Ruhi ERİŞ

Hapishânedeki her koğuşun acıyla, ızdırapla yoğrulmuş bir hikâyesi vardı. Dördüncü koğuşun hikâyesi daha bir başkaydı. Bu koğuşta kanun da nizam da yoktu. Buranın hâkimi de, kanunu da, nizamı da Tahir'di. Afyonlu Kasap Tahir… İri, cesur, gözünü budaktan sakınmayan, eşkıyalıkta nam salmış belâlı bir kişiydi o. Dışarıdayken Afyon ve civarını haraca bağlamış, nâmı her yana yayılmıştı. Kasap değildi. Hanımına sataşan birisinin kafasını kopardığı için, ‘Kasap Tahir' demişlerdi. Bu, onun en ses getiren vukuatı olmuştu. Suçları sebebiyle yargılanmış ve idama mahkûm olmuştu. Bu karar, onun gözünü daha da karartmıştı. Başına gelecekleri düşündükçe, etrafına zarar verme dozunu artırıyordu. Bu yüzden de prangaya mahkûm edilmişti. Eline, ayağına ve boynuna demir prangalar vurulmuştu. Bahçeye, teneffüse de bunlarla çıkardı. Pek ümidi olmamasına rağmen kararı temyiz etmiş, temyiz kararını bekliyordu.


O yıllarda hapishane sakinleri arasında, eşkıyalara, katillere, ırz ve namus düşmanlarına hiç benzemeyen, onlarla taban tabana zıt mazlûmlar da vardı. Tavır ve davranışlarından mübarek birer insan oldukları hemen anlaşılan bir dizi günahsız da, mahkûm diye hayalî suçlarla atılmıştı hapishanelere. Herkesin meraklı ve sorgulayan bakışları altında bu insanlar, mütevekkil bir edayla bir köşeye ilişir; dua ve ibadetle İlâhî kaderin kendilerine biçtiği rolü oynamaya koyulurlardı. Bediüzzaman ve Nur talebeleriyle Afyonlu meşhur eşkıya Kasap Tahir'in yolu, bu vesile ile kesişmişti.

Kasap Tahir, mahkûmlar arasında adı kulaktan kulağa yayılan Bediüzzaman'ı bir gün ziyaret etmeye karar verir. Aynı hapishanede fakat farklı koğuşlardadırlar. Bediüzzaman Hazretleri'nin insanlar üzerindeki müspet tesirini hayretle müşahede eden gardiyanlar, belki azgınlıkları biraz yatışır diye onun bu teklifini hemen kabul ederler. Zaten karşı gelme gibi bir ihtimalleri de yoktur. Herkesin karşısında korkudan titrediği Kasap Tahir, Bediüzzaman'ın karşısında oradakileri hayrette bırakacak bir hâlde durur; mülayim bir davranış sergiler. Bediüzzaman'ın insanlığı kucaklayan şefkati, onun granit gibi katılaşmış kalbini de yumuşatmış ve fıtratında var olan insanî hasletler, gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. O gün, tozlanmış mânevî duyguları kıpırdanırken, dünyevî zindandan ve idamdan kurtulma müjdesini almanın sevinciyle de coşmuştur. Aldığı müjdenin, ebedî hayatının da kurtuluş müjdesi olabileceğinin o gün için farkında değildir. Zîrâ Bediüzzaman ona; "Sen namaza başla, ben de sana dua edeceğim. Sen inşallah kurtulacaksın. Bu zindandan beraber çıkacağız." demiştir.

Darağacına çıkacağı günleri sayan birinin dünyada alabileceği en büyük müjdedir bu. Kasap Tahir, namaza başlar ve bütün kötü huylarını terk eder. Artık Bediüzzaman'ın etrafında bir pervane gibidir. O vahşi insan, Risale-i Nurlar'dan aldığı dersler vesilesiyle kısa zamanda ıslah olmuş, ağırbaşlı ve kimseyi üzmez bir hâle gelmiştir. Bediüzzaman ve talebelerinin hapishanedeki kötü niyetli yönetici ve gardiyanlara karşı da müdafii olmuştur. Başta idareciler olmak üzere herkes, ondaki bu değişikliğe şaşırmakta; en yakın arkadaşları: "Bu adam nasıl bu hâle geldi?" diye hayretlerini izhar etmektedir. İdare, her ihtimale karşı bahçeye çıkarken yine ona prangalar vurmaktadır.

Bir gün Kasap Tahir, Bediüzzaman'a prangalardan dert yanar: "Çok daralıyorum, içim sıkılıyor, patlayacak gibi oluyorum." der. Tespih çekmesini söyleyen Üstad'a; "Bu delikte tespihi nereden bulacağız üstadım." der. Bediüzzaman: "Elindeki, ayağındaki ve boynundaki prangaların zincirlerini tespih yerine kullan." cevabını verir. Prangaları birbirine bağlayan zincirlerin tamı tamına doksan dokuz halkası vardır.

Bediüzzaman Hazretleri'nin bir kerameti daha zahir olur. Temyiz Mahkemesi'nden cevap gelmiş ve Kasap Tahir idamdan kurtulmuştur. Cezası 30 yıl hapse çevrilmiştir. O gün koğuşta büyük bir sevinç yaşanır. Mahkûmların Üstad'a bağlılıkları daha da artar. 1950'de çıkan umumî afla Kasap Tahir ve diğer mahkûmlar tahliye edilir. Buna çok sevinen Kasap Tahir: "Benim kurtuluşum Bediüzzaman Hazretleri'nin kerametidir." der. Ama sevinci buruktur. "Buradan beraber çıkacağız." demesine rağmen, Bediüzzaman ve talebeleri içeride kalmıştır. İki hafta sonra onların yazısı da gelir ve yine bir menfi rüzgâr estirilip, içeriye alınacakları güne kadar hürriyetlerine kavuşurlar. Aslında Kasap Tahir ve Bediüzzaman'ın aftan faydalandırılma yazılarının tarihleri aynıdır. Fakat işgüzar bazı adliye mensupları, onların çıkış yazısını daha sonra göndermiştir.

Kasap Tahir tek örnek değildir. O dönemde yüzlerce insan hapishanelerde Nurlar vesilesiyle dünya ve Âhiret hayatlarını aydınlatmış ve mütedeyyin birer insan olarak normal hayata geri dönmüşlerdir. Birçokları için Bediüzzaman'ı bir kere görme yetmiştir. Bu kişilerin, Bediüzzaman ve talebelerine sahip çıkmaları sayesinde hapishanede yazılan Risale-i Nur nüshaları dışarıya ulaştırılabilmiş, içeriyle dışarı arasında haberleşme sağlanabilmiştir.

Hamiyetperver ve müspet düşünceli hapishâne müdür ve gardiyanları, belki memleketin idare müdebbirleri ve asayiş muhafızları, Risale-i Nur'un bu dersinden son derece memnun oluyorlardı. Çünkü mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit hatırda tutan bin adamın idare ve zapt edilmesi; namazsız, itikatsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram-helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan on adamdan daha kolay olduğu, çok tecrübelerle görülüyordu. Risale-i Nurlar'dan aldıkları dersler sayesinde her bir mahkûm, âdeta lisan-ı hâliyle idareye ve cemiyete ders veriyordu.