“Hastası, cenazesi olan var mı?”




Allah adamlarının güzel ahlâkından biri de, bir Müslüman kardeşi vefat ettiğinde, onun cenazesinde bulunması veya hasta oldukları zaman ziyaretine koşmasıdır.

Nitekim, Resulullah efendimiz sabah namazlarını kıldırdıktan sonra, cemaate karşı oturup; “Hasta olan kardeşimiz var mı? Ziyaretine gidelim“ buyururdu. Hasta yoksa; “Cenazesi olan var mı? Yardıma gidelim!“ buyururdu. Cenaze olursa, yıkanmasında, kefenlenmesinde yardım eder, namazını kıldırır, kabrine kadar giderdi. Cenaze yoksa; “Rüya gören varsa anlatsın! Dinleyelim, tabir edelim!“ buyururdu.


İslam büyükleri, bir cenazede bulundukları zaman hüzünlü ve kusurları için nedâmet duygusu içinde olurlardı. Cenazeyi kabre götürürken çirkin bir şey konuşmak şöyle dursun, herhangi bir mubah söz dahi söylemezlerdi. Hiçbir dünya kelâmı söylemeden cenazeyi kabre götürürlerdi.


Hâtem’ül-Esam hazretleri şöyle derdi: “Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını tedavi etmek bir farizadır!”


Onlar önlerindeki cenazeden ibret alırlardı. Hadîs-i şerifte: “Bir va’zedici olarak ölüm kâfidir!” buyurulmuştur. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Size iki vaiz, nasihatçı bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasihatçı ölümdür. Konuşan ise Kur’an’dır.” Susarak, hâliyle nasihat eden ölüm diyor ki: Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim.

Zamanı gelince aniden pusudan çıkıp, yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım muamelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; padişahlar, kendilerinden önce gelip geçmiş padişahlara; emîrler de, vefat etmiş, geçip gitmiş emîrlere baksınlar. Bu akıbet er veya geç herkesin başına gelecektir.


Hadis-i şerifte, “Hastaları ziyaret ediniz, cenazenin arkası sıra gidiniz. Bu size, âhireti hatırlatacaktır” buyurulmuştur. Yani âhireti hatırladıkça dünyanın yalancı lezzetleri hakkında zühd ve takvanız artar...


Öncekiler, bir cenazede hazır bulundukları zaman, günlerce hüzün içinde kalırlar, ölümü ve ölümden sonraki hayatın safhalarını tefekküre dalarlardı. Onların bu hali, yüzlerinden okunurdu...




Mehmet Oruc