Kaya EMİROĞLU

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Sıddık-ı Ekber birlikte oturuyorlardı. Ebû Bekir'in üzerinde ön tarafı ağaç çubukları ile tutturulmuş bir aba vardı. Bu arada Cebrail (as) geldi ve Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebû Bekir'in hâlini sordu. Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebu Bekir'in fetihten önce her şeyini Allah (celle celâluhu) yolunda harcadığını, bu yüzden böyle fakir kaldığını ifade etti. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm: "Ona Allah'ın selâmını ilet ve şu fakir hâlinde Rabb'inden razı mısın yoksa şikâyetçi misin?" diye sor dedi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Cebrail Aleyhisselâm'ın selâmını ve sorusunu Hz. Ebu Bekir'e (ra) iletince, o şaşırdı, bir müddet ağladı. Sonra da gözyaşları içinde; "Ben mi Rabb'imden şikâyet edeceğim, ben Rabb'imden razıyım, ben Rabb'imden razıyım, ben Rabbimden razıyım." dedi.


Hz. Ebû Bekir (ra), sadakat yörüngeli yaşayan bir kul olarak, rıza ufkunu yakalamış ve Rabbini hoşnut etmişti. Demek sadakat çekirdeği, zamanla boy atıyor, dallanıyor, yapraklanıyor ve rıza çiçekleri ile tebessüm ediyordu.

Belki de bu hakikat çizgisine gönülden bağlı olan Bediüzzaman, talebeleri için birçok mektubunun başında "aziz ve sıddık" sıfatlarını kullanıyordu. Bediüzzaman Hazretleri, aziz ve sıddık olmayı, Allah'ın (celle celâluhu) razı olacağı kullukla birleştiriyor ve kendisi bizzat rıza çizgisinde bir hayat yaşıyordu.

Onu kendi eserlerinden birkaç cümle ile anlatmak istesek, belki de ilk cümle; "Amelinizde rıza-yı İlâhi olmalı." olacaktır. İhlâsı, Allah'ın (celle celâluhu) rızasına; Allah'ın rızasını da ihlâsa bağlıyordu. Bu yüzden ona "rıza gözlü adam" dense sezadır. Yapılan hizmetlerde hiçbir beklentiye girilmemesini, hizmette doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak gerektiğini söylüyordu. Çünkü yine ona göre, iman hizmeti karşılığında bir paye beklentisi, Âhiret meyvelerini burada tüketmeyi istemek kadar, ham bir davranıştı.

Çelikten bir iradesi vardı. Aceleyi sevmiyordu. Temkin ve teenni insanı idi. Ama yapılması gereken işi, başka zamana bırakmaya da tahammülü yoktu. Zulme rıza göstermiyor, zulüm karşısında başını eğmiyordu. Her konuşmasında bir hikmet, her davranışında bir bereket vardı. Az uyuyor, çok çalışıyor ve çok ibadet ediyordu. Hayatını Kur'ân-ı Kerîm'in elmas düsturlarının anlaşılmasına adamıştı. Bu uğurda uzun yıllar hapislerde kalmış; ama şikâyet etmeden "kader" deyip hizmetine devam etmişti. Hattâ hapisteki bir saatin on saat ibadet hükmüne geçmesini İlâhî bir lütuf olarak kabul etmiş ve "Ben sıkıntılı hapsimden ve hastalığımdan razı oldum." diyerek rıza ufkunu işaret etmişti.

Kulluğuna küfran-ı nimet ve tahdis-i nimet çizgilerinden bakıyordu. Nimetlere nankörlük etmekten çok korkuyor ve rıza-yı İlâhî'ye muhalif olur düşüncesi ile hediye almaktan bile imtina ediyordu. Kendisine hediye ile gelenlere nazikçe; "Ben hediye almıyorum." diyor ve temkin yamaçlarında yürümeye devam ediyordu.

Bu vaziyet, onun kendini Hakk'ın bir memuru gibi gördüğü ve memurların hediye kabul etmesinin yasak olması gerçeğine işaret ediyordu. Bediüzzaman Hazretleri aslında bu hâliyle, günümüzün ve geleceğin hizmet erlerine maddî menfaatle karşılaştıklarında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini anlatıyordu.

Yazdığı kitaplar için, "Onlar benim mânevî servetim ve netice-i hayatımdır ve mucizat-ı Kur'âniyenin on kısmından bir kısmının cilvesini göze gösterdikleri için çok kıymetlidir." dediği hâlde, onları sahiplenmiyor ve kitaplara Kur'ân'dan süzülmüş katreler nazarı ile bakıyordu. Bu yüzden kitap yazmak ve okumaktan dolayı hapse atılmasını, zehirlenmesini ve soğuklarda ölüme terk edilmesini hiç şikâyet konusu yapmıyor; kendine bu haksızlıkları yapanlara da beddua etmiyordu. Ancak haksızlığı kabul etmiş olmamak için mahkemelerde en çarpıcı şekilde savunma yapmayı da bir vazife biliyor ve haksızlığa karşı sükûtu, hakka bir hürmetsizlik olarak görüyordu.

Hayata hep rıza gözü ile bakarken, sebepleri yani insanların kararlarını veya tabiatta cârî kanunları, Hakk'ın kudret eline bir perde olarak değerlendiriyordu. Ağzından muhatap olduğu insanlar hakkında ne bir küçümseme, ne bir şikâyet ifadesi çıkıyordu. Perdeyi hafif aralayınca, maksud-u İlâhî'yi görüyor ve ona göre sözler söylüyordu. İnsanların zulmünü, kaderin adaletine bağlıyordu. Hapisten kurtulmak için neden dilekçe vermediğini soranlara; "Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyor ve onun hükmüne teslim oluyorum." şeklinde rıza dolu bir cevap veriyordu. Şikâyet, onun hayal kapısından içeri adım atamıyordu; çünkü o, her an rıza kapısındaydı. "Rab olarak Allah'tan razıyım." diyor, eşya ve hâdiselere hep "Allah ondan razı, o da Allah'tan razı." ufkundan bakıyordu.

"Bismillah" diyor, Allah (celle celâluhu) için yazıyor, Allah için sıkıntılara katlanıyor, kahrı da lütfu da bir görmenin, ne mânâya geldiğini hayatı ile gösteriyordu. Her işe rıza boyası çalmadaki titizliği ile akılları hayrette bırakıyordu. Rabb'in yapılan işlerden razı olup olmayacağı endişe ve heyecanını yaşamak, onun her hâline yansımıştı. O (celle celâluhu), razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktu. Ancak O (celle celâluhu) razı olmadıktan sonra, bütün dünyanın onun lehinde olması da bir kıymet ifade etmeyecekti.

Erek Dağı'ndan alınıp Barla tepelerine sürgün edildiğinde, jandarmalar eşliğinde giderken, bazıları silâhlarla gelerek, kendini Arabistan'a götürmek istemişlerdi de o, "Ben Anadolu'ya gideceğim, onları istiyorum." diyerek teklifi reddetmişti. Van'dan alınıp Barla'ya sürgün edilmesini kaderin bir cilvesi, sırf kendi Âhiret'ini düşünmenin cezası olarak yorumluyor ve "Allah, Barla'yı benim için bir mağara yaptı." diyordu. Bir suçu olmadığı hâlde suçlu muamelesi görmesini, rıza eleğinden geçirip, takdir-i İlâhî hamuruna katıyordu. Onun için bütün sürgünler aslında "nefy" adı altında kadere ait birer tayindi. Bediüzzaman Hazretleri, bu tayinlerden hiç müşteki olmadığı gibi, gittiği her yere Kur'ân nurlarını neşretmeyi bir vazife addetmişti. Barla yaylasındaki Çam Dağı'nda, çam ağacının başında yalnız başına tefekkür ederken, kat kat gurbetleri bir ânda yaşıyor; bu hâlini bir şekva konusu yapmadan, hemen rıza boyutuna geçiyor ve hem kendine hem ihtiyarlamış, yalnızlık çeken insanlara şöyle sesleniyordu: "Madem Rahim bir Hâlık'ımız var, bizim için gurbet olamaz. Maden O var, bizim için her şey var. Madem O var, melaikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil. Hali dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk'ın ibadı ile doludur."

Özellikle olumsuz durumlarda, hep şükür kapısında durabilen çok az insan vardır. Bediüzzaman Hazretleri, yalnızlıklar içinde bile hiç umulmadık bir güzellik bulurken, çok insanın müşteki olduğu ihtiyarlığın dahi bir tür nimet olduğunu gösteriyordu. Gençlik heyecanlarının yerini ihtiyarlığın sükûnuna bırakmasını bir fırsat olarak görüyor ve "Evet biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki; Eski Said'in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi yeni Said'in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım siz de razı olmalısınız." diyerek Allah'ın (celle celâluhu) rızasına giden yeni bir kapı aralıyordu.

Bediüzzaman Hazretleri; hastalık, sıkıntı, hapis gibi hâllere, insana çok sevap kazandıran bir menfi ibadet nazarı ile bakıyor ve yine rıza gösteriyordu. Maddî hayatın zevkini, sefasını sürenler ve medeniyet adı altında insanlara zalimane hükmedenler ona; "Bizim hayat tarzımızı, siyasetimizi neden beğenmiyorsun? Sen bizim kanunlarımıza muhalefet ediyorsun, yazdığın kitaplarla bize zarar veriyorsun…" diyorlardı. O ise, hayat adına kendine tercih hakkı tanımayan bu insanlara bile beddua etmiyordu. Çünkü o bir Kur'ân talebesi idi ve tavırları da Kur'ân'ca idi.

Bediüzzaman: "Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden rahmetten mahrum kalır. Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen ya sabur de ve sabır iste. Sebepler plânında üzerine düşeni yaptıktan sonra hakkına razı ol, şikâyet etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Herhalde şekva etmek istersen, nefsini Cenab-ı Hakka şekva et, çünkü kusur ondadır." gibi önemli düsturları ikinci tabiatı hâline getirmişti.

O, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin ifade ettiği gibi "Hakk şerleri hayreyler / Zannetme ki gayr eyler / Arif onu seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler." hakikatine gönülden inanmış ve hayatını o çizgide inşa etmişti.