikten sonra, yani Nur müellifi dünyadan ayrılma­dığı yıllarda uygulanmış olan geniş planlı hadiseye özetle do­kunarak mevzua girmek istiyoruz.
    Sene 1947’nin ikinci yarısı, Hz. Üstad Afyon-Emirdağ’da sürgün ve kalebenddir. Tek başına iki odalı ahşap bir evde ha­yat geçirmektedir. Zamanın Dahiliye Vekilinin direktifiyle, öl­dürül-mesi için iki-üç kez zehirler sinsi bir planla Üstad Haz­retlerine yutturulmuştur.[126]Daha sonra aynı senenin Kasım veya Aralık ayında, bedbaht bir memur, bedbahtın bedbahtı amirinden aldığı direktif ile bir iftiraname hazırlamış ve Emir­dağ’ında yaşayan insanlara (bir-iki kişi de olsa) imza ettirmeye çok çaba-lamış, lakin hiç kimseye iftiranameyi imzalattırama­mış, nihayet yırtıp çöpe atmaya mecbur kalmıştır. Bu hadise­nin detayına girmeyeceğiz. Ayrıca bunun özeti, Yirmialtıncı Lem’anın 15. Ricası’nda kayıtlıdır.
    Ve en büyük kampanyalı iftira: Üstad dünyadan gittik­ten 3-4 yıl sonra, 27 Mayıs sonrası İ. İnönü Başbakanlığında kurdurulmuş hükümetin zamanında Diyanet İşleri Reis Mua­vinliğine getirilen emekli bir paşanın taht-ı nezaretinde teşek­kül eden bir heyetin uzun uzun düşünmeler neticesinde, zama­nın Ankara İlahiyat Fakültesinin öğretim üyelerinden bazıları­nın katılımıyla hazırlanıp uygulanan çok şeni’ ve asılsız plan hadisesidir. Bu plan 1964-65 yıllarında uygulandı. Bu hadise­nin de detayına girmeyeceğiz. Tafsilatını arzu edenlerin, Sebilürreşad dergisi sahibi merhum Eşref Edip Fergan’ın, olayı sıkıca ve derince araştırarak Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil adıyla kitaplaştırarak 1965’te yayınladığı esere bakmalarını tavsiye ederiz. Ayrıca 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabı, 3. cildi sonlarındaki “Zeyl” bölümüne de bakılabilir.
    Hadisenin özeti şu: Sözde, Mısır’da vefat etmiş, Osmanlı devleti son Şeyhülislamı merhum Mustafa Sabri Efendi hayatta iken, Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur eserlerine karşı bir reddiye yazmış, hayatta iken neşretmemiş, vefatından sonra neşrini vasiyet etmiştir.
    İşte 1964-65 yılında bu aslı faslı olmayan hayalî reddiye, adı var, aslı yok sahte isimli bir matbaada binler nüsha bastırı­larak Türkiye’nin bir çok dindar halkının adresine postalan­mıştır. Tabiî ki, aslı yalan, fasla yalan olan o mahut kitap, müf­sitlerin tasavvurlarının tam aksiyle Risale-i Nur’a karşı rağ­betleri kat kat uyandırmıştır. Her ne ise...
    Ve Son Bir-İki Sene Zarfında Yayınlananlara Cevaplar
    Sualli-cevaplı bir eda ile hazırlanmış, ancak suali de ce­vabı da aynı şahsın üslûbu olduğu anlaşılan yazı, bir vehhabî yobazlığı ve taklitçiliğiyle yazılmıştır. Aslında benzeri tentikli yazılara cevap vermek abestir. Eğer saf zihinlerin teşviş kazi­yesi olmasaydı ve Hazret-i Üstad’ın Emirdağ Lahikası I kita­bında kendini bildirmeden tenkit yazısını Üstad Hazretlerine yollayan meçhul şahsa, Hazret-i Üstad da cevap vermemiş ol­saydı, biz de cevap vermeye değer görmezdik.
    İşte mezkur tenkit yazısında zırvalarından birkaç numune verdikten sonra, cevaplarımızı yazacağız:
    1. Hazret-i Üstad Bediüzzaman Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî’nin medresesinde usulen yirmi senede tamam-lanabilen ilimleri üç ay zarfında bitirdiğine itiraz eder.
    2. Bediüzzaman’ın görmüş olduğu rüyada Peygamberimizin (asm) ziyaretiyle müşerref olduğunda, ilim talebinde bulun­duğu, Peygamberimizin(asm) ise, kendisine “Ümmetinden sual sormamak şartıyla karşısında ilm-i Kur’an’ın ta’lim edileceğini” müjdelemesi meselesine itirazları olmuş. Ve Vehhabî meşre­bine uydurmaya çalıştığı bir sürü ayet meallerini getirerek, “Peygamber kimseye ilim veremez” demiş. Ve gösterilen rüya gerekçesini doğru bulmadıklarını yazmışlar ve bu inanç, “hal­kın hurafelere olan inancı cinsindendir” demişlerdir.
    3. Bediüzzaman’ın 14 yaşında iken, medrese ilimlerini bi­tirmiş olduğuna itiraz ederek; “Çünkü bu, Tarihçe-i Hayatında, ‘15-16 yaşlarına kadar ma’lumatı sünûhat kabilindeydi’ ifade­siyle çatıştığını” ileri sürerek itirazları olmuş ve sünûhat ile ilim olmaz demişlerdir.
    4. Hazret-i Üstad’ın Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayetinin tahlilinde [127] cümlesi münasebetiyle kaydet-miş ol­duğu açık ve bahir hakikate itiraz içinde iftiralı bir tahrif tar­zına çevirip: “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile bir­likte bize iniyor” diye yazmış. Ve devamında, “Peygamberlik ve Risale-i Nur’un Kur’an’dan önemli olduğu” iddiası Hz. Üstad’a bedbahtça isnat edilmiş.
    5. İmam-ı Ali’nin(ra) Celcelutiye Kasidesi’nde, cümlesini şu müfteri-i meçhul kendi karanlıklı kafasına göre manalandırarak, “İmam-ı Ali Risale-i Nur’dan medet istemiş” diye zırvaladığı gibi, daha benzeri bir çok iftiralarda bulun­muş!..
    6. Nurcuların Kur’an okumadıklarını, Kur’an’a ehemmi­yet vermediklerini, Kur’an yerine Risale-i Nurları okuduklarını yazmış!.. Yazmış ama, münafıkane iftira etmiş, kezzabane ya­lan söylemiş!..
    1. Birinci iftira ve isnadının cevapları:
    Hz. Üstad’ın hayatında görülmüş, bütün Şark vilayetleri şahitliğiyle, pek çok ulemanın tasdikiyle, tasdik imzalarıyla is­patlanmış, ondan dolayı Üstad’a başlangıçta halkça “Molla-i Meşhur”, daha sonraları da “Bediüzzaman” lakabı verilmesine sebep olmuş harika halidir. Yani, sarf ve nahiv gramerinden olan İzhar kitabından sonra üç ay içinde, dini ilimlerin temeli olan seksen kadar kitabı okuyup anlayarak bitirmesi hadisesi­dir. Bu üç aylık harika hadiseden sonra, iki sene kadar Doğu vilayetlerinin bir çoğunu dolaşarak, meşhur ulemanın ziyaret­lerini yapıp, şu nail olmuş olduğu mazhariyetin hakikat olup olmadığı hakkında kendini bir çok imtihanlardan geçirmiştir. Şark vilayetlerindeki en meşhur ve en seçkin alimlerin takdir ve tasdiklerini almıştır. Doğubayezid’de tahsilini bitirdiği sene, yaşları ondört olduğunda hiçbir şek ve şüphenin yeri yoktur. Şu iki senelik seyahatlerden sonra yaşları onbeşi geçince, bulüğ çağına geldiğinden mi, başka sebepten mi tam bilinme­yen bir nedenle eski sünûhatlı ve coşkulu zihni, bir tevakkuf devresi geçirmiştir. Yani, imtihanlarda kendisine tevcih edilen sorulara hemen ve derhal cevap vermesi hali bir derece kayıp oluvermiş. Bunun üzerine o da, Bitlis’te iki sene zarfında Vali Ömer Paşa’nın konağında ilm-i kelam, tefsir ve hadis gibi ulûm-ı âliye denilen maksud ilimlere dair kırk kadar metinleri hıfzeylemeye başlamıştır.
    Daha sonra Bitlis’ten Van’a gittiğinde, Van Valisi Hasan Paşa, sonra Tahir Paşa’nın konağında kalırken, bir medrese açarak ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Aynı za­manda asrî ilim denilen kimya, astronomi, coğrafya vesaire gibi kitapları da okuyarak hıfzına almaya koyuldu.
    Daha sonra, 1908 başlarında İstanbul’a gitti ve son derece meşhur, sabit ve garip olan “Her çeşit ilimden herkesin kendi­sinden sual sorabileceklerini, ama kendisinin sual sormayaca­ğını” ilan etti.[128]İki ay boyunca her çeşit ilimden sualler kendi­sine soruldu ve hepsine doğru cevaplar verdi. Bunun üzerine İstanbul uleması da onun “bediüzzamanlığını” kabul ve tasdik etti.
    Ve 31 Mart Olayında kendisi de Divan-ı Harp mahkeme­sin-de muhakeme edilerek isticvab edildi. Gerek Divan-ı Harpte yaptığı kahramanane müdafaaları sırasında, gerekse Emraz-ı Akliye Hastanesi Baştabibi ile yaptığı konuşmada şu üç aylık tahsil hadisesi ve her çeşit suallere doğru cevaplar vermesi meselesini şöyle ifade etmektedir:
    “… Şâz olarak istidâd-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip gitmiş. Nâs ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihir veya harikaya hamletmişler. Birinci ve ikinci nok­tanın mabeyninde olan tezat, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada imadır. Zira ef ’alleriyle demiş­ler: Divanedir, çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor. Böyle delil getiren delidir.”
    Yine aynı yazısında: “Hem de İzhar’dan sonra, üç mah ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya hilaftır; halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir...”
    Müellifin bu alenî, âşikâr ve tereddütsüz ifade ve beyan­ları Divan-ı Harb-i Orfi ve Said-i Kürdî eserinde kayıtlı olup bu eser, 1909 ve 1911’de iki defa tab’ edilip âleme yayınlan­mış ve bu eseri herkes görmüş, okumuş, hiç kimse itiraz et­memiştir. Demek ki hadise kat’idir, şeksizdir.
    2. İkinci itirazına cevabımız:
    Üstad Bediüzzaman Hazretleri “12-13 yaşlarında iken, babasının evinde görmüş olduğu rü’yada Peygamberimiz Haz­ret-i Muhammed’den(asm) ilim talebinde bulunduğuna...” dair olan olaya, son derece kaba, camid ve hissizcesine itirazına karşı ce-vabımız şudur:
    Bediüzzamanın 1919’lardan başlayıp şimdiye kadar yazıla gelen bütün tarihçelerinde bu rü’ya olayı kayıtlıdır, kimse de itiraz etmemiştir. Rü’ya olayını kayıt eden tarihçeler, “Bediüzza-man’a ilmi Peygamber verdi” dememiştir. Sadece “Peygamberi-miz(asm) Kur’an ilminin verileceğinin müjdesini vermiştir.” şeklinde kaydetmişlerdir. Müjdelenen ilmi, elbetteki veren ancak Allah-tır. Hal böyle iken, soru ve cevap­ları (ifsad niyetiyle) hazırlayan şahıs, mesele hakkında Kur’an-ı Kerimin (mevzu ile hiç ilgisi olmayan) ayetlerinden tercümevari bazı mealleri fuzulice sıralamış, yani abesle iştigal etmiştir.
    Ruhların bakiliğine inanmadığı anaşılan şahsın, yobaz bazı vehhabîler tarzında peygamberler ve evliyanın vefatlarıyla alakalarının ve izn-i İlâhiyle olan bazı tasarruflarının büsbütün kuruyup kesildiğine zahip olduğu anlaşılmaktadır.
    Evet, peygamberliği ve delilleri olan mucizeleri, evliyaya da velilik ve kerametleri bahşeyleyen ve ulemaya hakikî haki­kat ilmini, sanat kâşiflerine buluş ilhamını veren elbetteki an­cak Allah’tır. Ve bu mu’cizeler veya kerametler, peygamberler ve evliyaların sadece maddî ve dünyevî cesetleri. ile alakalı değildir. Ruhları ve misalî olan manevî cesetleriyle de alaka­dardır. Bunun yanında Allah’tan gayrı kimsenin bilmediği gayb ilminin bazı köşelerini peygamberlerinden ihtiyar eyleyip seçtiği bazılarına bildirdiğini, Cin Suresi 27-28. ayet-i kerime­leri haber vermekte-dir. Demek ki, Peygambere(asm) Allah’ın bahşeylediği harika mu’cizeler gibi, gaybın bazı kısımlarına ıttılaı da i’ta eylediği vakidir. Ve özellikle Peygamberimi­zin(asm) izinden şaşmadan yürüyen büyük ruhlu bazı evliyasına da mu’cizelerin bir çeşit delilleri olan “keramet”in ina’mlarından nasip ettiği kat’idir.
    Kaldı ki, rü’ya aleminde görülen vakı’alardan bazılarının şehadet alemi ile de yakın alakası vardır. Hz. Yusuf Aleyhissela-mın rü’yaları tabir etme ve te’vil marifetine maz­hariyetiyle rü’yalar, şahısların hal ve vaziyetine göre değişik­liklerinden gayrı, boş manasız ve te’vilsiz bir olay değildir. Bi­naenaleyh rü’ya aleminde görülen hadiseler, şehadet alemi olan uyanık halinin ölçüleri ile ölçülemez. Rü’yada insan, ba­zen bir saat içerisinde gördüğü işler, konuştuğu sözler, uyanık aleminde onları belki bir senede de yapamaz, bitiremez.
    Bu hakikata binaen, farz-ı muhal olarak diyelim: Bediüzzaman Hazretleri rü’yada Resulullah Efendimizin Kur’an ilminden ders almak suretiyle öğrenim yaptı. Rü’ya alemi bir nevi ruh alemi olduğu için, o alemde bir-iki saat zar­fında elde edilen ilim, öğrenilen dersler, uyanık aleminin belki birkaç senesini içine almış olabildiği için, Resulullah Efendi­miz Bediüzzaman’a Kur’an ilmini ders vermiştir denilse, vehhabî yobazlarından gayrı ehl-i sünnetin bütün ulemasınca kabul edilen bir keyfiyettir. Hem “nübüvvetin 40 cüzünden bir cüzü rüya ile hasıl olmuştur.” hadis-i sahih ve şerifi de, rüyada bazı hakikatların inkişafları olabileceğine bir te’yiddir.
    3. Mu’terizin üçüncü maddedeki fuzûli itirazına ceva­bımız:
    İşte o da: Bediüzzaman’ın mübarek yaşları henüz ondörde ulaşmış iken, Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî Haz-retlerinin medresesinde üç ay zarfında medresede okutulan tüm dinî ilimleri içeren metinleri okuyup bitirdiği için, hocası med-rese ilmini bitiren Bediüzzaman’a sarık-cübbe giydirerek değil, müntehî olduğunu belgeleyen icâzetnâmesini yazıp vermiş­tir.[129]Bu hadise ise hicri 1309, rumi 1308 senesinde olmuştur. Hz. Üstad’ın doğumu rumi 1293 olduğuna göre icazeti aldığı gün, yaşı tam ondördü doldurmuştur.
    13 Zümer Suresi, 1.
    Şu maddedeki tenkit ve itirazların cevapları kısmen birinci maddenin cevabı içerisinde verilmiş olduğundan oraya havale edildi.
    4. Dördüncü madde ve cevabımız:
    Hazret-i Üstad’ın, Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayeti’nin tahlili münasebetiyle yazdığı ek izahta yer alan; iti­razcının demagojilerle başka ve muharref bir şekle soktuğu ve öylece itirazlarına serrişte etmiş olduğu ibarenin aslını aynen yazıyorum:
    “Üçüncü Nokta: Risale-i Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan, bu üç ayetin (Yani, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerindeki üç ayet) ahirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci ayet dahi Rahman ve Rahîm ile bağ­lanmaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulü ol­duğu gibi; mana-yi işarisiyle de, her asırda Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzûl ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harimine bir hu­susi iltifat ile alıyor.”[130]
    Şimdi gelin bakın ki; kasıtlı olan tahrifçi demagojisiyle ya da basiretsiz cehliyle Hazret-i Üstad’ın ifadesini, yazısının üstteki aslını bozarak veriyor. Onunkinin aynısını alıyorum:
    “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte iniyor.” deyip, dipnotta da aynı metni veriyor ise de, kırparak veriyor. Yani metindeki [131] ayetini tam vermeden ve arkasını da getir­meden veriyor.
    Yazısının ikinci sahifesindeki metin kısmı şöyle devam ediyor: “Bu sözün açık anlamı Asr-ı Saadette Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’an’ın arşdaki yerinden ve manevi mu’cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor.”
    Bu cümlesinin altında da şöyle bir yorum getirmiş:
    “Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indirildiği yerden vahy su­retiyle inmesi gibi inerek, Kur’anın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.”
    İşte gelin bakın ki, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın sarih ve açık ifadesinin devamı ve kastettiği meramı ve Kur’an’ın işarî mana-sındaki maksadı ne olduğu iki sahife sonra gelen tahlil kısmında olduğu halde, o, oralara bakmayıp, kendi reyiyle, alakası olmayan yorumlarla, amma kasdî bir ifsad niyetiyle yo­rumlamıştır. Hz. Üstad’ın o sahifedeki ifadesi mealiyle şöyle­dir:
    ayet cümlesi harflerinin ebcedî değerine göre sayısının toplamı 1342 ederek, (miladi 1926) Risale-i Nur’un büyük ve nurlu ri­salelerinden Mu’cizat-ı Ahmediye ve Mu’cizat-ı Kur’aniye isimlerinde olan iki risale, bu tarihten az sonra te’lif edilip ya­yınlanmaları tarihi olduğunu ve ayet cümlesinden yalnız

    kelamı 951 ederek, Risaletü’n-Nur’un ebcedî makamı olan 948’e üç farkla te­vafuk etmektedir. Bu üç farkın sırrı ise, Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.”[132]
    İşte Bediüzzaman’ın,

    cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulu olduğu gibi, mana-yı işarisiyle de her asırda o Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikiyle gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…” ifadesinin ne olduğu gayet açık ve net olarak ortadadır.
    Amma gel görelim ki; şu tahrifçi şahıs, “el-Hannas” gibi saf zihinlere şüphe verdirmek gayesiyle, Üstad’ın bu ifadesini alakası olmayan sözlerle manalandırıyor. Evet bu şahs-ı müfte­rinin üç paragraf üstte kayıtlı olan muzlim yorumundaki, “Kur’an’ın indi-ği yerden Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek…” tarzında olan kerih, rezil ifadeleriyle Hz. Üstad’ın ifadesi arasında hiçbir münasebet ve alaka yoktur.
    Hz.Üstad’ın üstteki ifadesinen evvelki olan ifadesi şunu söylüyor:

    cümlesi evvela ve bizzat ve hiç şüphesiz Asr-ı Saadette vahy suretiyle nazil olan Kur’an’a bakar. Fakat işarî manasıyla da her asırda o Kitab-ı Mübinin arşlı olan mertebesinden ve manaya bakan mu’cizeliğinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri[133]ve hakikatlerinin bürhanları (hüccet ve delilleri) iniyor, nüzul ediyor” diyor. “İnme ve nüzûl etme Kur’an’ın arşa mensup olan mertebesindendir.” diye gayet açık ve en gabi insanların da rahatlıkla anlayacağı bir ifadeyle söylüyor. Münekkidin iftiraen kaydetmiş olduğu “Risale-i Nur Kur’an’ın indiği yer­den, Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek...” şeklinde bir şey söylemiyor. Ve Hz. Üstad’ın ifadesi böylesi bir herzelemek-ten uzaktır, müberradır. Veyl, binler veyl, cehlin, fitnekarlığın anlayışına!..
    5. Ve beşinci tezvirine karşı cevabımız:
    Şahs-ı müfterinin dördüncü maddedeki kabih bühtanında olduğu gibi, buradaki tezvirkâr iddiası da yalanın yalanı, iftira­nın iftirasıdır ki demiş: “Nurcular Kur’an okumuyor, ona ehemmiyet vermiyor. Kur’an yerine Risale-i Nur okuyorlar.” diye öyle fahiş, öyle rezil bir iftira etmiş ki, şeytan-ı lâin dahi bundan utanır.
    Biz bu iftiranın cevabı olarak 1930’larda vaki olmuş ben­zeri münafıkane bir iftiraya karşı Hz. Üstad’ın, planı çevirenle­rin ağızlarına taşla vururcasına olan celalli cevabını bu ma­kamda kaydetmek istiyoruz.
    Yirmidokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmının İkinci Me­selesinden:
    “Sözler namındaki yazılan risaleler, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin te’lifinde merci’ ve me’haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf âyât-ı Kur’aniye olduğu; ve fakir ve aciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu; ve doğrudan doğruya o risaleler Kur’an’ın hakaikı ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur’an’ın elinde bir kılınç hükmünde olarak, o kal’a-i kudsiyeye gelen tehacüme karşı davranan ve manen Kur’an’ın manası ve layenfek ondan gelmiş manevi bir cüz’ü olduğunu; ve bütün kuvvet-leriyle o Kur’an’a bakar ve işaret ederler. Ve onu hedef ittihaz ederler. Ve ayatından gelen sünûhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin ihtiyar ve iktidarının pek fev­kinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan etti­ğimiz halde; Kur’an namına ve Kur’an hesabına rekabetkârane bunlara (Risale-i Nur’a) bakmak ve onlardaki i’caz-ı Kur’an’dan in’ikas eden cilvelerini Kur’an’ın hakiki i’caziyle muvazene etmek ve rekabetkârane onların sukûtunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek, elbette Kur’an’a sadakat değildir. Çünkü Kur’an’ın elindeki kılıncı Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’ın sadık hizmetkarını Kur’an’a karşı mübareze va­ziyetini vermek; ve Kur’an’dan gelen ve Kur’an’ın nurundan ve mizan-ı i’cazında bulunan nurlarını Kur’an’a karşı muva­zene etmek, elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir.”[134]
    Evet, bence Hz. Üstad’ın bu cevabı ve onun devamı, bütün fitnecilerin, desisecilerin ya da dini bilmeyen yobazların, yalan dolan dedikodularına karşı kafi ve vafi bir cevaptır. Başka bir şey yazmaya da gerek yoktur. Fakat bir tetimme nevinden ola­rak şu hakikatı da ehl-i insafın nazarına arzetmek isteriz ki; Türkiye’de Kur’an’ı en çok okuyan ve ona en çok hürmet eden Risale-i Nur talebeleri olan NURCU’lardır. Bu hakikatın şahit ve delili; Türkiye’nin her tarafında, her kasaba ve köyünde binlercesi bulunan Nur dershanelerinde her zaman, özellikle üç aylarda okunan Kur’an’dır. Her gün her bir nurcu Kur’an’dan bir cüz’ okumak suretiyle (amma hassaten üç aylarda) hergün Türkiye genelinde onbinlerce hatim indirilmektedir. İçinde bulunduğum Urfa’nın birkaç cemaatinden biri olan “Zehraiye” Camiine gelen cemaat (evet yalnız bu cemaat olarak) hassaten üç aylarda hergün dört-beş hatimle beraber, Mevlid, Regâib, Mi’rac, Berat ve Kadir gecelerinin her birinde en az dörder-be­şer hatm-i Kur’an yapılır. İşte buna göre, Risale-i Nur talebe­leri kadar Kur’an’ı okuyan hiçbir cemaat yoktur. Varsa göste­rilsin.
    6. Ve biçare şahsın altıncı [135]sehvine karşı cevabımız:
    Düzmeceli cehalet-perver itirazcının bir tenkidi de, İmam-ı Ali(ra) Celcelutiye kasidesindeki münacatına Hz. Üstad’ın bunu şerh ederek içindeki sırlarını ve işarî manalarını izhar et­mesine son derece cahilane ve camidane itirazlarıdır. Bakalım, Hz. Bediüzzaman bu mevzuda ne demiş görelim. Daha sonra mu’terizin fuzuliyane tenkitlerine gelelim. İşte Hz. Üstad’ın Kastamonu’da 1939’larda yazdığı Sekizinci Şua risalesinde; kelimelerin çoğu Süryanîce olan ve bazı Kur’an surelerinin isimleri ve bir kısım ayetlerin şefaatleriyle yapılan niyaz ve münâcatlarından ibaret olan İmam-ı Ali’nin Celcelutiye kasi­desini ele almış, kasidedeki ’den başlayan sureler ismini ta­dat ettiği yerden devam edip giden tarz-ı ifadesinden ve bu ifa­delerin telmihatından olan ve müstetbeatu’t-terakib ve maarîzu’l-kelam denilen o kelamın gizli bölmelerinden anla­şılan manalarla, Risale-i Nur’un te’lif tarzına ve sırasına işaret ettiğini ehline ispat ederek yazmış. Ve 57 seneden beri bu ri­sale ile beraber benzeri sair risaleler herkesin, bilhassa Diyanet İşleri Başkanlığındaki bir çok hocaların eline geçtikleri halde, hiç kimse itiraz edememiş, mahkemelerden de beraat kazan­mışlardır. Hz. Üstad bu risaleden evvel, Isparta’nın Barla nahi­yesinde 1933’lerde yazmış olduğu Yirmisekizinci Lem’anın birinci bölümünde Celcelutiye kasidesindeki esrarı ve ebcedî, cifrî ve riyazî işaretlerini fevkalade ilmî bir meharetle kayde­dip yazdığı için, bu Sekizinci Şua’da Celcelutiye’yi bir başka uslupla ele almış ve gizli esrarını şerh eden risaleyi te’lif et­miştir.
    İşte biz Sekizinci Şua’daki mevzu ile alakalı bir paragrafı kaydedecek ve sonra mu’teriz ağaya döneceğiz.
    Evet cümlesi (Arabî Yirmidokuzuncu Lem’a’ya da baktığını ispat etmiş) “… Sair işaratın karinesiyle hem Mektubat’tan sonra Lem’alar’a, başka bir tarz-ı ibare ile ima ederek Lem’alar’ın en parlağının te’lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan[136]kurtulmak ve emniyet ve selamet bulmak için mana-yı mecazî ve mana-yı işariyle Hazret-i Ali(ra) kendi lisanını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek
    Yani ‘Ya Rab beni kurtar, eman ver’ diye dua etme­siyle…”[137]
    Ayrıca Sekizinci Şua risalesinin te’lifinden sonra 1943’te Denizli hapis hadisesi, Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübra’nın gizli tab’ı zahirî sebep olduğu için, onun başına koyduğu bir ta’rif yazısının dipnotunda da İmam-ı Ali’nin bu duasının bir kerame-tini kaydetmiştir. Dipnot aynen şöyledir: “Evet İmam-ı Ali(ra) Ayetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tab’ı hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, be­raat ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin(ra) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi ve hakkı­mızdaki duasının kabulünü isbat etti.”[138]
    Elhasıl: Bu mevzularda hak, adalet ve hakikat adına araş­tırma yapmak isteyen bir insana, Yirmisekizinci Lem’a ile Se­kizinci Şua risalelerini tamamen okumak şart ve lazımdır. Ta ki, Hz. Üstad’ın, “İmam-ı Ali’nin verdiği haber...” veya “İmam-ı Ali’nin tesmiyesiyle...” vesaire gibi ifadelerinin ne olduğu anlaşılabilsin. Yoksa mu’terizin –“adını İmam-ı Ali’nin verdiği”, “İmam-ı Ali’nin şefaat dilediği” ve “Risale-i Nur’un kurtarıcılık yaptığı” gibi iftiralı yorum ve kezzabane tahrifkar sözlerinin elbette cehennemi boylattı-racağı muhakkaktır.
    Bu makamda ben “vesvasi’l-hannas” görevini yapan şu biçare şahsa çağrıda bulunarak diyorum ki: Gel, şu kötü bir ta­vır olan perde arkasından çık! Merdane er meydanına gel! Kur’an ve din-i İslam aşkı adına ve Hakka hizmet namına, bir televizyonda veya geniş bir salonda karşılıklı olarak bu mese­lenin müzakeresini, münakaşasını yapalım, herkes veya en azından bir cemaat dinlesin, kararını versin, hak da meydana çıksın. Haydi göreyim seni!..

    [119] Maide Suresi, 36.
    [120] Sahih-i Müslim, 1:534.
    [121] Devamı için bkz.: Âsâr-ı Bediiyye, “Lemeât”, s. 595.
    [122] Âl-i İmran Suresi, 64.
    [123] Devamı ve çok önemli izahı için bkz.: Âsâr-ı Bediiyye, “Sünuhat”, s. 130.
    [124] Sad Suresi, 29.
    [125] Kastamonu Lahikası, s. 197.
    [126]Zehirler hadisesi Üstad’ın bizzat Emirdağ hayatında yazmış olduğu birkaç mek-tubunda kayıtlı olduğu gibi, hayat tarihçelerinde, özellikle Mufassal Tarihçe-i Hayat isimli eserimizde tafsilatıyla yazılıdır.
    [127] Zümer Suresi, 1.
    [128]Hadise hakkında Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinin birkaç yerinde kısa beyanları vardır. Mesela; Yirmiikinci Lem’anın sonlarında şöyle diyor: “...Ve hürriyetten evvel İstanbul’da hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren…” Aynı hadise için Emirdağ Lahikası I kitabının 55. sayfasında biraz daha izahat vardır.
    Ve o günlerde İstanbul‘da bulunmuş, bizzat hadisenin şahidi olmuş ve bu konuda beyanat vermiş bir çok alim insanların ifadelerinden numune için yalnız bir kaçını zikrediyoruz: Kardeşi Molla Abdülmecid; imam, hatip ve mevlidhan Hafız Ali Rıza Sağman; Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) eski reislerinden Ali Himmet Berki, Ord. Prof. İsmil Hakkı Uzunçarşılı, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, gazeteci Eşref Edip Fergan, Said Şamil, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Sıtkı Tekeli ve saireler. (İsimleri yazılan bu zatların beyanatları için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, ss. 177-202.)
    [129] Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye, s. 215. Bu kitapta Hz. Üstad’ın Darü’l-Hikmet’e a’za olarak alındığı günlerde, öz geçmişi hakkında vermiş olduğu malumat içinde, mezkûr icâzetnâmeden söz edilmektedir.
    [130] Şualar, s. 711.
    [131] Zümer Suresi, 1.
    [132] Şualar, s. 714.
    [133] Ehl-i tahkik olan bütün ulema, Kur’an’ın bitmez, tükenmez bir manalar denizi olduğunda ve her asırda şeriat ahkamı ve açık naslar dışında o asırlar ehline yeni manalar ifaza ettiğinde müttefiktirler; Kur’an Allah kelamıdır. “Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa yazsalar, yine Kur’an’ın manalarını bitiremezler.” diye olan ayet de aynı hakikata işaret etmektedir.
    [134] Mektubat, (Yazma Nüsha), s. 34.
    [135] Bu altı düzmeceli iftiraname sahibinin altı sahifelik yazısında altı tane saldırı, iftira veya cehli var değildir, belki altmıştan fazladır. Bu altılar medar-ı ibret birer numunedirler.
    [136] 1935 yılında idama mahkum etme planıyla, Isparta, Antalya, Van ve Muğla’dan 120 mazlumu Isparta’da toplayıp sorgulamalarından sonra, Eskişehir hapishanesine götürüldükleri zamanda en ağır bir vaziyette iken Yirmiyedi, Yirmisekiz ve Yirmido-kuzuncu Lem’a ve Birinci ve İkinci Şualar telif edildi.
    [137] Şualar, s. 128.
    [138] Şualar, s. 99.

  9. #9
    Dost beyinakademisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Mesajlar
    3

    Standart


    Badıllı Abiye:


  10. #10
    Pürheves izmirlim80 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Mesajlar
    190

    Standart

    Ne hocası ya. Hoca deyip durmayın şuna. Zekeriya beyaz gibi hoca bozması biridir oda. Üstada ne akılla ve kine hizmetle laf atıyoki o. Sizde neden bu tip şeyleri yayınlıyorsunuz anlamadım. Bu meseleyi buraya taşımanın manası nedir.
    Sonra biri çıkıp diyor ki, neden eleştriye açık değilsiniz. Eleştiriye açığız ama iftiraya değil. Bu adam iftira atıyor. Bu tip şeyleri yazmayın buralara... ona bakılırsa haşa efendimiz hatta haşa sümme haşa Allah hakkındada bir sürü beyinsizin yazdıkları geziyo internette. tutupta burayamı ekleyelim onları...

    Malayani ile iştigal maksadı geri bırakır...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 2 kullanıcı var. (0 üye ve 2 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Murat gökşen&abdulaziz-sonsuzsevgi
    By meleks in forum Ezgi, İlahi ve Kur'an-ı Kerim Tilavetleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 13.08.12, 08:45
  2. Bir Müslüman Prof. Deseydi.....
    By seyyah_salih in forum Gündem
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 04.02.08, 13:02
  3. Prof. da Böyle Yaparsa...
    By sessizciglik in forum Gündem
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 22.11.06, 10:13

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0