Mehmet Ali Hocamız anlatıyor:

”Bir Batı ülkesini ziyaretim sırasında bir Ramazan iftarına davet edilmiştim. Akşam ezanına yakın bir genç dikkatimi çekti. Gözlerini, içi su dolu bardağa dikmişti. Yeni Müslüman olmuş. İlk orucu, imiş…


Durmuş öyle bardağın içindeki suyu, henüz ilk defa gördüğü bir şeye bakar gibi seyrediyordu. İçimden ‘Bu genç, herhalde susuzluğa tahammül edemiyor.’ diye geçirdim. Neyse vakit girdi. Biz oruçlarımızı açtık. O ise bardaktan sadece bir yudum suyu aldı, uzun müddet ağzında tuttu, tuttu ve sonra yudumladı ve hepimize dönüp, ‘Allah’ıma hamdolsun bana böyle bir din nasip ettiğine… Eğer Müslüman olmasaydım ve oruç tutmasaydım, su nimetinin bu kadar değerli olduğunu asla idrak edemeyecektim. Hamdolsun Allah’ıma!..’ dedi.”

Gerçekten ülfet ve ünsiyet içinde bizim fark etmediğimiz ve sanki kanıksayıp körleştiğimiz güzellikleri bu yeniler hemen keşfedebiliyorlar…

Bu bakımdan Risale-i Nur Külliyatı’ndaki farklılığın ve kendisini defalarca okutturduğu halde usanç ve bıkkınlık vermeyişinin sırrı ve hikmeti de işte burada… Bizim gözümüzde matlaşan, ülfet ve ünsiyetle örtülü kalan hârikaların üstünü kapayan perdeleri yırtıp olanca berraklıkları ile gözler önüne sermesi: “İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakiki ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü diğer vakitlerde mecburiyet altında olmayan insanların çoğu, hakiki açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini idrâk edip anlamıyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan bir adama, bilhassa zengin olsa, ondaki nimetin derecesi anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir müminin nazarında çok kıymetli İlâhî bir nimet olduğuna tad alma duygusu şâhitlik ediyor. Padişahtan en fukarâya kadar herkes, Ramazan-ı Şerif’te o nimetlerin kıymetlerini anlamakla mânevî bir şüküre mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten yasaklanmış olması cihetiyle; ‘O nimetler benim mülküm değil. Ben bunları alıp rahatça kullanmakta hür değilim; demek başkasının malıdır ve ihsanıdır. Onun emrini bekliyorum.’ diye nimeti nimet bilir; mânevî bir şükür eder. İşte bu sûretle oruç, çok cihetlerle insanın hakiki vazifesi olan şükrün anahtarı hükmüne geçer… ( … )

İnsanlar, maişet(geçim) itibariyle muhtelif bir sûrette yaratılmışlar. Cenâb-ı Hak o farklılığa göre, zenginleri fakirlerin yardımına davet ediyor. Halbuki zenginler, fukarânın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkati ise, hakîki şükrün bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla yardım etmeye mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olmaz. Çünkü hakiki olarak o durumu kendi nefsinde hissetmiyor.” (Bediüzzaman Said Nursi, Ramazan Risalesi)
İslâmî güzellikleri çiçeği burnunda, çiyi üzerinde terütaze hissetmek için, bu mübarek eserlerin dikkatlice mütalaa ve karşılıklı müzakere edilmesi lâzımdır.



Abdullah AYMAZ