+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6
Like Tree5Beğeni
  • 2 tarafından fanidünya...
  • 2 tarafından fanidünya...
  • 1 tarafından fanidünya...

Konu: İlimle İman Ufkunu Yakalayanlar

  1. #1
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart İlimle İman Ufkunu Yakalayanlar

    Hakikat yolcusu, bilimin sırlı ikliminde iman pırıltıları toplamak için bilim adamlarının dünyasına doğru yola koyuldu. Sahte pırıltıların gözleri kamaştırdığı büyük şehirlerin uzaklarında yemyeşil bir vadiye daldı. Büyük, görkemli ağaçların gölgesindeki eski ve sırlı şehre girdi. Bir müddet yürüdü. Şehir terk edilmiş gibiydi, çıt yoktu.

    Gerisini kendisinden dinleyelim.
    ...

    Gördüğüm ilk tabelada "Francis Bacon" yazıyordu. Sokağa daldım. Francis Bacon'ı, yol üzerindeki çalışma evinde ziyaret ettim. İçeri girdim, beni görünce tebessüm etti, "Hoş geldin, sen hakikat yolcusu değil misin?" dedi. "Evet, ben hakikat yolcusuyum. Meramımı da biliyorsunuz o zaman." dedim. Başını salladı ve konuşmaya başladı:

    "Bak evlât, önümüzde hata yapmamak için çalışmamız gereken iki kitap var; birincisi Allah'ın vahyi olan Kutsal Kitap, ikincisi O'nun (celle celâluhu) gücünü ifade eden yaratılanlar. İlk önce Allah'ın isteklerini ve emirlerini açıklayan Kutsal Kitabı, sonra da O'nun (celle celâluhu) gücünü gösteren varlıkları incelemeliyiz. Sonraki öncekine anahtardır. Bize mantığın ve konuşmanın genel kurallarını öğreterek İlâhî emirlerin gerçek mânâsını bilmemize yardımcı olur, aynı zamanda inancımıza yeni pencereler açar. Bize Yaratıcı'nın büyüklüğünü anlatır. Zîrâ O'nun (celle celâluhu) sonsuz kudreti ve büyüklüğü, fiillerinde ve yarattığı varlıklar üzerinde açıkça görülmektedir."1

    Bu arada Galileo ile Kepler kapıda belirdi. Galileo, selâm verdikten sonra: "Haklısın kardeşim, tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır. Allah'ın kitapları ile yarattıkları arasında hiçbir çelişki yoktur. Çünkü her ikisi de Allah'ın (celle celâluhu) eseridir." diyerek ona destek verdi. Kepler de oturduğu sedirde ayaklarını dizine doğru çekerek: "Tabiat kitabına göre biz astronomlar, Yüce Allah'ın din adamları olduğumuzdan, bizim Allah'ın şanını konuşmamız gerekir." dedi. Artık konu tamamen Allah'ın yaratması üzerinde dönüp dolaşmaya başladı. Ben pür-dikkat dinliyordum.

    Bir ara Kepler'e; "Neden bilimle uğraşmayı tercih ettiniz?" diye sordum. Bana döndü, tane tane ve üzerine bastıra bastıra "Yaratıcı'nın eserlerindeki lezzeti almak için." dedi ve "Bu evren İlâhî bir yapıdır. Allah en büyüktür, O'nun ilmi sonsuzdur, O'nun sonu yoktur." diye sözlerini bitirdi. Bu arada gözlerinin nemlendiğini fark ettim. Ben hem çok şaşırmış, hem de çok mutlu olmuştum.

    İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ben çıkarken onlar, kâinat kitabı hakkında konuşmaya devam ediyorlardı. Biraz yürüdüm, dikdörtgen bir tabela dikkatimi çekti. Sağa doğru ince, yeşil bir yol ayrılıyordu. Tabelaya yaklaştım okumaya çalıştım. Yazının üzerinde sarmaşıklar ve asırların tozu vardı. Bir taşın üzerine çıkarak tozları sildim. Taştan indim ve yazıyı okumaya başladım. "Allah, matematikten elementlerin düzenine kadar her şeyin Yaratıcısıdır." cümlenin altında "Pascal" imzası vardı.

    Biraz ilerleyince, karşıma çok güzel bir bahçe çıktı. Bahçenin girişinde "Botanikçi Ray" yazıyordu. Ray bahçede çalışıyordu. Tahta kapıdan geçtim, selâm verdim, selâmımı aldı. "Tabiatı çok seviyorsunuz herhalde?" dedim. Tebessüm ederek; "Özgür bir adam için tabiatın güzelliklerini ve Allah'ın sonsuz ilmini ve yüceliğini düşünmekten daha değerli bir şey olamaz." dedi. Söz çok güzeldi. Bir ân Kur'ân'ın tefekkür âyetleri aklıma geldi. "Kur'ân-ı Kerîm'de Allah göklerden, yerden ve bunların hikmetlerinden bahsediyor." dedim. Dikkat kesildi ve "Eğer insanoğlu yeryüzüne Allah'ın güzelliğini yansıtmak için getirilmişse, o zaman çevresinde yaratılmış olan her şeye dikkat etmelidir. Bak bütün bu işler, Allah'ın eseridir ve hepsi hâlâ ilk yaratıldıkları gibi duruyor." diye gürledi ve ekledi: "Matematikçi, astronom Galileo'nin dediği gibi "Kâinat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe (asla) anlaşılamaz."

    İçimden geçmiş zamanlara esef ettim. Bu insanların imanı karşısında suskun kalan akıllara acıdım.

    Oradan ayrıldım. Çok farklı bir dünyada dolaşıyordum. Aklım, kalbim İlâhî esintiler yağmurunda gibiydi. Gözüm "Boyle Sokağı" tabelasına takıldı. Sola döndüm. Burnuma keskin kokular gelmeye başladı. Bir evin önünde durdum. Girişte bir yazı vardı: "Robert Boyle. Modern kimyanın kurucusu... İlk defa elementlerin tanımını yaptı. Suyun genleştiğini keşfetti. Hava basıncını tespit etti. Meşhur sözü: Şanı, tabiatı Yaratan'a verin. İnsanlığa iyilik getirmek için bilgiyi kullanın."

    Gerçekten çok güzel özetlemiş. İyilik ve bilgi... Bilginin kendisi zaten iyiliktir. Bilginin ışığında yapılmayan bütün çalışmalar, akamete uğrayacaktır. Biraz daha yürüdüm. Uzaktan Newton ismini görür gibi oldum. Newton'un evini görünce biraz daha heyecanlandım doğrusu. Yer çekimi ile alâkalı çalışmaları yapan adam diye biliyordum onu. Ama "etki-tepki" kanununu bulan, mekanik ve optik kurallarını geliştiren, ışığın renklerini tespit çalışmalarını yapan ve en önemlisi ateizmi, tabiatçılığı reddeden yazıları ile meşhur Newton idi bu. Kapı açıktı, eve girdim. Salonun ortasındaki masanın üstünde açık bir kitap duruyordu. Yaklaştım, kendi el yazısı ile yazılmış yazıları okumaya başladım: "Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız. Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve her şeyden haberdar olandır; varlığı sonsuzluğa dayanır; her şeyi yönetir, yapılan ve yapılacak olan her şeyi bilir. O sonsuz ve sınırsızdır; ... Daimidir ve vardır; Varlığı daimidir, her yerde mevcuttur; her zaman ve her yerde var olmasıyla O, bütün zamanı ve aralıklarını yaratır. Allah, her şeyi sayı, ağırlık ve ölçü ile yarattı."2

    Çıkarken kapının üstünde asılmış bir levha dikkatimi çekti. Yazı gerçekten hikmet doluydu: "Güneş Sistemi'nin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık, yalnızca dünyanın ruhunu değil her şeyi yönetir, O; Allah'tır."
    Newton'un bu sözlerinin Kur'ân âyetleri ile birebir örtüştüğünü düşündüm. Belki Newton da Kur'ân'ı okumuştur. Evden çıktım, meraklı bakışlarla yürümeye devam ettim. Karşıdan kır sakallı, saçları iyi taranmış, iyi giyimli biri geliyordu. Selâm verdim. Selâmımı aldıktan sonra, "Bizim dünyada ne arıyorsun?" dedi. "Ben hikmet araştırıcısıyım, bilim dünyasının yaratılış ve ulûhiyete bakışını gözlemliyorum." dedim. Elindeki bastonunu havaya kaldırdı ve "Dinle o hâlde!" dedi. "Bak, genç dostum! İlim tesadüfü reddeder. Ve dünyada ilimsiz bir şey olmaz. Her şey bir sistem ve düzen içinde ilerliyor. Dünya da, içindekiler de, tek bir güç tarafından yaratılmıştır." Ben heyecanla "Genetik çalışmaları?" dedim. Bastonunu indirdi ve "Dostum, genetik bir ilim deryası. İrsiyet (kalıtım-genetik) bize yaratılışı gösteren en büyük işaretlerdendir. Bazı hastalıklara karşı aşı geliştiren dostum Luis Pasteur'un dediği gibi "tabiatı ne kadar incelersen, Yaratıcı'nın eserleri karşısında inancım o kadar artıyor. Kısaca dostum; bilim, insanı doğrudan Allah'a götürüyor." Bu Mendel'den başkası değildi.

    Bu insanların ulûhiyet inançlarının kitapların dünyasına yansımamasına üzüldüm. Her şey, Darwin teorisine göre düzenlenmeye çalışılmış. Bu bilim adamlarının çalışmalarından çıkan en büyük netice, hep gizlenmiş.

    İlimlerin Allah'ın isimlerini açıklayan bir tefsir, ilim adamlarının da birer müfessir olduklarını düşünüyorum. Sonra da "Allah'tan ancak ilim adamları, âlimler korkar." âyeti geçiyor düşünce ufkumdan. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" âyetini mırıldanıyorum fakında olmadan. Sonra da modern fiziğin kurucusu Max Planck'ın sözlerini hatırlıyorum: "Hangi sahada olursa olsun bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: 'İman et.' İman, bilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir."3

    Son olarak kendimi Dr. İnamullah'ın yerine koydum ve Sir James Jean'ı ziyarete gittim. Hava yağmurlu. Sir Jean yağmura rağmen, şemsiyesi koltuğunun altındaydı. Diğer koltuğunda İncil vardı. Düşünceli bir şekilde yürüyordu. Yaklaştım, selâm verdim, selâmımı almadı. Ben yine selâm verdim. Bu sefer baktı "Benden ne istiyorsun?" dedi. Ben "Efendim bu yağmura rağmen şemsiyeniz kapalı, bir de sizin gibi bir ilim adamını kiliseye çeken şeyi öğrenmek istiyorum." dedim. Sir James Jean gülümsedi ve "Bugün evimde bir çay içelim, lütfen teşrif ediniz." diye cevap verdi. Akşama doğru gittim. Bana göklerden, yaratılıştan, çok güzel şeyler anlattı. Anlatırken gözlerinden yaşlar damlıyordu. Bir an sözün zirvesine geldi. Durdu, gözlerini sildi, gözlerini bana çevirdi. "Ey İnamullah, Allah'ın eşsiz sanatının yansıması olan şu varlık âlemine baktığım zaman, İlâhî Kudret'in büyüklüğü karşısında vücudum ürperiyor ve titremeye başlıyorum. Allah'ın huzuruna vardığım zaman, Allah'ım sen çok büyüksün, çok yücesin diyorum ve adeta bütün hücrelerimin aynı dua ile bana katıldıklarını hissediyorum. Kendi mutluluğumu, başkalarınkinden bin kat üstün görüyorum, huzur içinde bulunuyorum. Ve ben bu kadar deliller karşısında ilim adamlarının Allah'ı inkârını anlayamıyorum İnamullah." Bu sözler kalbimde tarifi imkânsız heyecan sebep oldu. Kur'ân'dan âyetler aklıma geldi. "Efendim müsaade ederseniz Kur'an'dan bir ayet okumak istiyorum" deyince memnun oldu ve "Lütfen buyurun." dedi. Ben Fatır Sûresi'nden "Allah'tan hakkıyla ancak âlimler korkar." mealindeki âyeti okuyunca Sir irkildi. "Elli senelik araştırmalarımdan elde ettiğim neticeleri Hz. Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber veren kim? Hakikaten bu Kur'ân'daysa ben Kur'ân'ın Allah'ın vahyi olduğuna ve Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olduğuna inanıyorum" diye gürledi.

    Bu dünyada Allah'a olan inancım bir kat daha arttı. Her ilim adamı, kendi sahasında hikmet dürbünü ile "Tevhit hakikatini" ilân ediyor. Newton Allah'a inanıyor. Einstein Allah'a inanıyor..."4 Einstein: "Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldır." derken, Bediüzzaman'ın: "Vicdanın ışığı dini ilimlerdir, aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin birleşmesi ile hakikat tecelli eder. O iki kanat ile talebenin himmeti kanatlanır. Ayrıldıkları zaman, birincisinde taassup; ikincisinde hile, şüphe çıkar." mealindeki tespitlerine çok yaklaşıyordu.5

    İşte ilmin insanı getirdiği en güzel nokta... Önemli olan bu tevhit noktasından hareketle Kur'ân'ın ve Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberliğinde ilerleyebilmektir. Ancak ne yazık ki, bu hakikatler çoğu zaman modern(!) hayatın gölgesinde kalıyor ve insanların gerçek bir Rehber (sallallahu aleyhi ve sellem) önderliğinde huzura kavuşması gecikiyor.

    Emin Osman UYGUR

    *SAHRA* ve Ararad bunu beğendi.

  2. #2
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart Newton'un Çağını Aşan İmanı

    İcat ve keşiflerin peş peşe geldiği dönem kabul edilen 16–19. yüzyıllar arasında, ilmî buluşlarla neredeyse eş zamanlı, şer mânâda yeni bir saha ortaya çıkmıştı: bilim ideolojisi. Esasen ilmin tabiatıyla zıt bir durum arz eden, bu dogmatik ideolojinin temeli şöyle ifade edilebilir: bilim; inanç ve imandan ayrı bir kulvardır ve dinle bilim kesinlikle bir çatışma içindedir. Buluş, keşif ve icatların, inandırıcılığı ciddi mânâda zedelenmiş Hristiyanlığın rahminde şekillenmesiyle irtibatlandırılabilecek bu yaklaşım, zamanla gittikçe daha da giriftleşen bir doktrin ve dogmaya dönüşmüştür. Zaman içerisinde bu dogmatik yaklaşımın aktörleri, iman sahibi olan ve buluş/keşiflerini imanî bakış açısıyla ele almak ve sunmak isteyen sayısız bilim adamını ve düşünürü ya tamamen ademe mahkûm etmiş veya amansız bir baskıyla onların seslerinin kısılmasına sebep olmuştur. Bugünkü manzara da, bu ideolojinin hâlâ ne derece aktif olduğunu ortaya koymaktadır. Zîrâ bir teoriden başka hiçbir şey olmayan Darwinizm, doğruluğu ispat edilmiş bir bilim dalı gibi savunulmakta, ona karşı çıkanlar bilim dairesinin dışına çıkarılmaya çalışılmaktadır.

    Birçok ilmî kaynak tarafından, gelmiş geçmiş bütün bilim insanlarınca, "birinci dereceden bilim adamı" olarak tanıtılan Sir Isaac Newton (1642–1727) da bu dogmatik ideolojinin mağdurları arasındadır. Pek çok kaynakta, fiziğin temel kanunlarından "Gravitasyon Kanunu"nun veya diğer mühim keşiflerinden sadece birinin bile, kendisini dünya çapında bir bilim adamı saymak için kâfi gelebileceği ifade edilmektedir. 24 yaşında meşhur yerçekimi kanununu keşfeden Newton, 25 yaşında, ölen hocasından boşalan matematik kürsüsüne profesör tayin edilir. Çeşitli bilim mevzularındaki inceleme ve keşifleri ile "Royal Society" (Krallık İlimler Akademisi) başkanlığına lâyık görülen ve her yıl yeniden seçilerek hayatının sonuna kadar bu vazifesine devam eden Newton, kraliçe tarafından "Sir" unvanı verilen ilk bilim insanı sıfatını da taşımaktadır. Parlamento üyeliği ve darphane müdürlüğü vazifelerinde de bulunan, Londra'da ikâmeti için kendisine lüks bir ev tahsis edilen bu bilim insanı, her şeye rağmen alçakgönüllü, çekingen, iffetli ve sade bir hayatı tercih etmiştir. Arkasında bilinen mânâda bir vasiyetnâme bırakmayan ve bekâr olarak vefat eden Newton, muhteşem bir cenaze merasiminin ardından, diğer ünlü İngiliz büyükleri gibi Westminster Katedrali'ne defnedilmiştir.

    İlköğretim yıllarından itibaren "büyük bir bilim adamı" olarak tanıtılan Newton'un "dinî ilimler (teoloji) hakkında şimdiye kadar ortaya çıkarılan ve dört milyon kelimeyi bulan yazıları" şuurlu bir gayret ile gizlenegelmiştir. Bu büyük bilim insanının kalbî ve ruhî derinliğine işaret eden yazıları, nesillerin nazarlarından uzak tutularak, onun sadece bilime yaptığı katkılar öne çıkartılmaktadır. Newton'un teolojiyle alâkalı uzun zaman gizlenmiş yazıları, terekesinde yapılan incelemelerle günyüzüne çıkmış; bu yazılar sayesinde onun içinde yaşattığı iman net bir şekilde anlaşılmıştır. Teolojiyle alâkalı yazılarının asırlardır gizlenmesinin sebebinin, doğup yaşadığı İngiltere'deki Anglikan Kilisesi'nin ve yakın zamana kadar devam eden İngiliz Sömürge İmparatorluğu'nun takip ettiği siyaset ile paralel şekillenen bilim ideolojisi olduğu düşünülmektedir. Onun bilhassa ömrünün son günlerinde yazdıklarının İslâm inancına yakınlık derecesi merak konusudur. Bu yazılarda bilindiği kadarıyla en azından muvahhit bir insan olduğuna dâir işaretler vardır.

    O, Allah'ın varlığına, birliğine ve bütün âlemlerin Rabbi olduğuna inanıyordu. Newton'a göre, kâinat hesaplanabilir ve ölçülebilir kural ve kanunlarla ayakta durmaktadır. Zîrâ onu, kendine has keyfiyetiyle belli bir akıl ve mantık sahibi güç –yani bir Yaratıcı- yoktan var etmiştir. O, kâinatı, her şeye Kâdir olan bir Yaratıcı'nın vücut verdiği bir kriptogram olarak görüyordu.1 Her şeyi tabiat ve sebeplere bağlamak yerine Allah'a bağlamaya olan imanı, muhtelif eserlerinde açık bir şekilde gözlenmektedir:

    i) Gerçek rububiyet odur ki; hakiki İlâh, hayat sahibi, hikmet sahibi ve muktedirdir; diğer bütün mükemmelliklerden çok farklı olarak, bütün eksikliklerden arınmış bir mükemmelliktedir. Ezelî ve ebedîdir, bütün her şeye mâlik ve muktedirdir; her ân mevcuttur, her şeyi idare eder, olan ve olabilecek olan her şeyi bilir.2

    ii) Bana öyle geliyor ki; Yaratıcı, maddeyi başlangıçta katı, ayrışmaz ve hareketli olarak, muhtelif ebat ve şekilde, kâinattaki diğer maddelerle belirlediği nispetlerde, kendi takdir ettiği maksatlara uygun bir tarzda şekillendirdi.3

    iii) Güneş ve gezegenler, aralarında hiçbir şey yokken birbirlerini nasıl ve neye göre çekiyorlar? Nasıl oluyor da tabiatta hiçbir şey abes olmuyor ve dünyada şahit olduğumuz düzen ve güzellik vücut buluyor? Bütün bu olan bitenden, bilinen mânâda hâricî bir vücudu bulunmayan, canlı, akıl sahibi, muktedir bir Zat'ın var olduğu, sonsuzluk içinde kendine has nitelikte her şeyi çok yakînen bildiği ve idrak ettiği açık bir şekilde ortaya çıkmaz mı?4

    Newton'un, Ateizm'i çok sert bir dille eleştirmesinden başka, Hristiyanlıktaki teslis (Allah'ı üçlemek) akîdesi için "sonradan çıkarılmış bir tür sahtecilik" dediği, Hz. İsa'yı İlâh gibi görüp ona tapınmayı "putperestlik" olarak vasıflandırdığı da ortaya çıkmıştır. Katolizm, Anglikanizm ve Kalvinizm'in tahrif olmuş ve sapkın görüşler olduğuna inanıyordu. Çünkü teslis düşüncesinin, tahrif olmamış Hristiyanlıkta yerinin olmadığına katiyen iman etmişti.5 Kendi inancını, Hz. İsa'nın "sadece bir peygamber, elçi ve ancak yeryüzünde bir halife"6 olduğunu savunan Arianizm'e yakın buluyordu. Ölüm döşeğinde iken Anglikan Kilisesi'nin ritüellerini kesin bir dille reddetmesi, bu inancındaki samimiyetinin açık işaretiydi.7 Onun 1673 yılında hususî olarak kaleme aldığı tahmin edilen bir belgede, genel Hristiyan inancıyla açıkça ters düşen, Hz. İsa'nın şahsiyetine dâir ulaşmış olduğu neticeleri sıraladığı 12 nokta dikkatleri çeker; bu belgede enteresan bir şekilde 13. maddeyi boş bırakmıştır. Bu 12 maddede açıkça sadece Yüce Rabb'in İlâhî nitelikte olduğunu, Hz. İsa'nın Yaratıcı'dan madde ve fıtrat itibarıyla apayrı bir varlık olduğunu, belki ete kemiğe bürünmüş bir "İlâhî söz ve hikmetler mecmuası" olabileceğini belirtiyordu.8

    O,"God is known from his works" (Allah yaptıkları ile bilinir)9 sözüyle, Allah'ın zâtıyla bilinemeyeceğine, ancak kâinat sayfalarındaki isim ve sıfatlarının tecellileri (akisleri) ile bilinebileceğine dâir çok mühim bir hakikate işaret ediyor; insanın en başta gelen vazifesinin de 'Allah'ı tanımak' (marifetullah) olabileceğine vurgu yapıyordu. Yine başka bir eserinde, her şeyin son derece suhûletle olup bitiyor olmasını Yaratıcı'nın mükemmelliğiyle irtibatlandırıyor, Yaratıcı'nın hikmetle iş yaptığını ve asla hiçbir şeyi başka bir şeye karıştırmadan işleri yürüttüğünü söylüyordu.10 Hayvanların vücudundaki organ simetrisi üzerine yorum yaptığı bir yerde ise, bu simetrinin asla kendiliğinden olamayacağına işaret ederek, kâinattaki benzer hâdiselerde Yaratıcı'nın hikmetli ve bilgili kudret elinin tecelli etmesine açık bir vurgu yapıyordu.11

    Ortaya konulan bütün bu belge ve delil niteliğindeki ifadelerden açıkça anlaşıldığı üzere, Newton adını tam olarak ortaya koyamasa da Kadîr, Vâhid ve Ehad bir Yaratıcı'ya dikkatleri çekerek, maddeyi ezelî tevehhüm edenlere, tesadüfçülere, her şeyin kendiliğinden olduğu iddiasında bulunanlara, bilimin diliyle gereken cevabı vermiştir. Kıyısına kadar geldiği anlaşılan İslâm dairesine girip girmediği konusu meçhul olsa da, Newton ciddi yüreklilik isteyen bir kararlılıkla devrinin ve toplumunun genel hâline karşı koyması için ihtiyaç duyduğu iman derinliğini sergilemiş görünüyor. Bu itibarla inançsızlık ve maddecilik temellerine göre hareket eden bilim ideologları ne kadar gizlemeye gayret etseler de, Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğu, dinin ve bilimin birbiriyle çelişmediği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.


    Dipnotlar
    1. John Maynard Keynes, Newton, the Man, London, 1946.
    2. The Principia: Mathematical Principles of Natural Philosophy (1687), 3rd edition (1726), trans. I. B. Cohen and Anne Whitman (1999), General Scholium, 941.
    3. Opticks (1730), 344.
    4. Opticks, 2nd edition (1718), Book 3, Query 28, 343-5.
    5. Snobelen, D. Stephen, ''The true frame of Nature'': Isaac Newton, Heresy, and the Reformation of Natural Philosophy, in Heterodoxy in Early Modern Science and Religion, Brooke and Maclean.(yıl ve yer), s.232-233.
    6. Richard S. Westfall , Never at Rest, (Cambridge, 1980)
    8. (Gale E. Christianson 1994. In the Presence of the Creator: Isaac Newton and His Times, The Free Press: New York,s.253.) (Newton, Principia, p. 942.)
    9. Isaac Newton, Cambridge University Library, MS Add. 3965, section 13, cited in J .E. McGuire, 'Newton on Place, Time, and God: An Unpublished Source', The British Journal for the History of Science, 11 (1978), 118-9.
    10. Newton, Yahuda MS 1.1a, fo. 14r.
    11. J. E. McGuire, ' ''Newton's Principles of Philosophy'': An Intended Preface for the 1704 Opticks and a Related Draft Fragment', The British Journal for the History of Science, 5 (1970), 178–86.)


    Mustafa NUTKU

    *SAHRA* ve Ararad bunu beğendi.

  3. #3
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Bakara, 255. Ayet: Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
    *SAHRA* bunu beğendi.

  4. #4
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Fâtır, 28. Ayet: İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah'a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

  5. #5
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    ﻻ َٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻻ َّ ﺍﻟﻠَّﻪُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hacata mübtela, nihayetsiz a'danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hacatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder. Said Nursi

    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Hacat: İhtiyaçlar.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    A'da: Düşmanlar.
    Ruh-u insanî: İnsana ait ruh.
    Nokta-i istimdad: Yardım isteme noktası(yeri), yardım istenecek yer.
    Temin: Sağlama, elde etme.
    Nokta-i istinad: Dayanma noktası, dayanılacak yer.
    Şerr: Kötülük fena.
    Kudret-i mutlaka: Sınırsız ve sonsuz kudret(güç).
    Mabud: İbadet edilen, kulluk yapılan (Allah(cc)).
    Hâlık: Yaratıcı Allah(cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah.
    Mâlik: Sahip. Mülk sahibi.
    Vahşet-i mutlaka: Tam vahşilik, sonsuz yalnızlık ve korku ve ürkeklik.
    Hüzn-ü elîm: Acı veren üzüntü ve sıkıntı.
    Ebedî: Sonsuz, sonsuzlukla ilgili.
    Sürur: Sevinç, neşe.

  6. #6
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart İslâm'ı Keşfeden Victor Hugo

    Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

    Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802'de Besan*çon'da (Fransa) doğdu. Fransız İhtilali'nin üzerinden on üç yıl, Napoléon Bonaparte'ın 1799 darbesiyle idareye el koymasının üzerinden üç yıl geçmişti.

    Hugo yedi yaşındayken annesi ve iki kardeşiyle birlikte Paris'e taşındılar, birkaç ay sonra babası generalliğe terfi etti. 1811-12'de babasının görevi sebebiyle İspanya'da bulundular, sonra tekrar Paris'e döndüler.

    Kalemiyle dikkat çeken Hugo'yu henüz 17 yaşındayken Çiçek Oyunları Akademisi (Toulouse) ödüllendirdi. Aynı yıl Edebiyat Muhafazakârı dergisini neşretmeye başladı. Berry Dükü'nün Ölümü Üzerine Kaside şiirinden dolayı 1820'de Kral 18. Louis tarafından ödüllendirildi.

    Haziran 1821'de annesini kaybetti ve ateşli bir hastalık geçirdi. Hastalık günlerinde ilk gençlik romanı İzlanda Hanı'nı kaleme aldı. Romanın İkinci Baskısı'na yazdığı Önsöz'de Yusuf Sûresi'ndeki "Bir zaman Yusuf babasına, 'Babacığım!' dedi. 'Ben rüyamda on bir yıldızın, Güneş ve Ay'ın bana secde ettiklerini gördüm." mealindeki âyete (Yusuf, 12-4) yer verdi ve Kur'an-ı Kerîm'i kaynak gösterdi. Konusu 1699 yılı Norveç'inde geçen İzlanda Hanı'nı edebiyatçılar beğendi. Hugo romanda Kraliyet idaresinin dayattığı ağır şartlar altında ezilen Norveçli madencilerin fakirliğini ve ölüm acısını işler.

    Evleninceye kadar kız arkadaşı olmayan Hugo, 1822'de kendisinden bir yaş küçük Adèle Foucher ile evlendi. Düğün masraflarını 18. Louis karşıladı. İlk oğulları Léopold birkaç ay yaşayabildi. 1824'te kızları Léopoldine, Légion d'honneur unvanıyla şövalye ilân edildiği 1825'te oğulları Charles Hugo doğdu.

    1828'de babası vefat etti, ikinci oğlu François-Victor Hugo doğdu.

    1829'da Bir Mahkûm'un Son Günü neşredildi. Marion Delorme Temmuz'da Théâtre-Français'de kabul edildi; fakat Ağustos'ta yasaklandı. Temmuz'da ikinci kızları Adèle doğdu. Hugo, Notre Dame de Paris'i yazmaya başladı. Eser Ocak 1831'de tamamlandı.

    1832'de, Fransız toplumunu hicvettiği Kral Eğleniyor'u, ve Lucrèce Borgia'yı yazdı. Kasım'da Kral Eğleniyor'un prömiyeri yapıldı; piyes ertesi gün askıya alındı ve Aralık'ta yasaklandı.

    Mart 1834'te Edebiyat ve Felsefe Kavgaları'nı neşretti.

    Hugo'nun, on beş yıl önce aklî dengesini kaybetmiş, kendisinden iki yaş büyük ağabeyi, yazar Eugène Hugo 1837'de öldü.

    Académie Française, birkaç defa reddettikten sonra, Hugo'yu 1841'de nihayet üyeliğe seçti.

    Hugo'nun 19 yaşındaki kızı Léopoldine evlendikten yedi ay sonra 1843'te öldü.

    1845'te Fransa Kralı Louis-Philippe, Victor Hugo'yu Fransa Asili (Tâc'ın doğrudan bağlısı) olarak atayan kararı imzaladı. Geçici hükümet bu Asalet unvanını 1848'de iptal etti.

    1849'da muhafazakâr kanattan milletvekili seçildi, ülkedeki sefalete dair Meclis konuşması büyük yankı uyandırdı. Roma'da olup bitenleri tenkit etti (Roma o dönemde Fransa'nın idaresindeydi). Yoksulluk ve işçilerin zor çalışma şartları gibi konularda partisinin gerçek yaklaşımını fark edince ayrıldı.

    Hugo, 1850'de sağdaki Nizam Partisi'ni ikaz ediyordu: "Kilise'yi işlerinize karıştırmayın! Kiliseyi hizmetçiniz yapmak için ona anne diye hitap etmeyin! Kilise'yi kendinizle özdeşleştirmeyin!" Bu tavrı onu hedef hâline getirdi. Cumhurbaşkanı Louis Bonaparte'ın1 ülkeyi dizayn etme plânlarını yerden yere vurdu. İki oğlu arka arkaya tutuklandı.

    2 Aralık 1851'de Louis Bonaparte'ın darbesini Katolik basın alkışlayınca Hugo açısından her şey bitmişti. Sokaklardaki katliamları gören, kucağında küçük bir çocuğun hayatını kaybetmesine şahit olan Hugo kiliseyi açıkça tenkit etti.

    2-4 Aralık arasında darbeye karşı bir direniş organize etti; fakat başarılı olamadı. 11 Aralık'ta Brüksel treniyle ülkeden çıktı.

    1852'de Küçük Napolyon'u yazdı, ardından Manş Denizi'nde Birleşik Krallık'a ait Jersey adasına geldi. Artık sürgündeydi.

    1855'te Louis Bonaparte'a Mektup'u neşretti. Jersey adasının idarecileri gelen yazı üzerine orayı terk etmesini istediler, yine bir Birleşik Krallık adası olan Guernsey'e geçti.

    1856-1870 arasında sürgün kaldığı, bu adadaki evinde (Hauteville-House) harcamaların üçte birini bağışlara ayırıyordu. Sayıları kırkı bulan fakir çocuklar için zaman zaman akşam yemekleri organize ediyordu.

    Louis Bonaparte'ın devrilmesinin ardından Eylül 1870'te Paris'e dönüşünde halk tarafından büyük sevgiyle karşılandı.

    1871'de Paris milletvekili seçildi; fakat Mart'ta istifa etti. Büyük oğlu Charles âniden öldü. Çok sarsılan Hugo Brüksel'e gitti; fakat Mayıs'ta sınır dışı edildi. 1873'te, bir yıldır hastalıkla mücadele eden küçük oğlu François-Victor'u kaybetti. Üzüntüsü büyüktü; fakat ayakta kalmaya çalışıyordu.

    1876'da Paris'ten senatör seçildi. 1878'de Papa'yı yayımladı. Aynı yıl beyin damarlarında iki defa tıkanma oldu. Haziran'dan itibaren yazmayı fiilen bıraktı.

    1881'de, el yazmalarını ölümünden sonra Biblio*thèque National'e bıraktığını açıkladı.

    Nisan 1883'te, hayatı boyunca olduğu gibi, ölürken ve sonrasında da rahipleri yatağından ve ölen yakınlarından uzak tutmayı hedefleyen yazılı bir vasiyette bulundu: "Bütün kiliselerin duasını reddediyorum… Bütün ruhlardan dua talep ediyorum. Allah'a inanıyorum."

    Mayıs 1885'te akciğerinden rahatsızlandı. Bir hafta sonra son nefesini verdi. Resmî törenle, vasiyetine uygun şekilde defnedildi.

    Hugo acılarının çoğunu saklamıştı. Sadece yas günlerinde, büyük kızı, eşi, iki oğlu ve torunu öldüğünde şahsî defterine bir şeyler yazmış, bunlar da ölümünden sonra ortaya çıkmıştı. Hugo daha 28 yaşındayken, "Rabbim, evimi çocuksuz görmekten beni koru!" diyordu. Büyük oğlunu beklemediği bir ânda kaybettiği 1871'de,

    Bugün, bütün sevdiklerimden,
    Sadece bir oğlan ve kız kaldı.
    İşte gittiğim bu karanlıkta neredeyse yapayalnızım.
    Tanrım ailemi aldı." diyecekti.

    Bunlar isyan ifadesi değildi. Henri Guillemin, Hugo'nun acı çektiği dönemlerde bile Allah'a karşı gelmediğini yazar. "Acı bizi teskin eder, yatıştırır ve güven verir." diyordu Hugo, "Başka yerdense, burada dünya cinsinden ödemek daha iyidir." Sefiller'de Jean Valjean'a şunu söyletiyordu: "Birşeylerin hoşumuza gitmemesi Allah'a karşı gelme sebebi olamaz!"

    Hayatının son on dört yılında torunları üç yaşındaki Georges ve iki yaşındaki Jeanne'ı tek başına, derin bir şefkatle büyüttü. Bu süreçteki hislerini Büyükbaba olma sanatı isimli kitapta topladı.

    1872'de, 43 yaşındaki küçük kızı Adèle'i senatoryuma kaldırdı. Bu konuda tek bir kelime etmedi. 1822'de ağabeyi, şimdi de kızı aklî dengesini yitirmişti: "Talihsiz kızım Adèle, ölülerden daha ölü.", "İzi kalsın istemediğim duygular var. Kızcağızıma dünkü ziyaretim ne acıydı!"

    Sürgün yıllarında zorluklara dayanamayan karısının gitmesi de onu çok üzmüştü. Madam Hugo, oğullarını yanına çekecekti. Şairi koca evde yalnız bırakmayı deniyordu. Aslında Madam Hugo şaire karşı bir sevgisizlik duyuyor değildi. Sadece sürgünde yalnız yaşamak istemiyordu. Hugo, "Karısı onu seviyor, fakat sürgüne duyduğu nefretten daha az." diyecekti. Yine de Madam Hugo şairin kollarında son nefesini verecekti.

    Hugo inançlıydı; fakat Kilise'yi kabul etmiyordu. 1856'da bir zarfın arkasına birkaç mısra karaladığında, "Bu, Allah'la benim aramdaki sır." yazmıştı. Bu sır asla bilinemedi.

    Küçük oğlu François-Victor öldüğünde, onun hatıralarıyla dolu Sivil Cenazeler'i yazdı. Bu başlığı, oğlunun ne haç, ne de rahip olmadan defnedilmesinden dolayı seçmişti. Daha önce büyük oğlu da böyle defnedilmişti.

    Evet, benim için bir ses yükselse,
    gürültüden uzak, geceyle konuşsa güzel olurdu;
    bunu isterdim.
    Bir de, hayatım zorluklar ve cenazelerle doluyken,
    böyle bir felâketten sonra, benim için,
    bir duadan daha güzel bir şey olamazdı.

    Hugo, daha Temmuz 1860'da yazdığı vasiyetnâ*mesinde, "Defnimde hiçbir rahip bulunmayacak!" diyordu.

    Katolik inançtan uzak büyüyen, vaftiz edilmeyen, iki oğlu ile iki torununu da vaftiz ettirmeyen Hugo, daha 1830'da Kilise'yi ölmekte olan bir müessese, dogmalarını da "günü geçmiş" olarak kabul ediyordu. Katolik inancı insanlık tarihinde bir kayma, bir savrulma olarak gördüğünü ve beğenmediğini yüksek sesle dile getirecekti (15 Aralık 1842, La Revue des Deux Mondes).

    Henri Guillemin, Hugo'nun sık dua ettiğini, hattâ oğullarına "Benim bir duacı olduğumu bilirsiniz." dediğini belirtir. Eşine yazdığı 4 Eylül 1845 tarihli mektubunda, "Senin için, kendim için, çocuklarımız için dua ettim… Bilirsin, ben dua dinindenim. Duanın zâyi olması imkânsızdır." diyordu. Hugo, inancını şu şekilde ifade eder: "Biri var. Kalblerimiz O'nun elinde. Bize nazar ettiğini biliyoruz. Bizi çağıracak ve hakkımızda hüküm verecek. Ve insan, kendisini yaratan, kalbindeki o Tanrı karşısında sorumludur. Duyularımız O'nu bilmese de, kalbimiz bilir ve kalb yanılmaz."

    1872 nüfus sayımında memurun "Katolik misiniz?" sorusuna "Hayır, serbest düşünür." cevabını veren Hugo, bir gün sonraki notunda torunlarından bahsederken, "Küçükler akşam yemeğini bizimle yediler. Onları bizzat ben yatırdım ve dualarını yaptırdım." diyordu.

    Korkunç Yıl isimli şiir kitabındaki Bana 'ate' diyen piskoposa başlıklı şiirde, "…Allah'ın oğlu yoktur. İsa bizim için Tanrı değildir. O insandır." der.

    Hugo, Sefiller'i 1845'te Sefaletler olarak yazmaya başlar. Büyük kısmını sürgündeyken ve Fransa'daki dostlarından gelen destekle yaşamaya çalışırken yazdığı romana zaman zaman ara verir, 1861'de Sefiller olarak son noktayı koyar.

    Hugo sadece yazar, şair, ressam, siyasetçi değil, en önemlisi mücadele adamıydı. Millî Atölyelerin kapatılmasına karşı çıkanların başlattığı 22-26 Haziran 1848 hâdiselerinde Paris'teki sokak çatışmalarını bitirmek için ortaya atılmıştı. İsyancı gruptan Cahagne de Cey'in Meclis Başkanı Senard'a yazdığı mektup şöyleydi: "Saint-Louis caddesinde çatışırken, barikatlar arasında sıkışmıştık. 24 Haziran 1848 Cumartesi öğleden sonra, gri paltolu birisi açık alanda ateş altında yürüyerek aramıza geldi ve haykırdı: 'Çocuklarım bitirin artık bu çatışmayı! Bu keskin nişancılar savaşı ölümcül işte. Tehlikenin üstüne cesaretle yürürsek daha az insan kaybederiz. Gidelim!' Bu zât, Paris vekili Victor Hugo'ydu. Silâhsızdı. Başlarımızı koltuğunun altına alarak korumak istedi. Biz evlerde sığınak ararken o yolun ortasında tek başına durmaya devam ediyordu. Kolundan iki defa çektim: 'Kendinizi vurduracaksınız!' dedim. 'Zâten bunun için buradayım.' dedi ve tekrar seslendi: 'Gidelim!' O önde, biz arkada, barikatlara vardık. Ardından barikatlar kaldırıldı."

    Hugo bundan dostlarına asla söz etmedi, sadece Sefiller'de sınırlı şekilde konu etti: "Kan döken kalabalığın öfkesi, hâdiseleri yanlış yorumlayıp hayatî prensipleri çiğnemesi, hukuku hiçe sayması; bütün bunlar halk darbesi denilen şey ve kesinlikle bastırılmalı. Burada insan kendini feda ediyor, sadece bir kalabalık hatırına başka bir kalabalıkla savaşıyor. İnsan yaptıklarından kendince tatmin duysa da vicdanı teessür içinde. Görev tamamlanıyor ama, kalb sancısı her şeyi karmaşık hâle getiriyor."

    Victor Hugo, İslâmiyet'e ciddi bir alâka duymuştur. Bu, şiirlerinde açıkça görülür ve sathî değildir. Hugo sadece Hz. Peygamber'i (sallallahu aleyhi ve sellem) değil, ailesini ve ashabını da okumuş, hayatlarının tesiri altında kalmıştır.

    Asırların Efsanesi isimli şiir kitabının ilk bölümünün başlığı Havva'dan İsa'ya, İkinci bölüm Roma'nın Çöküşü, Üçüncü bölüm İslâm'dır. Bu bölümde birinci kısım Yeni Hicri Yıl, ikinci kısım Muhammed, üçüncü kısım Sedir başlıklarını taşır. Burada Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) son saatlerini resmeder, Hz. Ömer'e (ra) bir şiir ithaf eder, Kur'an Sûresi başlığı altında, Zilzal Sûresi'nin mealini verir. Hugo, Hz. İsa (as) için yazdığı şiirde, çarmıha gerilmeyi reddeder.

    Peygamberimiz'le (sallallahu aleyhi ve sellem) ilgili şiirde şiirin ruhuna ve Hugo'nun üslûbuna uygun olmayan iki mısra ile ilgili olarak, Ex-Ensut İşletme Enstitüsü'nden (Dakar, Senegal) İbrahim Hane bunların sonradan kasıtlı olarak eklendiğini, Hugo'nun hayatını yeniden yazmak gerektiğini belirtmektedir.

    Hugo'nun, Şeytan'ın Sonu, Dinler ve Din başlıklı şiir kitaplarının yanı sıra, ölümünden sonra yayınlanan üç bin mısralık kitabı Tanrı da dikkat çekicidir. Uçurumun Kenarı, Derin Okyanus, Kırıntılar başlıklı üç bölümden oluşan kitap, Allah'ı arayan isimsiz bir seyyah-mütefekkirin metafizik sancılarını anlatır. Bilhassa Derin Okyanus'ta insanın küçüklüğü vurgulanır, Allah'ı (celle celâluhu), yarattığı âlemden yola çıkarak tanıyabileceğimiz işlenir. Derin Okyanus'un yedinci şiirinde Hugo insanı "izafînin devi, mutlakın cücesi" olarak tarif eder. Hayatı boyunca dikkatini sürekli canlı tuttuğu en temel unsur olarak metafizik, Hugo'nun hakikat algısının merkezindedir.

    Hugo çağından ve coğrafyasından dolayı hakikat ile arasında engel teşkil edebilecek birçok perdeyi aşmasını bilmiş, İslâm'ın ve Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) kokusunu hissetmiştir. Zilzal Sûresi'ni kitabına koyması, ölüm, ölüm sonrası, kıyamet, bâs ve hesap endişeleriyle dolu metafizik ürpertilerin onun hayatında merkezî yer tuttuğunu gösterir.

    15 Ocak 1858'de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için yazdığı Yeni Hicrî Yıl şiirinden bir kesit:

    …..


    Ağzı her zaman duadaydı,
    Az yerdi, karnına taş bağlardı.
    Koyunlarını bizzat kendi sağar,
    Yere oturur, elbisesini onarırdı.
    Diğerlerinden daha çok oruç tutardı,
    Ne ki kuvveti azaldı, artık genç değildi,

    ….

    Altmış üç yaşında, bir ateş O'nu yakaladı.
    Kur'ân'ı bir daha eline aldı, okudu,
    Sonra Zeyd'in oğluna açıkladı,
    "Son şafağım artık bu benim,
    Allah'tan başka ilâh yoktur, savaş O'nun için.
    Mûtat saatinde mescide geldi,
    Ali'ye yaslanmıştı, herkes onu izledi,

    ….

    Ertesi sabah şafakta,
    "Ebubekir" dedi, "kalkamıyorum"
    "Kitab'ı sen alacak, namazı sen kıldıracaksın!"
    Hanımı Ayşe arkasındaydı.
    Ebubekir okurken dinliyor,
    Sûreyi alçak sesle tamamlıyor,
    O dua ederken herkes ağlıyordu.
    Ölüm meleği akşama doğru kapıdaydı,
    Girmek için izin istedi,
    "Girsin!" Bakışı aydınlandı,
    Doğduğu günkü kadar açık.
    Ve melek O'na dedi: "Allah Sen'i huzura istiyor"
    "Peki!" dedi, şakaklarında bir heyecan dolaştı,
    Bir nefesle açıldı dudakları ve Muhammed ulaştı.

    Bitirirken şunu da söylemeliyiz: Hakikate açık, bir ömür boyu arayış içinde olmuş, sürekli kendisini ve dünyayı sorgulamış böylesine çok yönlü bir karakter insanı Victor Hugo, Türkçe okuyan-yazan dünyaya yeterince tanıtılmamış. İsmi daha ziyade, Sefiller romanıyla sınırlı kalmış. Belki sadece Hugo değil, benzer birçok Batılı, Doğulu hakikat âşığı görmezden gelinmiş, bu konuda ideolojik ve seçici davranılmış. Tarihte ve günümüzde bütün insanlığın tanıması ve istifade etmesi gereken şahsiyetlerin daha derinlemesine araştırılması, Hugo misâlinde olduğu gibi, bilhassa bugün daha açık bir ihtiyaç olarak kendini hissettiriyor. Ümidimiz ve temennimiz, bundan sonra bu yönde ciddi gayret gösterilmesidir.

    Kaynaklar

    - Henri Guillemin, 1994 – Hugo. Éditions du Seuil, Paris

    - Victor Hugo, 1821 - Han d'Islande. Blackmask Online. http://www.blackmask.com

    - İbrahim Hane, Un pome de Victor Hugo sur le Prophte

    Dipnot

    1. Tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte (1808-1873) olan III Napoléon, ünlü Napoléon Bonaparte'ın (1769-1821) erkek kardeşi olan ve 1806-1810 yılları arasında Hollanda Krallığı yapan Louis Napolyon'un oğluydu. Louis Bonaparte 1849-1851 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanlığı yaptı. Sonrasında tertiplediği 1851 darbesiyle cumhuriyeti yıkarak imparatorluğunu ilan etti. Son Fransa İmparatoru olarak 1870'e kadar hüküm sürdü. 1870 yılında II. Dünya Savaşı'ndaki Alman işgaline kadar sürecek ve Fransa Cumhuriyeti'ni kuracak olan hareketle devrildi.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. İlimle Övünmek
    By *SAHRA* in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 10.06.14, 22:20
  2. Tahkiki İman-Taklidi İman Ayırımı
    By Ahsen Nur in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 41
    Son Mesaj: 03.12.09, 15:13
  3. Risale-i Nur'un Geniş İman Hizmet, Ufkunu Daraltanların Kulakları Çınlasın...
    By seyyah_salih in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.12.08, 13:12
  4. 'Ey İman Edenler İman Edin..(Nisa, 136)
    By SoNDeM in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 22.11.08, 11:01
  5. İlimle İlgili Ayetler
    By slim in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 19.07.08, 09:12

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0