+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 10

Konu: Bereket Kaynağı: İktisat

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Bereket Kaynağı: İktisat

    Süleyman KÖSMENE
    Bereket kaynağı: İktisat



    Nuray Hanım: “İktisat nedir? İktisat etmek neden güzeldir?”
    Sözlükte tutumlu olma, tasarruf, biriktirme, artırma, aşırılıklardan uzak durma, orta yolda olma, itidal üzere olma, uygun davranış ve hareket, ekonomik davranma mânâlarına gelen iktisat, dînimizin önemle üzerinde durduğu ve teşvik ettiği bir güzel davranış biçimidir, bir ahlâkî ve ekonomik güzelliktir.
    İktisat cömertliğe, sehâvete, hayra, ikrâma ters olmadığı gibi, cimrilik, pintilik, hısset ve mal tutkunluğu anlamlarında da değildir.
    Kur’ân iktisatlı ve tutumlu olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı ve orta yoldan gitmeyi teşvik eder: “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur’ân’ı) doğru dürüst uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi (yeraltı ve yerüstü servetlerinden istifade ederek refah içinde yaşarlardı). Onlardan aşırılığa kaçmayan (iktisatlı, mutedil) bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!”1 Bir diğer âyette ise; “Onları sağ salim karaya çıkardığımız zaman bir kısmı orta yolu tutarlar”2 buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz de (asm), “İktisad eden, âile belâsı çekmez” buyurmuştur.3
    “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz”4 âyetinin tefsîrinde yedi nüktede iktisadı işleyen ve iktisadı ders veren Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın iktisadı kesin bir dil ile emrettiğini, israftan kaçınmayı da açık biçimde yasakladığını bildirir. Bedîüzzaman’ın iktisatla ilgili hârika tefsîrini burada özetlemeye çalışalım:
    Birinci Nükte: Cenâb-ı Hak insanlara sırf iyilik yapıyor, her zaman ve her konuda A’ dan Z’ ye bolca nimetler veriyor—bütün iyilikler ve bütün nimetler O’na aittir;— karşılığında sadece şükür istiyor.
    İsraf ve savurganlık ise şükre zıttır. Çünkü Allah’ın nimetlerini saçıp savurmak, onları hafife almak demektir. Oysa iktisat, yani tutumlu olmak, mânevî bir şükür demektir ki, Allah’ın nimetlerine karşı ticâretli bir hürmet ve saygı mânâsı taşımaktadır.
    İkinci Nükte: Cenâb-ı Hak insan vücudunu muntazam bir saray sûretinde yaratmıştır. Ağızdaki dil, bu vücut sarayının kapıcısı; âsab ve damarlar, telefon ve telgraf telleri, mîde de efendisi hükmündedir. Dil bu telefon tellerini kullanarak mîdeyle ve beyinle ânında haberleşmektedir. Bedene lüzumu olmayan, zararlı, bozuk veya acı bir şey ağza geldiğinde dil bunu içeri almamakta, dışarı atmakta ve tükürmektedir.
    Vücut sarayının hâkimi ve efendisi olan mîdeye gönderilen rızık hediyesi dil denen kapıcının denetiminden geçmektedir. Aslında saray hâkimi olan mîdeye yüz derecelik kıymette bir rızık geliyorsa, bunda dilin hakkı sadece beş derecelik bir bahşiş olmalıdır.
    Zeytin, peynir, yumurta gibi gıdâ ve vitamin deposu olan hediyelerde dilin yüzde beşlik bahşiş hakkı fıtrî biçimde verilmiştir. Mîdeye yüzde doksan beşlik gıdâ ve vitamin hakkı da yeterli biçimde verilmiştir. Bu maddeler hem mîdeye yararlı, hem de çok pahalı değildir.
    Oysa baklava gibi aslında çok da gıdâ yükü taşımayan, fazlası mîdeye de, vücuda da zarar ve ihtilâl veren ve ağızda çiğnendikten sonra öncekilerle maddî plânda eşitlenen çeşitlerde ise dile verilen bahşiş, oran itibariyle mîdenin hakkından fazla olmaktadır. Dilin bu bahşiş arsızlığı cebin ekonomisine de dokunmaktadır.
    Bu durumda yalnız dilin tad alma zevkini okşamak için, aslında mîdeye ve vücuda çok da yararı olmayan baklava gibi maddelerden çok almak hem hikmete zıt, hem de iktisada zıttır. İktisad, en yararlı olanı mümkün olan en ucuza almaktır. Yoksa, en zararlıyı en pahalıya almak iktisat değil, israftır. İşte Kur’ân’ın hoş görmediği davranış budur.
    İktisat ve kanaat, Allah’ın hikmetine uygun davranmaktır. Konumuzla ilgili olarak söylemek gerekirse; iktisat, dili kapıcı hükmünde görmek ve bir saray kapıcısının hakkı ne ise dile de o kadar bahşiş ve değer vermektir. Nitekim burada yapılan israfta dil çabuk tokat yemekte, mîdede karışıklık ve ihtilâl çıkarmakta, mîde hakîkî iştihâsını kaybetmekte ve kapıcının lezzet aşkı yüzünden vücud sarayı hasta olmaktadır.
    Üçüncü Nükte: Dil, şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Ve bu kapıcı, kendi lezzeti hatırına bir çok israfa da kapı açmaktadır. Oysa şükredenler için dil, Allah’ın rahmet mutfaklarının leziz ürünlerini tadan bir müfettiş ve bir bakan derecesinde bir makama sahiptir. Dil, yiyecekler sayısınca ölçücüklerle Allah’ın nimet çeşitlerini tanır, tadar, tartar, ölçer, biçer ve bir mânevî şükür mesajı halinde mîde ile beyne haber gönderir. Mesajı alan mîde ile beyin de Allah’ın eşsiz nimetlerini takdir etmesi ve değerlendirmesi için hiç zaman kaybetmeden kalbe, akla ve rûha iletiler gönderir, mesajlar geçer. Akıl, kalp ve rûh ise şükür için yine dönüp dile müracaat ederler ve dilin konuşma yeteneği ile Rabb-i Rahîm’e şükrederler. Böylece dil hem müfettiş, hem de şükredici vasfıyla mîdenin üstüne çıkar. Yani şükreden dil, makam ve derece itibariyle mîdeyi geçer.
    Bu durumda; 1- İsraf etmemek, 2- Allah’ın nimet çeşitlerini tadıp tanıyarak sırf şükür vazifesini yerine getirmek, 3- Meşrû ve helâl olmak, 4- Dilenciliğe ve minnete yol açmamak kaydıyla dil lezzetini takip edebilir. Bu şartlarla olması halinde dilin lezzetini takip etmesi İktisad anlayışına zıt düşmez. Çünkü israf yoktur. Çünkü haram lokma yoktur. Çünkü yüz suyu söz konusu değildir. Çünkü maksad Allah’a şükretmektir.
    Üstad Bedîüzzaman’ın vecîz ifâdesiyle, rûh cesede, kalp nefse ve akıl mîdeye hâkim olmak ve lezzeti şükür için istemek kaydı ve şartıyla dil lezzetli şeyleri tercih edebilir. Bu israf olmaz. İktisada ters de düşmez.5
    Konuya İnşaallah yarın devam edelim.
    Dipnotlar:
    1- Mâide Sûresi: 66; 2- Lokman Sûresi: 32; 3- Müsned, 1/447; 4- A’râf Sûresi: 31; 5- Lem’alar, s. 143, 144
    25.01.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Bereket kaynağı: İktisat- 2




    Nuray Hanım: “İktisat nedir? İktisat etmek neden güzeldir?”
    İktisadın ne olduğunu, ferdî ve sosyal hayatımıza kazandırdıklarını ve bize maddî-mânevî nasıl yükseliş sağladığını dünkü yazımızda kısmen ele alarak, Bedîüzzaman Hazretlerinin İktisat Risâlesini özetlemeye çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam edelim:
    Dördüncü Nükte: “İktisat eden maîşetçe âile belâsını çekmez” hadisinin sırrıyla iktisad eden geçim derdi ve sıkıntısı çekmez. İktisad kesinlikle bereket sebebi ve geçimde mutluluk ve bolluk vesîlesidir.
    Üstad Bedîüzzaman Hazretleri burada, Burdur’a nefyedildiği günlerde bazı zengin reislerin, parasızlıktan sefâlete düşmemek için kendisine zekât vermeyi çok istediklerini, ama kendisinin bunu kabul etmediğini; onlara, “Gerçi param pek azdır; fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim” dediğini ve reislerin ısrarlı tekliflerini reddettiğini örnek olarak zikreder. İki sene sonra ise kendisine zekât teklif eden reislerin iktisatsızlık yüzünden borçlandıklarını, onlardan yedi sene sonra o az paranın iktisat bereketiyle kendisine kâfi geldiğini bildirir.
    Evet, iktisat etmeyen zillete, başkasına yüz suyu dökmeye ve sefâlete düşmeye her an hazırdır.
    Oysa iktisat edip zarûrî ihtiyacı kadarıyla yetinse, “Şüphesiz ki, rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır” âyetinin sırrıyla ve “Yer yüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın” âyetinin açık işâretiyle herkes, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacaktır. Çünkü bu âyetler rızkı taahhüt ediyor.
    Rızık ikidir:
    1- Hakîkî rızık: Yaşamaya yetecek derecede verilen rızıktır. Bu rızık Allah’ın taahhüdü altındadır. İnsanlığın bulaşık eli bulaşmazsa bu zarûrî rızık mutlaka gelecek ve hiçbir kimseyi aç bırakmayacaktır. Böylece esasen bu hakikî rızkı bulmak için hiç kimse ne dinini, ne nâmusunu, ne de izzetini satmaya mecbur olmaz.
    2- Mecâzî rızık: Görenek belâsıyla zarûrî ihtiyaç listesine giren ve tiryakilik derecesinde bağlılık yapan gayr-i zarûrî ihtiyaçlardır. Bu rızık Allah’ın taahhüdü altında değildir.
    İşte zarûrî olmayan bu rızkı kazanmak bu zamanda çok pahalı düşüyor. Başta izzetini fedâ ediyor, zilleti kabul ediyor, bazen alçak insanların ayaklarını öpüyor, bazen dilenci oluyor, en tehlikelisi ise, ebedî hayatın nûru olan dînini ve mukaddesâtını fedâ etmek sûretiyle bereketsiz ve uğursuz bir maddî kazanç sağlıyor.
    Böyle haramların ve günahların mubah sayıldığı dehşetli bir zamanda, şüpheli mallarda zarûret derecesiyle yetinmek lâzımdır. Çünkü haram maldan zarûret derecesinden fazlasını zaten alamaz. Zorda ve darda kalan adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Ancak ölmeyecek kadar yiyebilir.
    Öyleyse, hakîkî rızık zaten taahhüt altındadır. Mecâzî rızık için ise İktisad prensiplerini bozmaya gerek yoktur. Dînini ve mukaddesâtını ön plânda tutmak bizi hem israf yapmaktan koruyor, hem de iktisadı yaşamamıza imkân veriyor.
    Beşinci Nükte: Cenâb-ı Hak cömerttir. En fakir adama en zengin adam gibi, köleye ve fakire padişah gibi nimetinin lezzetini hissettiriyor. Bir fakirin, açlık ve iktisat vasıtasıyla bir parça kuru ekmekten aldığı lezzet, bir padişahın veya bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir.
    İktisad eden kimselere cimri denemez. İktisat, izzet, onur ve cömertliktir. Cimrilik ise zillettir, israfçıların ve savurganların görünüşteki merdâne hallerinin iç yüzüdür. Yarın İnşallah devam edelim.

    26.01.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE Bereket kaynağı: İktisat-3 Nuray Hanım: “İktisat nedir? İktisat etmek neden güzeldir?” İktisadın ne olduğunu, ferdî ve sosyal ha-yatımıza kazandırdıklarını ve bize maddî-mânevî nasıl yükseliş sağladığını önceki iki günlük yazımızda kısmen ele alarak, Bediüzzaman Hazretlerinin İktisat Risâlesini özetlemeye çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam edelim: Altıncı Nükte: İktisat ve cimrilik arasında çok fark vardır. Tevâzû nasıl kötü haslet olan zillet ve alçaklıktan mânen ayrı, fakat sûreten benzeyen bir güzel ahlâk ise; vakar nasıl kötü haslet olan tekebbür ve büyüklenmekten mânen ayrı, fakat sûreten benzeyen bir güzel ahlâk ise; Peygamber Efendimizin (asm) yüksek ahlâkından olan ve kâinâttaki hikmet ve nizamın önemli prensiplerinden olan iktisadın da, sefillikle, alçaklıkla, bahillikle, pintilikle, tamahkârlıkla ve cimrilikle hiç alâkası yoktur. Yalnız sûreten benziyorlar. Bedîüzzaman bu nükteyi İmam-ı Azamın şu vecîz tesbitiyle bitiriyor: “Hayırda israf olmadığı gibi, israfta da hayır yoktur.” Öyleyse hayrı takip eden ve hayra harcayan iktisatsızlık yapmış sayılmaz. Yedinci Nükte: İktisatsızlık israfı doğurur. İsraf hırsı netice verir. Hırs da üç vahim neticeye götürür: 1- Kanaatsizlik. Kanaatsizlik çalışma şevkini kırar, şükür yerine şikâyet yaptırır. Tembelliğe atar. Meşrû, helâl ve az malı terk ettirir, gayr-i meşrû, külfetsiz ve haram mala tamah verir. İzzetini ve haysiyetini fedâ ettirir. 2- Hüsran. Hırs, hüsran getirir; başarısızlık ve kaybetme sebebidir. Hırslı ve kurnaz hayvanların, meselâ tilkilerin ve canavarların hep aç kalmaları; zayıf, nahif, güçsüz ve beceriksiz yavruların, meyve kurtlarının, balıkların ve ağaçların ise hiç zahmet çekmeden rızıklarını çok iyi bulmaları, hırsın rızık işinde işe yaramadığının ve hüsran ve kayıp verdiğinin delilidir. 3- Hırs, ihlâsı kırar. İhlâs kırılınca, âhiret ameli de zedelenmiş olur. Dünyada bereketi kaldırdığı gibi, âhirete de hayır nâmına bir şey bırakmaz. Netice olarak israf kanaatsizliği doğurur. Kanaatsizlik ise çalışma şevkini kırar ve tembellik verir. Şikâyet kapısını açar. İhlâsı kırar, riyâ kapısını açar. İzzeti kırar, dilencilik kapısını açar. İktisat ise, kanaati netice verir. “Kanaat eden izzetli olur. Aç gözlü insan aşağılanır”1 hadis-i şerifinin sırrıyla, kanaat izzet demektir. Çalışmaya teşvik eder. Çalışma ve yaşama şevkini arttırır. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, bir kış günü mübârek bir şehre geldiğini, o yerin müftüsünden, “Ahalimiz fakirdir” sözünü işittiğini ve ahaliye acıdığını; sekiz sene sonra aynı şehre bir yaz günü geldiğini ve bağlarının dolu olduğunu gördükten sonra şöyle dediğini burada beyan eder: “Fesübhânallah! Bu bağların mahsulatı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir.” Demek iktisat ve israfsızlık yüzünden o yerde bereket kalkmıştı ki, o kadar servet kaynağına rağmen o yer halkı fakirlik çekiyordu. Netice olarak anlaşılıyor ki, zekât vermek ve iktisat etmek malda bereket sebebi olduğu gibi; zekâttan kaçınmak ve israf etmek de, bereketin kalkmasına yol açan bir hasârettir, dünyevî-uhrevî bir tehlîkedir.2 Dipnotlar: 1- Et-Terğib ve’t-Terhîb, 1/586 2- Lem’alar, s. 143-15127.01.2009 E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Bid'at üzerine




    Abdurrahim Bey: “Bid’at nedir? Bid’at-ı hasene ve seyyie var mıdır? İbâdet maksadı ile yapılan, fakat Hazret-i Peygamber’in (asm) yapmadığı amelleri-ibâdetleri Allah kabul etmez mi?”

    İslâmiyet son dindir. Göndericisi, Cenâb-ı Allah’tır. Tebliğcisi Hazret-i Muhammed’dir (asm). Farz, vâcip, sünnet ve müstehap bütün esasları vahiy ürünüdür, Hazret-i Peygamber Efendimizin (asm) nübüvvet nazarından geçmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) hayattayken tamamlanmış, kemâle erdirilmiş bir dindir.
    Bid’at, lûgatte, sonradan ortaya çıkan şey, dînin aslında olmayan yeni icat, dinden olmayıp dindenmiş gibi gösterilmek istenen yeni buluş, sonradan türeyen dînî anlayış demektir. Dînî bir terim olarak bid’at, Hazret-i Peygamber (asm) ve onun ashabından sonra ortaya çıkan ve aslı dîne dayanmadığı halde dînî bir çerçeve içinde sunulan yeni yaklaşımlar ve yeni âdetlerdir.
    Bid’atın zıttı sünnettir. Resûl-i Ekrem’den (asm) ve onun ashabından sahih olarak rivâyet edilen her şey sünnet kapsamındadır. Bid’ate lüzum yoktur. Çünkü sünnet vardır, sünnet boşluk bırakmamıştır, bütün yeni durumları da sünnet zaptetmiştir. Çünkü bu din eksik bırakılmamış, tamamlanmıştır. Zaten eksik bırakılmış olsaydı, yine beşer aklıyla değil, vahiyle tamamlanacaktı. Vahiy bu dini tamamladığına göre, beşer aklına yeni icatla ilgili bir mesele bırakılmamıştır.
    Bedîüzzaman’ın tanımıyla bid’at, ahkâm-ı ubûdiyette yeni icatlar çıkarmaktır. Kur’ân’ın, “Bu gün size dininizi kemâle erdirdim” 1 sırrı ile çeliştiği için İslâmiyet’te bid’at reddedilmiştir. Çünkü bu âyetle, İslâmiyet’in Hazret-i Peygamber Efendimizin (asm) risâletiyle birlikte kemâle erdiği bildiriliyor. Bid’at ise bu esasa zıttır. Çünkü bidatte ortaya konulan yeni davranışlar sünnette yoktur ve hiç kimse sünnette olmayan bir hususu İslâmiyet’in malı gibi sunma yetkisine sahip değildir.
    Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Kim benden sonra terk edilmiş bir sünnetimi diriltirse onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye—onların sevabından hiçbir şey eksiltilmeden—sevap verilir. Kim de Allah’ın ve Resûlü’nün rızâsına uygun düşmeyen bir kötü bid’at icat ederse, onunla amel eden insanların günahları kadar o kişiye—onların günahlarından hiçbir şey eksiltilmeden—günah yükletilir.”2 Peygamber Efendimiz (asm) bir diğer hadislerinde: “Her bid’at dalâlettir. Her dalâlet ateştedir” 3 buyurmuştur.
    İslâm âlimleri bid’ati iki grupta incelemişlerdir: 1- Bid’at-i seyyie, 2- Bid’at-i hasene.
    1- Bid’at-i seyyie: İslâm inançlarına aykırılığı açısından kötü ve zararlı olduğunda şüphe olmayan bid’atlerdir. Meselâ ezanı aslından değil de, Türkçe veya başka bir dilde okumak bid’at-i seyyiedir. Üstad Hazretlerinin o günlerde câmilere girdiğini söylediği bid’atler ezanın Türkçe okunması gibi İslâm dîninin ibâdetlerini değiştirme ve ibâdette yeni usûl getirme girişimleridir. Kezâ türbeleri ziyâret esnasında kabir ziyâreti ile izah edilemeyecek şekilde türbelere horoz adamak, türbelerde mum yakmak, dilek dilemek... vs. bid’at-i seyyieye örnek olarak verilebilir.
    2- Bid’at-ı hasene: Sonradan ortaya çıktığı halde, İslâm inançları ile çelişkisi olmayan şeylerdir. Meselâ ölenin ardından mevlid merâsimi düzenlemek, ölenin ardından kırkıncı gün, elli ikinci gün... vs. düzenleyerek bu günlerde Kur’ân okumak gibi uygulamalara bid’at-i hasene denmiştir. Yine meselâ, Bediüzzaman Hazretleri, “tarikatte evrad ve ezkâr ve meşrepler nev’înden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı sûrette olmakla beraber, mukarrer olan usul ve esâsât, Sünnet-i Seniyyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir” diyerek, tarikatlardaki vird ve zikirlerin, Kitap ve Sünnet’ten beslenmek ve onlarla çelişmemek şartıyla bid’a olmayacağını söylemekle beraber, bazı âlimlerin bunlardan bir kısmını da ‘bid’at-ı hasene’ olarak saydığını ifade etmiştir.4
    Özetle; ibâdet maksadı ile yapılan, fakat Hazret-i Peygamber (asm) zamanında olmayan bazı uygulamalar da, Kur’ân ve Sünnet’ten beslenmek ve onlarla çelişmemek şartıyla bazı âlimlerce “bid’at-ı hasene” olarak sayılsalar da, ibadet maksadıyla, yani sırf Allah rızası için yapıldığı sürece, makbul birer ibadettirler.

    Dipnotlar:

    1- Mâide Sûresi: 3.
    2- Tirmizî, İlim, 2817.
    3- Beyhâkî, Sünen, 3/213, 214. 4- Lem’alar, 11. Lem’a, 9. Nükte.

    27.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Elli beş lisan - 1




    Abdulbasır Şeker: “Risâle-i Nûr’da zerrelerin vahdaniyete elli beş lisanla şehâdet ettikleri beyan edilir. Bu ne demektir? Elli beş lisan nedir?”

    Bediüzzaman’a göre, âlem büyük bir kitaptır. Bu büyük kitabın her birimi, bütün yazılarıyla, fasıllarıyla, sayfalarıyla, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle, Allah’ın varlığına ve birliğine şehâdet etmektedir.
    Kâinât da büyük bir insan hükmündedir. Bu büyük insan bütün âzâsıyla, cevherleriyle, hücreleriyle, zerreleriyle, vasıflarıyla, sıfatlarıyla, halleriyle Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet etmektedir.
    Yani bu kâinât bütün nev'îleriyle “Allah’tan başka ilâh yoktur” dediği gibi; bütün cinsleriyle, “O’ndan başka Yaratıcı yoktur” demekte; bütün birimleriyle, “O’ndan başka Yapıcı yoktur” diye bağırmakta; bütün küçük bireyleriyle “O’ndan başka Tedbîr Edici yoktur” diye kulakları çınlatmakta; bütün küçük bireylerin parçalarıyla “O’ndan başka Terbiye Edici yoktur” diye bildirmekte; bütün küçük parçaların hücreleriyle “O’ndan başka Tasarruf Edici yoktur” diye seslenmekte; bütün hücrelerin atomlarıyla “O’ndan başka Yaratıcı yoktur” diye ilân etmekte; bütün atomların tarlası hükmünde olan hadsiz esîr deniziyle “Allah’tan başka ilâh yoktur” diye kâinâtı çınlatmaktadır.1
    Üstad Saîd Nursî Hazretleri, bu kâinâtın her bir nev'înden Allah’ın varlığına ve birliğine işâret hükmünde elli beş “lisân”, yani “sıfat” keşfeder. Varlıkların mazhar oldukları sıfatlar dikkatle incelendiğinde her bir sıfatın farklı bir dil hükmünde gâyet net bir üslûp ile bize Allah’ın varlığını ve birliğini bildirdiği gâyet açık bir şekilde anlaşılır.
    Bizi Allah’ın varlığına ve birliğine götüren diller şunlardır:
    1- Kâinâtta görünen baş döndürücü düzenlemeler.
    2- Canlı cansız her şeyin mükemmel bir düzen içinde disipline ediliyor olması.
    3- Sayısız varlıkların sonsuz denge ve âhenk içinde halden hale dönüşmeleri.
    4- Her şeyde kendini gösteren göz kamaştırıcı intizam.
    5- Varlıkların birbiri peşi sıra âhenkli biçimde varlık sahasına çıkmaları.
    6- Gökyüzü sayfasının güneş ve yıldızlarla yazılması.
    7- Bal arısı ve karınca gibi bütün küçük sayfaların hücrelerle ve zerrelerle yazılması.
    8- Makro-plânda güneş ve yıldızlarla, mikro-plânda hücreler ve zerrelerin âhenkte, harekette ve düzende birbirine benzemesi.
    9- Bulut ve yeryüzü gibi cansız ve birbirine muhâlif şeylerde bile gözüken birbirinin ihtiyacına cevap verme, birbirinin yardımına koşma sıfatları.
    10- Güneşten çok uzak olsalar da bütün gezegenlerin güneşe veya birbirlerine dayanmaları.
    11- Yıldızlar gibi muhteşem eserlerin teşkilâtta birbirine benzemeleri.
    12- Yeryüzünün birbirine benzeyen çiçekleri ve canlılarındaki münâsebet ve uyum.
    13- Her bir varlığın Bârî isminin tecellîsiyle vücûda gelmesi.
    14- Her bir varlığın Musavvir isminin tecellîsiyle şeklinin fevkalâde güzel olması.
    15- Her bir varlığın Rezzâk isminin tecellîsiyle eksiksiz gıdâlanması.
    16- Her bir varlığın Şâfî isminin tecellîsiyle hastalıklardan şifâ bulması.
    17- Güneş sistemi gibi büyük sistemlerle, bal arısının gözleri gibi küçük sistemler arasındaki hârika irtibat ve uyum.
    18- Zerreler arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasındaki câzibeye kardeş olması.
    19- Her parçanın lâyık mevkiîne konulmasında görülen eksiksiz âhenk.
    20- Her ferdin, kendisini diğer bütün fertlerden ayıran özel kişiliği.
    21- Her ferde, sırf kendisi için husûsî karakter tayin edilmesi.
    22- Kâinâttaki bütün atomların bir elden çıktığını gösteren dayanışma ve denge.
    23- Görünen sebeplerin pek basit, gayet sınırlı, fakir, cansız, şuursuz ve irâdesiz olmasına rağmen, peşine takılan meyvelerde görülen harika nakışlar, güzel ziynetler ve eşsiz san'atlar.


    Dipnot:
    1- Mesnevî-i Nûriye, s. 48

    28.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Elli beş lisan - 2




    Abdulbasır Şeker: “Risâle-i Nûr’da zerrelerin vahdaniyete elli beş lisanla şehâdet ettikleri beyan edilir. Bu ne demektir? Elli beş lisan nedir?”

    Bedîüzzaman’a göre, âlemin büyük bir kitap olduğunu, bu büyük kitabın her biriminin, bütün yazılarıyla, fasıllarıyla, sayfalarıyla, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle, Allah’ın varlığına ve birliğine şehâdet etmekte olduğunu dünkü yazımızda ifade etmiş; bizi Allah’ın varlığına ve birliğine götüren dillerden ve delillerden 23 tanesini zikretmiştik. Bugün kaldığımız yerden devam edelim:
    24- Dağınık, beceriksiz ve bilinçsiz sebeplere verilmeyecek kadar eksiksiz düzenlenen sonuçlar.
    25- Kâinâtın her sayfasında pek büyük bir îtina ve dikkat ile yazılan nakışlar.
    26- İhtiyar sahibi insanın, kendi fiillerinde ancak yüzde bir faaliyet sahibi olması.
    27- Zerrelerden kürelere her şeyde hükmünü gösteren yüksek bir tasarruf.
    28- Bütün kâinâtın, Allah’ın bütün isimlerine ayna olması ve şehâdet etmesi.
    29- Bütün kâinâtı topyekûn ve her şeyi ayrı ayrı saran umûmî ve husûsî hikmetler.
    30- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetlerine sevk eden yüksek kast.
    31- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetleriyle tayin eden yüksek şuur.
    32- Her şeyi sevk edildiği umûmî ve husûsî hikmetlerde muvaffak kılan yüksek irâde.
    33- Her şey için sayısız benzer ihtimaller arasından tek bir tarzın seçilmiş olması.
    34- Kâinâtın her zerresini, canlıların her ferdini kucaklayan tam ve umûmî inâyet.
    35- Her inâyet gülümsemesini benzersiz lütufla sunma.
    36- Her inâyet kucaklamasını eşsiz güzellikle süsleme ve şefkate dönüştürme.
    37- Bütün kâinâtı kuşatan merhamet.
    38- Geniş merhamet tecellîsi içinde her canlıyı çepeçevre saran husûsî rahmet.
    39- Geniş merhameti ve husûsî rahmeti eşsiz nimetlerle sevilen ve aranan hale getirme.
    40- Bütün hayat sahiplerini doyuran umûmî rızk.
    41- Bütün kâinâtı canlı ve diri tutan umûmî hayat.
    42- Allah’ın eşsiz iyiliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki geçici iyilikler.
    43- Allah’ın benzersiz ve huzur veren güzelliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki güzellikler.
    44- Hakîkî bir Sevgiliye ve Mahbûb’a işâret eden temiz ve sâdık aşklar.
    45- Bütün sırları ve tabiat kanunlarını harekete geçiren yüksek kuvvetler ve cezbeler.
    46- Bütün kuvvetlerin kâinâtta her şeyi etkisi ve cezbesi altına alması.
    47- Sebepler içinden en geniş tercih gücüne sahip olan insanın, en âdi fiillerinde bile yüzde doksan dokuz tasarrufun kendisinden başkasına (Yaratıcısına) ait olması.
    48- Bütün canlıların birbirinin ardı sıra hayata gelmeleri. Hayattakilerin çekilmeleri.
    49- Bütün canlıların her an halden hale uğramaları, değişmeleri, olgunlaşmaları.
    50- Canlı cansız bütün varlıkları kasıp kavuran sürekli değişmeler ve başkalaşmalar.
    51- Zerrelerden kürelere her şeyi istilâ eden hudûs, yani “sonradan var olma” gerçeği.
    52- Bütün cüzleri ve nev'îleri ile milyarlarca şekil ve vaziyette bulunabilme imkân ve ihtimalini sürekli taşıyan kâinât için şu hazır şeklin seçilip korunması.
    53- Fakr u ihtiyaç içindeki varlıkların bütün ihtiyaçlarının münasip vakitlerde hesapsız biçimde görülmesi.
    54- Bütün varlıkları halden hale çeviren imkân gerçeği.
    55- Her şeyin, kendisi için tayin edilen kemâl noktaya gelmedikçe hareketten durmaması.1

    Dipnot:
    1- Mesnevî-i Nûriye, s. 49-55

    01.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Onuncu Söz’de haşir




    Ahmet Bey: “Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkatında belirtilen; insanın, mahlûkâtın tarz-ı tesbîhât ve ibâdetine müdâhalesi ne demektir?”

    Bilindiği gibi Onuncu Söz, Haşr’e dâirdir. Haşir; yediden yetmişe, kadın-erkek, beyaz-siyah, mü’min-kâfir ayırt etmeksizin bütün insanları çok yakından, tâ can damarından ilgilendiren bir Ebediyet bâdiresidir. En çetin hesap, en girift sorgulama, en ince muhâsebe, en âdil muhâkeme oradadır! Günahkârlar için rahmetten yana tercih kullanan şefaat-i Resûl (asm) oradadır! Allah’ın adâleti, hâkimiyeti, mağfireti ve merhameti orada kâmilen tecellî edecek; Peygamber Efendimiz’in (asm) şefaati–inşaallah—orada vâki olacak; insanların ebediyet yolculuklarına nerede devam edecekleri–dünyevî amellerine göre—orada belli olacaktır.
    Bu insan ne talihsizdir ki, böyle bir çetin muhâkemenin vukûuna inanıp inanmamayı sadece “tartışmakla” bir ömür tüketiyor! Oysa aslında Kur’ân’a ve Kur’ân Peygamberine (asm) îtimatsızlığın faturasını çok ağır ödüyor! Çünkü yarın, haşir hakîkatına başını vurunca her şey geçmiş oluyor. Halbûki Kur’ân ne kadar açık bir habercidir! Resûlullah (asm) ne kadar net bir uyarıcı ve müjdecidir!
    Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, Haşrin vukûunu iki kere iki dört eder derecede ispat ettiği ve Mahkeme-i Kübrâ için On İki basamaklı burhan gösterdiği Onuncu Söz’ü, yalnızca bir tek âyetin tefsîri olarak kaleme alır. Âyet, Rûm Sûresi 50. âyetidir ve meâli şudur: “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine. Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir!” âyeti, ehl-i aklı, ehl-i fikri, ehl-i tefekkürü, ehl-i şuuru düşünmeye ve akıl yürütmeye dâvet ediyor. Her kışta ölen yeryüzü canlılarının, her baharda nasıl diriltildiğini ısrarla nazara veren Kur’ân âyeti, bunu yapan Kudret için insanları diriltmenin hiç de zor olmayacağını, insanların dirilmeye daha lâyık bulunduklarını kaydediyor.
    Fakat görüyoruz ki, en çok akıllarına güvenen felsefeciler de dâhil ulemâ, ekseriyetle bu konuda akıl yürütmekten kaçınmışlar; haşrin bir nakil meselesi olduğu, aklın bu yolda yürüyemeyeceği ve sadece îmân etmekle iktifâ edilmesi gerektiği kanaatini izhar etmişlerdir.1 Oysa Kur’ân, “Allah, ölüleri nasıl diriltiyor; rahmet eserlerine bir bakınız!”2 âyetiyle, akıldan, öldükten sonraki dirilişi “anlamayı” istiyor. Demek, “bu bir nakil meselesidir” diyerek “taklidî îmâna” râzı olmak, Kur’ân’ın akıldan ve kalpten istediği şeyi anlamamak demektir! Sırtını ilk çağ Hıristiyan felsefesine dayayarak, maddenin ezelî olup olmadığı, Allah’ın cüz’iyâtı bilip bilmediği, Allah’a sıfat izâfe etmenin câiz olup olmadığı gibi, kahir ekseriyeti hiç ilgilendirmeyen nazarî meseleleri tartışanların; “Haşir” gibi herkesi çok yakından alâkadar eden ehemmiyetli bir meseleyi nakle havâle ederek yetinmeleri ve haşrin vukûunu “akıl” gündemine almamaları ne kadar garip değil mi?
    İşte Risâle-i Nûr, bin yıllık bir boşluğu doldurarak, Onuncu Söz’le Kur’ân’ın bu âyetine cevap vermekte; Öldükten Sonra Dirilmek, Haşir ve Mahkeme-i Kübrâ konularında Kur’ân’ın işâret ettiği veçhile, aklın ve kalbin de kavraması gereken ipuçları, deliller, burhanlar ve hakîkatlar olduğunu dünyaya îlan ve ispat etmektedir. Onuncu Söz; On İki Sûret ve On İki Hakîkat ile dünyadan kabre, kabirden dirilişe, dirilişten Haşir Meydanına ve Mahkeme-i Kübrâ’ya, oradan da Cennet ve Cehenneme giden yolları akıl, mantık, idrâk ve şuur sahiplerine çok net biçimde ispat etmektedir.
    Bu ispattan sonra, Haşir Müellifi der ki: “Eğer, haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi, kat’î bir sûrette anlamak istersen; haşre dâir ‘Onuncu Söz’ ile ‘Yirmi Dokuzuncu Söz’e dikkat ile bak; gör! Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok!”3
    Onuncu Söz’ün On Birinci hakîkatı, “İnsaniyet bâb”ı ve “Hak” isminin cilvesidir. Her ismin ism-i azamlık mertebesine mazhar bir ahsen-i takvimde yaratılan, yer ile gökler ve dağların yüklenmekten çekindiği Emânet-i Kübrâyı uhdesine alan, yeryüzündeki bütün bitkiler ve hayvanların düzen ve tanzimleri hakkında söz sahibi olan ve onların tesbîhat tarzlarına ve ibâdetlerine müdâhale eden, meleklere tercih edilerek hilâfet rütbesini giyen insana, saadet-i ebediyenin verilmemesinin hiçbir şekilde kâbil ve mümkün olmadığını4 ispat ediyor. Burada geçen müdâhale ile; insanın, hilâfet rütbesi gereği, sâir mahlûkât üzerindeki tasarruf yetkisi vurgulanmıştır. Yani ekseriyetle insan nereye isterse, bitkiyi ve hayvanı oraya taşıyabilmekte; netice itibariyle bitki hayvan da orada sergisini açmakta, orada zikrine devam etmektedir.

    Dipnotlar:
    1- Sözler, s. 89
    2- Rûm Sûresi, 30/50
    3- Sözler, s. 106 4- Sözler, s. 83, 84

    12.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  8. #8
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    (“İnsaniyet bâb”ı ve “Hak” isminin cilvesidir.
    Her ismin ism-i azamlık mertebesine mazhar bir ahsen-i takvimde yaratılan,
    yer ile gökler ve
    dağların yüklenmekten çekindiği Emânet-i Kübrâyı uhdesine alan,
    yeryüzündeki bütün bitkiler ve
    hayvanların düzen ve
    tanzimleri hakkında söz sahibi olan ve
    onların tesbîhat tarzlarına ve
    ibâdetlerine müdâhale eden,
    meleklere tercih edilerek hilâfet rütbesini giyen insana,
    saadet-i ebediyenin verilmemesinin hiçbir şekilde kâbil ve
    mümkün olmadığını ispat ediyor.
    Burada geçen müdâhale ile;
    insanın,
    hilâfet rütbesi gereği,
    sâir mahlûkât üzerindeki tasarruf yetkisi vurgulanmıştır.
    Yani ekseriyetle insan nereye isterse,
    bitkiyi ve
    hayvanı oraya taşıyabilmekte;
    netice itibariyle bitki hayvan da orada sergisini açmakta,
    orada zikrine devam etmektedir.)
    **************

    Allah razı olsun. Süleyman Kösmene hoca'mdan...
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  9. #9
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Malî krize Kur’ân’dan çözümler “Kur’ân-ı Kerim bir Nur’dur, yolumuzu aydınlatan bir ışıktır ve elimizden tutan bir Hidayet Rehberi’dir.” Keşke, dünya ekonomisine yön veren iktisatçılar, Kur’ân’ı tanısalar ve ondaki bütün insanlığa huzur ve mutluluk bahşedecek çözüm tekliflerinin farkına varsalardı… Keşke, Kur’ân-ı Kerim’i yorumlayan müfessirler de iktisat teorileri hakkında birtakım bilgilere sahip olsalardı… İşte o zaman, Kur’ân-ı Kerim, karanlıkta kalan insanlık âleminin yolunu aydınlatmada, sıkılan ve bunalan insanların elini tutmada çok daha farklı bir rehberliğe vesile olurdu, kanaatindeyim. Allah Teâlâ Hz.leri Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş ümmetlerden ve peygamberlerinden sık sık örnekler verir bizlere… Her bir peygamber, içinde yaşadığı toplum için en güzel örnek ve en değerli şahittir aynı zamanda. Her bir kıssadan, hisse alalım diye anlatılan bu hadiseler genellikle şu ifadelerle son bulur. “And olsun ki, yaşanan bu hadiselerde, düşünen/ akleden/ anlayan/ kafa yoran / ibret alan kişiler/ toplumlar için nice ibretler vardır.” Şimdi gelin beraberce, bize Yusuf Sûresinde neler söylenmek istendiğine bakmaya çalışalım. Yusuf Sûresindeki mesajlar Birkaç yönden farklı özellikleri yanında Yusuf Sûresi, özellikle idarecilik ve iktisat alanlarında iyi “okunması” gereken ibretler taşımaktadır. Biz bunlardan sadece iktisadî anlamda tesbit edebildiklerimizi aktarmaya çalışacağız. 1. Darlık da bolluk da geçicidir Sûrede geçen âyetlerden birinde Mısır hükümdarının bir gün şöyle dediği anlatılır: “Ben rüyamda yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini; ve yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey rüya tabircileri! Eğer bu konuda bir bilginiz varsa bana bu rüyanın açıklamasını yapın.” (Yusuf / 43) Hapishaneden çıkarak kralın hizmetinde bulunan ve bir zamanlar Hz. Yusuf ile zindan arkadaşı olan genç, onun rüya yorumundaki eşsiz konumunu hatırlayarak Hz. Yusuf’a gelir ve ondan bu rüyanın yorumunu ister. Hz. Yusuf ise şöyle der: “Yedi yıl boyunca adetiniz üzere ekin yapın. Bu süre zarfında yediğiniz az bir miktar dışında, biçtiğiniz mahsulü başaklarıyla birlikte bırakın ve onları depolayın. Bu dönemden sonra yedi yıl kuraklık dönemi gelecektir. İşte bu dönem, sizin tohumluk olarak ayırdığınız az miktar dışında kalan bütün biriktirdiğinizin hepsinin tükenip bitmesine yol açacaktır. Sonra bu dönemin ardından öyle bir yıl gelecektir ki, o yılda insanlara yağmur ve bereket verilecektir. İşte o yıl insanlar hem meyvelerin sularını sıkacak hem de hayvanlarını sağacak bir bereket ve bolluğa kavuşacaklardır.” (Yusuf / 47 - 49) Hz. Yusuf kralın gördüğü rüyayı yedi yıl kavramı üzerinde durarak yorumlamıştır. Şimdi geride bıraktığımız son yedi yıla bir bakalım. Görülecektir ki, 1994, 2001 ve 2008 tarihlerinde yaşanan krizler bir tesadüf değildir. Bu bağlamda 2014 veya 2015 yıllarını da unutmamamız gerekmektedir. Yusuf Sûresinde bahsi geçen “yedi yıl” kavramı bir tesadüf olamaz. Sadece rakamsal olarak ele alsak bile, yedi yıl aslında izafi olarak hem çok uzun hem de çok kısa bir zaman dilimidir. O halde, varlığa sevinmek de yokluğa yerinmek doğru değildir. Çünkü ikisi de en fazla yedi yıl sürecek demektir. Ne var ki, insanoğlunun düştüğü hatalardan biri nimeti de külfeti de baki sanmasıdır. Halbuki bu iki kavram da dünyaya aittir ve dünyevî olan her şey gibi onlar da fanidir. Ne bolluk, ne de darlık daimidir. Bu ikisi de “sıkan” ve “genişleten” el-Kaabid ve el-Bâsit olan Allah Teâlâ’nın kudretindedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğine bunu genişleten sadece O’dur… O halde kul, hele hele Rabbine şeksiz şüphesiz inanan mü'min kul, yaşanan olaylarda her şeyden önce Rabbinin dilemesinin, kudretinin, rızasının veya azabının sözkonusu olduğunu, koyduğu kuralların (sünnetullah ve adetullah) hükmünü icra ettiğini düşünmelidir. Böylesi bir bakış tarzı, kişiyi bolluğa sevinip şımarmaktan ve darlığa üzülmekten koruduğu gibi onu Rabbi nezdinde değerli de kılar, çünkü o, her şeye rağmen Rabbinin hükmüne razı olmakla aynı zamanda Rabbinin rızasına da nail olur. Öte yandan, hepimizin bildiği üzere İnşirah Sûresinde Allah Teâlâ, zorlukla beraber mutlaka kolaylığın da olduğuna dikkat çekmektedir. Âyetlerle ilgili bir Arapça beyitte şöyle denilir: İzâ dâkat bike’d-dunya fe fekkir fî Elem Neşrah Fe usran beyne yusrayni izâ fekkertehu fefrah Dünya seni bunalttığında hemen Elem Neşrah Sûresini düşün. Bir zorluğun iki kolaylık arasında durduğunu düşün ve ferahla! Demek ki, hayatta zorlukları yaratan Allah Teâlâ, kullarına bu zorlukları aşsın diye önünde ve sonunda kolaylıklar da lûtfettiğini bilmemizi istiyor bizlerden… Peki, bununla beraber ilgili âyetlerden çıkarmamız gereken başka ne gibi dersler olabilir? derseniz, cevabımızın tek kelimeden ibaret olacağını söyleyebiliriz: Tasarruf… Evet Hz. Yusuf bu âyetlerde tasarrufu tavsiye etmekte ve yaşanacak krizlerin en önemli ilâcının vaktinde yapılacak tasarruf olduğunu ifade etmektedir. Nitekim, Hz. Yusuf’un tavsiyesine uyan hükümdar, bu sayede Mısır’ın, o yıllar kendi coğrafyası içinde en zengin ülke konumuna geldiğini görmüş, böylece, Hz. Yusuf’u devletin maliye işlerinde en yetkili makama tayin etmişti. Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus daha vardır. Mısır, o zamanki refah ve zenginliğine ne dışarıdan destek almak ne de başka bir finans kaynağı sayesinde değil, tamamen kendi öz kaynaklarını kullanmak suretiyle ulaşmıştır. Topraklar özenle ekilmiş ve biçilmiş, tohumluklar ayrılmış ve kuraklık yıllarında depolanan hububatın komşu ülkelere satışıyla büyük bir servet kazanılmıştır. İktisat teorisyenlerinin üzerinde dikkatle düşünmelerini gerektirecek başarıyla muhtemel krizler başarıyla yönetilmiş ve kuraklık yıllarında yaşanılması kaçınılmaz olan sıkıntıları Mısır ülkesi yaşamadığı gibi, komşu ülkelere önemli bir kaynak olarak da hizmet sunmuştur. 2. İnsanlardaki hased duygusunu hesaba katmak Yusuf (as) kıssasından çıkarabileceğimiz bir hisse de insanlarda var olan hased duygusunu önemsememiz, bu duyguyu her zaman için göz önünde tutmamız gerçeğidir. Tabiri caiz ise hased her zaman için son derece dikkat ve başarıyla yönetilmesi gereken bir kişilik krizidir. Dilerseniz önce konuyla ilgili âyetlere bakalım. “Yusuf bir gün babasına: “Babacığım! Rüyamda onbir yıldızla güneşi ve ay’ı gördüm. Baktım onlar benim karşımda secde eder gibi duruyorlar. Bunun üzerine babası: Yavrucuğum! Sakın bu rüyayı kardeşlerine anlatma. Sonra sana hased ederek tuzak kurmaya kalkarlar. Çünkü şeytan insanı yanıltan ve aldatan gerçek bir düşmandır.” (Yusuf / 4 - 5) Ne var ki, kardeşleri bir şekilde bu rüyadan haberdar olmuşlar ve öteden beri üvey kardeşleri Yusuf’a karşı içlerinde var olan hasedleri daha bir derinleşmiş ve ondan kurtulmanın yollarını aramaya başlamışlardı. Bunun için ya onu öldürecek ya da bir kervan onu alıp uzaklara götürsün diye kuyuya atacaklardı. Buradan çıkarmamız gereken ders şu olabilir: İnsanoğlunun fıtratında var olan zaaflarından “para kazanma” duygusu, bir hırs halini alarak, kendisiyle aynı alanda faaliyet gösteren rakiplerine karşı hased duygularıyla birlikte iki tarafı keskin bir bıçağa dönüşebilir. Dolayısıyla, bazen rakipler arasındaki bu çekememezlik duygularının, bir kardeşin diğerine duyduğu hasetten daha büyük olacağını söyleyebiliriz. Bu gerçek her zaman göz önünde tutulmalı ve daima hesaba katılmalıdır. Gerçekte hased, Hz. Peygamberin (as) diliyle “ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, kişinin de salih amellerini yiyip bitiren” bir şeydir. Bunun yanında, hased, yıkıcı ve sınır tanımaz tahribatıyla, kişinin Allah’a sığınması gerektiği emredilen (Bk. Felak Sûresi / 5) kötü duygulardan da biridir. (Devam edecek) PROF. DR. MEHMET EMİN AY 13.07.2009
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Nurullah AKAY
    Yiyiyormuş gibi yapan sahabî



    Kıt kanaat geçinen insanların oldukça fazla olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun farkına varmak, yani bir kısım insanların zamanın şartlarına göre sıkıntılı bir hayat yaşadığını görebilmek de aslında bir şanstır. Çünkü sırça köşklerinde lüks bir hayat yaşayıp da geçim zorluğu içinde olan insanların varlığını düşünmeyen insanlar kolay kolay merhamet duygularına da sahip olamazlar.
    Aslında Peygamber Efendimizin (asm) yaşadığı asr-ı saadetine ve ondan sonra gelen selef-i salihinin hayatlarına baktığımız zaman, günümüz insanlarının ne derece korkunç bir israf hastalığına yakalanmış olduğunu daha iyi anlayabileceğiz. İki gün üst üste buğday ekmeğiyle doyamayan Yüce Peygamber (asm) ve ailesi ve evindeki bir günlük yemeği misafirine ikram edip kendileri aç kalan sahabilerinin hayatlarına baktığımız zaman, içinde bulunduğumuz, doymak bilmeyen insanların yaşadığı zamanın israf hastalığını daha iyi anlayabileceğiz.
    Günümüz Müslüman toplumunun adeta bir israf toplumu hâline gelmesi, her gün binlerce insanları doyurabilecek yemeklerin çöplere gitmesi, bayatlamış diye çöplere terk edilen tonlarca ekmeğin var olması, adeta yemek için yaşayıp, yaşamak için yeme prensibini unutan insanların çoğalması henüz tefessüh etmemiş vicdanları sızlatmaktadır. Ne yazık ki bugün, içinde kuru ekmeklerin bulunmadığı bir çöp bidonu bulunmamaktadır. Her vicdan sahibinin bu vahim manzaralar üzerine kafa yorması elzem bir hale gelmiştir.
    Elbette israf sadece çöplere atılan ekmek ve yemeklerden ibaret değildir. Evlerimizde kurulan lüks sofralar, yine lüks lokantalarda masalara dizilen çeşit çeşit yemekler, bir giydiğimizi bir daha giymememiz hâleti, moda esareti altına girmemiz durumu ve elimize geçen paralarla habire eşya değiştirme hastalığı israfın ayrı boyutlarıdır.
    Zerre kadar bile olsa her şeyin hesabını vereceğimizi bildiğimiz halde birçok konuda nefsimizin isteklerine sınır koyamıyoruz ne yazık ki. Çünkü toplum olarak oldukça fazla dünyevîleşmiş bir duruma gelmişiz. Artık israf diyerek bazı yaşantı biçimlerinden uzak kalanlar ayıplanmaktadır. Çok ve çeşit çeşit yemek normal bir hâl olarak kabul edilmektedir. Ve az yemekle yetinmek adeta ayıplanmanın bir sebebi hâline gelmiştir.
    Acaba, yemekte, giyinmekte ve sâir durumlardaki israfın, âhirzaman fitnesinin bir parçası olduğunu söylesem fazla mı ileri gitmiş olacağım? Elbette haram kılınan şeylerden uzak kalan ehl-i iman bu zamanda büyük bir iş başarmış olur. Ancak daha büyük başarılara imza atmak için bunun yetmediğini düşünüyorum. Ehl-i imanın Rabbinin rızasını kazanmak için helâl olanları da israfa kaçmadan kullanması gerekir. En büyük başarı, bu israf toplumu içinde kendimizi her konuda israftan uzak tutmamız olacaktır.
    Yaşadığımız asırda bazı aşırılıklardan kendimizi korumak için sıkça Asr-ı Saadet manzaralarına bakmamız gerekir. Belki böylece az da olsa israf hastalığından kendimizi uzak tutmamız mümkün olabilecektir. Hadis kitaplarında geçen ibretli vakaya bakalım isterseniz: Ebu Hureyre (ra) rivayet ediyor: “Hz. Peygamber’e (asm) aç bir kimse gelmişti. O da karnını doyurmaları için evine gönderdi. Ancak hanımları ‘Yanımızda su dışında bir şey yoktur’ dediler. Bunun üzerine Resûlullah (asm): ‘Kim bu kimseyi evinde misafir olarak ağırlar?’ buyurdu. Ensardan biri ‘Ben’ dedi ve misafiri alıp evine götürdü. Hanımına ‘Resûlullah’ın misafirini ağırla’ dedi. Hanımı ‘Yanımızda çocuklarımızın yiyeceğinden başka bir şey yoktur’ dedi. Ev sahibi: ‘Yanındaki yemeği misafire ver, çocuklar akşam yemeğini istediklerinde onları uyut’ dedi. Hanım sofrayı kurdu, çocuklarını da uyuttu. Sonra yanan kandili düzeltiyormuş gibi yapıp, onu söndürüverdi. Misafirleri yemek yerken, onlar da yemek yiyormuş gibi yaptılar. Sonunda aç olarak sabahladılar. Sabah olunca da ev sahibi Allah’ın Resûlünün yanına geldi. Resûlullah ona: ‘Allah sizin davranışınızı çok beğendi ve ‘Kendileri ihtiyaçları olsa dahi onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşu elde etmiş kimselerdir’ (Haşir:9) âyetini indirdi’ buyurdu.”
    Bu manzara Asr-ı Saadet’ten ibret almamız gereken bir çok manzaradan sadece bir tanesidir. İsterseniz hadisenin ışığında tekrar bir yaşadıklarımızı gözden geçirelim, ne dersiniz?..

    11.08.2009

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bereket...
    By *SAHRA* in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.10.14, 23:06
  2. Bereket Duası
    By Alâ Nur in forum Dualar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19.11.11, 11:48
  3. İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.12.09, 10:42
  4. Hareket&Bereket
    By Cennetâsâ in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 40
    Son Mesaj: 14.12.08, 22:42
  5. İhtiyarlar Evin Bereket Direğidir
    By sliha87 in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.08.06, 18:52

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0