Ne hoş efendim....
Gecede biz,

Yeni bir yolculukta yine hep beraberiz....
Gecede biz,
Siyah bir gül bahçesindeyiz....
Gecede biz,
Gammı, kederi silmişiz....
Gecede biz,
Avare kasnak dönmekteyiz…
Gözyaşlarımız, gül yaprağına düşen çiğ tanelerimiz….
Ayrılığı yırtıp attık lügatten, vuslatın yeni adıdır bizim gecelerimiz....
Kınamayın be dostlar, “nedir geceye bu methiye”, her dem işitiriz....
Geceye bir “şirinliktir” bu….
Aşksız bir gecede, hazireye döner hazinemiz...
………………….

Bugünkü gece yolculuğumuza şöyle bir soruyla başlamak istiyorum….

GÜNÜMÜZDE MÜSLÜMANLARIN EN ÖNEMLİ PROBLEMİ NEDİR?...

Hatta soruyu belki de şöyle sormak gerekir:

GÜNÜMÜZDE MÜSLÜMANLARIN EN ACİL İHTİYACI NEDİR?...

Biliyorsunuz, Büyükler, ilmin yarısı doğru sorudur demiş... Önce soruyu doğru sormak gerekir…

Bu soruya elbette çok farklı cevaplar verilebilir….

Ancak ben kanaatimi söyleyeyim: AŞKSIZLIK VE MUHABBETSİZLİK….

Farkındamısınız bilemiyorum ama, günümüz insanının gündelik hayatında dahi bir ruh ve heyecan eksikliği; ihlas ve samimiyet noksanlığı göze çarpmaktadır. İnsanın kendi iç alemiyle, yakın efradıyla ve dış dünya ile ilişkileri, 20-30 yıl öncesine göre daha bir donuk, soluk ve soğuktur….
Kendisine “birey” sıfatı atfedilen günümüz insanı; bulunduğu toplum kesimi içerisinde mekanik bir dişli düzeninin basit bir parçası gibi işlev görmektedir…
Nasıl ki, hormonlu ve kimyasal katkılı gıdalar insan bedeninde bir bozulmaya sebep oluyorsa, insan ruhunu besleyen ana arterlerdeki kirlenme ve dejenerasyon da öylece insan ruhunu karartmaktadır… Başka bir deyişle, günümüz insanı bedenen ve ruhen sağlıklı beslenememektedir…
Aşk ve muhabbet olmayınca; yalnızca uhrevi hayat ve iç alem çöküntüye uğramıyor, günlük hayatın sıradan işleri bile bir ızdırap ve sıkıntı haline dönüşebiliyor…

PEKİ, NEREDEN VE NASIL BESLENECEĞİZ?...

Sahabe nereden ve nasıl beslenmiş ise; Şah-ı Nakşibend, İmamı Gazali, Abdülkadir Geylani, Hacı Bayram Veli, Mevlana, Yunus Emre ve isimlerini sayamadığımız daha nice ululazim Şahsiyetler nereden ve nasıl beslenmiş iseler;

ORADAN…. VE ÖYLECE BESLENMEK GEREK….

Hep aşk ve muhabbetten söz ediyoruz da, aşk ve muhabbetten neyi kastettiğimizi de ortaya koymamız lazım…
Aşk; yazılı metinlerde genel olarak, “vazgeçilmez olanın; ulaşılmaya, erişilmeye çalışılanın dışındakilere ilgisi azalarak, bir varlığı, düşünce, duygu, hayal ve davranışların merkezine koymak” olarak tanımlanmaktadır. (Mevlana sempozyumundan)
Aşk ehli olmayan/olamayan, ancak hep özlemini duyan bu fakiri bile “üşüten” böyle soğuk ve mekanik bir “aşk” tarifini ancak “aşksız”lar yapabilir diye düşünüyorum….
Ömründe hiç bal yememiş birinin balı tarif etmesi gibi bir şey bu….
Çok görmüyorum, hor görmediğim gibi….
Hiç kimse kendinde olmayan bir şeyi veremez çünkü…
Kasıtlı ya da kasıtsız, Türkçede yaşanan karmaşadan en çok nasibini alan kavramlardan birisidir “AŞK”.
Günümüz medya araçlarında çok duyarız; “filan ünlü, falan ünlüyle çok büyük aşk yaşadı” diye…
Yaşanan aşk değil tabii ki… yellozların tepinmesidir sadece…
Aşk; aşıklara ne çektirmiş ise; kendisi de tersinden bir cefayı bu yellozların elinden çekmektedir… ve AŞK’a yapılan en büyük bühtandır bu…
Yeryüzünde bu kadar ucuzlatılan ve mübtezel hale getirilen başka bir kavram var mıdır, bilemiyorum….
Tekrar ana konuya dönelim…
Literatürü tararsanız, sayısız aşk tarifi bulursunuz….
Her birinde muhtemelen AŞK’a dair bir gerçeklik payı vardır….
Ancak, yine de AŞK’ı tam olarak tarif edebildiklerini düşünmüyorum….

AŞK’ı anlamak için, kanaatimce, SUYA GİRMİŞ GİBİ AŞK’A GİRMEK GEREK…
Elbette ki burada kastettiğimiz İLAHİ AŞKTIR, AŞK-I HAKİKİDİR….

Bağrı yanıkların vuslat âteşi
Pervâneler yakan sevda güneşi
Her varın tutkusu, hem yokun eşi
Sevgili, gönlüne aşkı yazandır
Yârdan mektup gelmiş, dinle ezandır.

Hani çarşıdan çile çile iplikleri alır, eve gelince yumak yumak dolarsınız ya….
Kanaatimce, insan aşksız ve muhabbetsiz olunca, renk renk, çeşit çeşit sorunlar ve günahlar yumağını da gün be gün dolamaya başlıyor….
Böyle bir yumaktan neler örülmez ki ?...
Satanist gençler mi ?… Ateist yeni yetmeler mi ?…. Yoksa ana-baba katili evlatcıklar mı ?...
Bütün bunlar aslında birer sonuçtur…

Müslüman coğrafyada yaşanan sorunların temelinde, AŞKSIZLIK VE MUHABBETSİZLİK YATMAKTADIR…

Böyle düşünüyorum…

Biz yine AŞK’a dönelim…

AŞK BİR BUHURDANLIKTIR…
MUHABBET DE, BU BUHURDANLIKTAN YAYILAN TÜTSÜDÜR…

Aşk ve muhabbet; nefis ve şeytanla yapılan mücadelede insanı “MUHKEM BİR KAL’A” gibi çekip çevreliyor …. En hafifinden, dünyevi ve uhrevi işlerinde adeta adrenalin etkisi yapıyor…
Demem o ki dostlar; aşk ve muhabbet her işi kolay kılıyor….

PEKİ AŞK VE MUHABBET NASIL TAHSİL EDİLİR ?….
SUYA GİRMİŞ GİBİ AŞK’A NASIL GİRERİZ ?…

Kim bilir, belki de mahlukatın nefesi adedince yolu yöntemi vardır….
ALLAHU ALEM Bİ-S-SAVAB !…

Nasıl ki, “bir kayısı çekirdeğini toprağa kabuğu olmadan ekerseniz hiçbir şey yetişmez; ama kabuğu ile birlikte ekerseniz güzel bir ağaç yetişir ve yeni meyveler verir.” (Mevlana Sempozyumundan)

AŞK AĞACININ TOHUMUNU DA USTASI EKMEZ İSE, AŞK MEYVESİNİ DEVŞİREMEZSİNİZ…

Demem o ki, her şeyin bir usulü, yolu, yöntemi var….

USTAYI BULMAK GEREK…. BULUNCA DA SIMSIKI YAPIŞMAK GEREK…

Benim bildiğim usül, yol budur Dostlar…

Sorsaydın eğer vasfını, derdim ki: Gülistan yakışır.
Zülfündeki her bir tele bin mülk-i Süleyman yakışır.
Tâ haşre kadar emrine râm et beni , bağ-bân olayım,
Emrinde gedâyım, senin ünvânına Sultan yakışır!...

Bu noktada Hz. Mevlananın aşka dair şu sözünü hatırlatmak isterim:

“ANAMIZ AŞK, BABAMIZ AŞK, AŞKTAN DOĞDUK BİZ;
AŞKLAR ARINDIKÇA, İLAHİ AŞK ÇIKAR.”

Yine Hz. Mevlana’nın işaret buyurduğu gibi, “her nerede ve her ne halde olursan ol, dost ve aşık olmaya çalış. Muhabbet senin mülkün olunca her zaman ve her yerde dostluk bulursun. İster mezarda, ister mahşerde, ister cennette olsun, madem ki sen buğday ektin muhakkak buğday biçecek, her yerde onu bulacaksın: Ambarda aynı buğday, tandırda aynı buğday.” (Fihi Mafih’ten)
“Bazı insanlar bir kadına, bazıları bir resme, bir heykele, güzel bir eşyaya sevgi duyarlar. Bazıları taştan yapılmış bir putun önüne gidip ona saygı gösterir, tapınır, ondan bir şey ister. O put ise bundan bir şey duymaz, bir şey anlamaz. Bunların aşkı, onun şeklinden ziyade hayalinedir. Bu aldatıcı hayalin aşkı, insanı böyle vecde getirirse, her şeyden haberi olan, her şeyi gören gerçek sevgilinin aşkıyla insan ne olmaz.” (Fihi Mafih’ten)

EVET, NE OLMAZ ?....

Emir ver kurban olsun cân, bitip gitsin kulun yâ Rab !..
Silinsin cümle isyânım, berât etsin kulun yâ Rab !..
Bu kandil nur saçarken, pay verip güldür, garip koyma,
Senin mülkündedir cennet, açıp girsin kulun yâ Rab!.

Mevlana hazretlerinin pergel metaforunu hatırlayınız…. Bir ayak Kuran ve Sünnet üzere sabit, diğeri 72 milleti dolaşıyor… Aslında dolaşan nedir ? İslami düşüncedir…. Dolaşan ayak, sabit ayaktan uzanan ana arterlerle her dem beslenmektedir…
Evet, her ne iş yapıyor isek, gerçekten o işin hakkını vermek lazım…. İster dünyevi olsun, isterse uhrevi…. Ancak, bir ayağımız olması gereken yerde sabit; diğeri “irtibatı koparmayalım” modunda….
Günümüzde bir Allah dostunun “Bir kişinin ahiret işlerinin nasıl olduğunu anlamak için onun dünya işlerini nasıl yaptığına bakmak gerekir. Dünya işini hakkıyla, sağlam ve doğru bir şekilde yapanın ahiret işleri de sağlam ve düzgün olur” mealindeki bir sözünü hatırladım.

Tasavvufun bir güzel tarafı da budur işte be Dostlar !….
İki kanatlıdır…. Tek kanatla uçmaz…. Belki tasavvuf, “DEZAVANTAJLARI, AVANTAJLARA ÇEVİRME SANATIDIR.”

Nasıl mı?.... İşte Mevlanaca bir örnek:

Bir gün Mevlana Hazretlerinin Hanımı, Mevlananın yırtılan cübbesini üzerinde dikmeye başlar… Bir elbiseyi insanın üzerinde dikerken ağza bir şey alınması bilinen bir adettir…. Mesela, kalem, kağıt ve benzeri eşya gibi… Böyle bir nesne ağza alınmadan kişinin üzerinde elbise dikilmesi uğursuzluk sayılır…. Mevlana Hazretlerinin Hanımı da hatırından “Acaba, Mevlana da mübarek ağızına bir şey aldı mı” diye geçirir…
Mevlana Hazretleri hemen;

“Bunun önemi yok… sen adamakıllı dik. İşte ben ağzıma: (Kul hüvallahü ahad’ı, yani, O Allah tek’dir)i aldım” buyurur… (Mevlana Sempozyumundan)

Şimdi avamdan ve sıradan insanların ağızlarına bir cisim alarak üzerlerinde dikiş diktirdikleri ve muhtemelen Allahtan gafil olarak geçirdikleri böyle bir olayı; tasavvuf erbabı, ahireti için bir avantaja dönüştürebiliyor…. Kanaatimce tasavvufi sanat da budur işte…

Bu nedenledir ki, ululazim şahşiyetlerin hayatlarına yakınen baktığınızda; sanırsınız ki, boğazlarına kadar dünya işlerine dalmışlardır…. Halbuki bu madalyonun bir yüzüdür…. Madalyonun diğer yüzüne baktığınızda ise, Allahtan bir an için dahi olsa gafil değildirler…. Sistemlerini öyle kurmuşlardır ki, nafile bir ibadeti yaparken aynı anda dünyalıklarını da kazanmaktadırlar….

Dünyevi işlerinde de hayrı ve Allah rızasını gözetip gayret sarfedenlere Yaratıcının çok daha büyük kapılar açacağı ve hayırlar ihsan edeceği de bir gerçektir…
Nitekim, başlangıçta dünyevi aşka düçar olan Mecnun; kanaatimce samimiyeti, sadakati ve doğruluğu nedeniyle ilahi lütfa mazhar olmuş; “Leyla, Leyla” derken; kulvar değiştirip “Mevla, Mevla” demeye başlamıştır… Neticede, Leyladan geçip Mevlayı bulmuştur…

Güzellikler doyulmaz bir temâşâdır,
Nedir, kimdir bilinmez bir muammâdır.
Rivâyet çok : Yusuf, Leylâ, Züleyhâdır...
Evet , lâkin bu Leylâ, başka Leylâ’dır...

Evet dostlar !...
Sözü daha fazla uzatmanın anlamı yok…
Aşk adamı, MAŞUKU ile her dem beraber iken,
Bize de dedikodusunu yapmak düşüyor…
Ne diyeyim….
AŞK öyle bir kimya ki,
Dedikodusu bile hoş…

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

Dr. Ahmet Levent, 2.11.2008


dua ile..