Sözü Arıtmak
Cafer Durmuş

Yaratılmışlar içinde bizi farklı kılan düşünme ve onun ifadesi olan söz söyleme yeteneğini yeterince dikkatli kullanıyor muyuz? Şahsî kazanımlarımızı harcarken gösterdiğimiz özenin asgarisini kelâm sıfatının üzerimizde tezahürü olan beyân kabiliyetini kullanırken gösteriyor muyuz?
Halbuki Cenâb-ı Hak muhtelif ayetlerde sözümüze sahip çıkmayı emrediyor. Ağızdan çıkan her kelimeyi imbikten süzercesine tartıp seçerek söylemeyi emrediyor.
Nitekim İsrâ sûresinde “Kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (17/53) buyruluyor.
Burada zaman ve mekan tahsis edilmeden konuşma kabiliyeti olan herkese sözün en güzelini söylemesi emrediliyor. Buna riayet edilmediği taktirde olabilecek tehlike haber veriliyor: İnsanoğlunun apaçık düşmanı olan şeytanın sözü kapıp götüreceği ve ortalığı ifsad edeceği bildiriliyor.

Demek ki daima sözün en güzelini söylemek bu mümkün olmazsa en güzel söze yakın ve uygun söz söylemek ve ağzımızdan çıkanı çirkin kılacak unsurlardan arındırmak gibi bir mesuliyetimiz var…
Rûhu’l-Beyân’da en güzel söz samimiyetle “Lâ ilâhe illallah” diyerek Allah’a dua etmektir deniyor.

Sözlerin en güzeli samimiyetle “Lâ ilâhe illallah”demekse ona muvafık olacak “güzel sözler” hangileridir diye sorulsa herhalde şöyle cevap verilebilir:
Güzel söz az ve öz olandır. Gerektiği yerde gerektiği zaman gereği kadar söylenendir. Doğru ve faydalı olup muhatabını hayra sevk edendir. İnsanların arasını ıslah edendir. İçimizdeki ulvi duyguları uyandırandır.

Bu durumda bir söz yukarıda sayılan meziyetlere uzaklığı ve zıt oluşu nisbetinde çirkin ve gereksizdir. İçinde yalan dedikodu gıybet gibi ifsad edici unsurlar bulunması kuvvetle muhtemeldir. En iyi ihtimalle malayani ile mülevvestir ki o derece “en güzel söz”den uzaktır. Şeytan ve avanesinin istimaline müsaittir…
Bu noktada lisanın muhafazası ile ilgili dilimize yerleşmiş atasözlerini düşünüyorum. Zihnimde resm-i geçit yapan onlarcası içinden “söz gümüş ise sükut altındır” deyimini seçiyorum. Sevgili Peygamberimiz’in “Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun” (Müslim İman 74.) uyarısını bir daha dikkatle okumaya çalışıyorum. Tasavvufî eserlede lisanı muhafaza ile ilgili açılan bahisleri sükut sohbetlerini yeniden düşünüyorum.
Biliyorum ki söz iki tarafı keskin bıçak gibidir. Yerinde zamanında ve gereğince söylenirse pek çok hayırlara kapı açacağı gibi ölçüsüz sözler nice felaketlere sebep olabilir.
Nitekim her sözün dünyada ve ahirette sahibine dönen neticeleri olduğunu bildirmek üzere “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın” (Kaf 50/18) buyruluyor. Ağızdan çıkan her sözün mutlaka kayda alınmakta olduğu en yalın haliyle hatırlatılıyor…

İslam inancıyla zenginleşen kültürümüzde “Dokuz kere yutkun bir kere söyle!” gibi onlarca altın öğüt sahibiyiz. Bununla birlikte sözün en güzelini en doğrusunu en iyisini arama zahmetine ne kadar katlandığımızı kendimize sormak durumundayız:
Aklı başında olan hiç kimse kazancını olur olmaz yere harcayarak saçıp savurmaz. Ve biz sahip olduğumuz dünyalıkları başkalarından korumak için tedbirler alırız gerekirse etrafına korunaklar yaparız…

Sözün zâyi olup gitmemesi için tedbirlerimiz var mı? Söylediklerimizin başını sonunu ortasını doğruluk hakka yarayışlı olmak ve gereksiz unsurlardan arındırmak gibi korunaklarla çeviriyor muyuz? Sözümüz özümüzdeki sâfiyeti cümle aleme gösterecek kadar berrak mı?
Bu ve benzeri sorularla tatminkar cevabının gönlümüzde yer etmesi şu sebeple önemlidir ki; bu vesileyle İslam’ın nasıl bir insan inşa etmek istediği zihnimizde berraklaşmış olsun. Güzel dinmizin bizden somurtkan abus suratlı olmayı istediği sanılmasın... Nasıl istemiş olsun ki “Kardeşini güler yüzle karşılamak şeklinde olsa bile hiçbir iyiliği küçük görme” (Ebû Davud Libas 24.) buyuran Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemdir.
Şu kadar var ki söz kuvveden fiile geçmeden önce düşüncenin ifadesidir. İcra edilmeden evvel niyetlerin rengini öğrenebileceğimiz son noktadır. Ve söz gönülden neş’et ettiği halde muhataplarla birlikte söyleyenin de zamanla kişiliğini şekillendirir. Bu itibarla söz özün aynasıdır.

Öyleyse hayatı özüne vuslat için fırsat bilenlerin her sözü güzel hatta “en güzel” denecek kadar ölçülü olmalıdır.
Dünyayı Cennet Kılabilir miyiz?
“(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkartıp atarız. Ve onlar derler ki: “hidâyetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden onu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri doğru söylemişler.” Onlara: “İşte size cennet! Yapmış olduğunuz salih amellere karşılık ona vâris kılındınız” diye seslenilir.” (A’râf 7/43)
Âyetlerde ileride olacak hâdiseler anlatılırken genellikle gelecek zaman kipi değil geçmiş veya şimdiki zaman kipi kullanılır. Bu hem bahsedilen hadiselerin mutlaka vuku bulacağını gösterirhem de resmedilen tabloyu sanki karşınıza getirir. Cennettekilerin yüzlerine yansıyan süruru görür gibi olursunuz.

Eğer Kur’ân-ı Kerim’i hissederek okuyabilirseniz; mücerret mânâların şekillendiğini karakterlerin tecessüm ettiğini geçmişle geleceğin gözünüzün önünde canlandığını sanırsınız. Bu yönüyle yukarıdaki ayet-i kerîme baktıkça içimizi ferahlatan bir tabloyu andırıyor. Tabloda sözü edilenlerin huzuru sanki yüzlerinden okunuyor; dünyayı insanlığa dar eden hislerden arınmışlar. Kötülük namına hiçbir şey kalmamış kalplerinde…
Bulunduğumuz mekanları iç açıcı manzaralarla süsleriz. Bir de şu ayette resmedilen tabloyu gönlümüze nakşedebilsek; “orada ebediyyen gülen yüzlerden biri de ben olmalıyım” diye heves etsek kalplerimizden kini söküp atabilsek…

Ne dersiniz? Cennet hayatından bir nefha dünyaya taşıyabilir miyiz?