'Düşünme'nin etimolojisi ve 'düşü*nür'lerin hâlleri, yoğun ve aktif bir 'durum'a işaret ediyor. 'Herkes'in, 'dışarı'nın, 'afak'ın, 'masiva'nın evreninde karşılaşılan soru(n)larla 'iç'e dönülür. Dışarıda ve mekânda sürdürülen hareketten düşülerek 'içeri'de/'iç'te başlayacak olan hareketin öznesi olunur. İnsan yürürken veya koşarken düşünmez; yürüdüğü ve koştuğu yola değil, yürümenin ve koşmanın kendisine yoğunlaşır. Düşünmeye başladığında ise, yürüdüğü veya koştuğu yoldan düşer; düşündüğünün içinde kıvrılıp kalır. Bu sebeple hep şöyle denmiştir: "Durup düşünmek lazım."

Evet, düşünmek için durmak gerekiyor. Böyledir ki, bugün de söyledikleri ve yazdıkları üzerinde düşünmeye devam ettiğimiz soy isimlerin (düşünür ve mütefekkirlerin) ayırıcı özelliği, fildişi kulelerinde yalnız başlarına bir hayat yaşamış olmalarıdır. Sırlı, derin, her bir kuytusunda hikmet olan bir hayat... Bu öyle bir hayattır ki, karşılığı, açılımı ve pratiği çok az görünmüştür. Yaşanacak bir şey olmaktan çok ancak üzerinde düşünülebilecek bir hayattan bahsediyoruz; aksiyona dönüşmemiş, sadece ikame edilebilmiş bir hayat... Ehl-i irfan ve hakikatin hayatları böyledir.

Söylenegelmiş ve altı çizilmiş bir husustur bu; hem mütefekkir hem aksiyoner olabilmiş çok az insan vardır. Mütefekkir 'düşünce'siyle kalmış, aksiyoner ise 'hareket'iyle... Türkiye'de de bu böyle olmuştur. Düşüncesini 'hareket'inde görünür kılmış veya 'hareket'inin teorisini oluşturmuş insan sayısı fazla değildir. "İsyan Ahlâkı" teziyle Sorbon'da doktora yapan ilk Türk unvanı alan Nurettin Topçu, az rastlanan bu 'mütefekkir-aksiyoner'lerden biridir. Anadolu'nun kodlarına sahip Erzurumlu bir baba ve Erzincanlı bir annenin oğlu olarak İstanbul'da doğan Topçu'dan bize kalan 'külliyat'ın/düşüncenin merkezinde 'hareket' vardır. Bu 'hareket', işaret ettiği 'iradey'le var olur; 'irade'yse, insanın içine doğduğu tabiatı, mekânı, tarihi ve sosyolojiyi, yani kendini aşması mânâsına gelir. İnsan ancak üst bir değer olan Küllî İrade'nin muradına uygun olarak tabiatına, içine doğduğu sosyal determinizme isyan ederek var olabilir. Bunu 'isyan ahlâkı'yla kavramsallaştıran Topçu, insanın nefsine, içtimaiyatın bir gereklilik olarak sunduğu kurguya isyan ederek Allah'a teslim olmasını öngörür. İsyanı şöyle tanımlar: "İsyan, fertte ve onun ihtirasında, kâinatın ve kendisinin hiçliğini ortaya koyan küçümseme; insanın içindeki sonsuzluk iradesinin, nefsin sefaletleriyle ihtiraslarına ve bunlardan doğan zulümlere karşı ayaklanmasıdır."

Nurettin Topçu'nun 'isyan ahlâkı'nın ve 'hareket felsefesi'nin arkasında tasavvuf araştırmacısı ve şarkiyatçı Massignon ile iki metafizikçi filozof Brondel ve Bergson vardır. Hiç şüphesiz Topçu'yu sadece bu üç filozofun sentezi olarak göremeyiz. Zîrâ onun bir ayağı hep Anadolu'ya basmış, Anadolu kendisi için kurucu ruh olmuştur. İçine doğduğu kodlarla şekillenerek Fransa'ya gitmiş, orada ikame ettiği yeni 'ben'le Anadolu'ya dönmüştür. Döndüğünde kafasında bir sürü problem vardır, dolayısıyla bedbindir. Durumunu çocukluk arkadaşına açar. Mürit ve dost Mehmet Sırrı Tüzeer, şeyhinden Topçu için müsaade ister. Bekkine Hazretleri, Topçu'nun arkadaşı kendi müridi Tüzeer'e, "Evlâdım" der; "kâfiri getir ama kibirliyi getirme." (Bu şu mu demektir?: Kibirli "olmuş" zannı içindedir ve "oldurmak"la misyonlandığını sanır; "kulaksız" olduğundan, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi dinlemez.)

Fransa'dan bir felsefe doçenti olarak Türkiye'ye dönen Topçu, Bekkine Hazretleri'nin rahle-i tedrisinde aydınlanmış bir zihne ve kalbe kavuşarak ömrünü ve 'hareket'ini bereketlendirir. Ancak tek partiyle idare edilen ve ruhuyla kavgalı o günkü Türkiye'de Topçu gibi mütefekkir ve aksiyoner bir zihin kabul görmemiş, bir felsefe doçentiyken üniversitede hoca değil liselerde öğretmen olabilmiştir. Bunu hiç problem yapmamış, bir mabede girer gibi liselerdeki öğretmenliğini sürdürmüştür. Bir yandan öğretmenlik yapmış, diğer yandan dâhil olduğu dost meclislerini bir plâtforma dönüştürmüş; konuşmuş ve yazmıştır. Yayına hazırladığı Hareket dergisinde felsefesinin açılımını yapmış, zamanla bu dergi bir mektep olmuş, bu mektepte bir araya gelenlerin etrafında 'hareket' ete kemiğe bürünmüştür. Kısa süren bir evlilikten sonra hep bekâr kalmış, düşünerek ve yazarak kurduğu 'hareket'i hayat edinmiş, para ile alınamayan bir miras bırakarak da vefat etmiştir. Şimdi ondan kalan bir külliyat ve bu külliyata içkin ruhu ışıldatan isimler, yayınevleri ve dergilerle insanı, varlığı, ülkeyi daha iyi okuyabiliyoruz.

Hüseyin Karaman'ın Kaynak Yayınları'nın Biyografi serisinden çıkan "Nurettin Topçu" isimli kitabı, yukarıda işaret etmeye çalıştığımız Nurettin Topçu'ya dair toplu/özet bir çalışmadır. Kitabın birinci bölümünde Topçu'nun hayatı ve şahsiyeti anlatılıyor; ikinci bölümünü eserleri ve eserlerinden alıntılar oluşturuyor; üçüncü bölümünde ise, yolu Topçu ile kesişmiş şahsiyetlerden değerlendirmeler aktarılıyor. Özet olarak bu çalışmadan şunu anlıyoruz: Nurettin Topçu ismi ve külliyatı, insan ve uygarlık krizinin analizini yaparken, bu krizi aşacak insana ve 'Yarınki Türkiye'ye de işaret ediyor. Topçu'dan kısacık bir alıntı: "Yarınki Türkiye'nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir." Bu iktibasta altı çizilenlerin, Topçu'dan okuyacakları çok şey var.

Nihat Dağlı