+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 27
Like Tree2Beğeni

Konu: Kur'an Neyi Okumaktan Sayıyor?Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Kur'an Neyi Okumaktan Sayıyor?Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?

    Kur'an Neyi Okumaktan Sayıyor?Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?



    Okumak nedir, önce bu konuda bir açıklama yapalım.İslâm’ın okuma dediği eylem, dört âzanın işlev gördüğü eylemdir. Bir okuma eyleminde, göz görür, dil telâffuz eder, akıl tercüme eder, kalp de ta­vır alır


    Göz görecek, dil harfleri mahrecinden çıkarıp telâffuz edecek, akıl okunan bölümü anlayıp, tercüme edip kalbe aktaracak, kalpte ona göre tavır alacak.


    Eğer bir okuma eyleminde bu dört âzadan birisi devre dışı kalmışsa İslâm buna okuma demiyor.


    Meselâ göz görür, dil telâffuz eder, ama okunan bölümüm anlaşıl­madığı için akıl tercüme etmez ve kalbe aktarmazsa buna okuma denmez.Akıl okunan bölü­mü anlayıp, tercüme edip kalbe aktarmalı, kalpte ona göre bir tavır almalı ki buna okuma densin.


    Peki kalp nasıl tavır alır? Okunan âyet­lerde eğer cehennem, azap, vaîd konuları gündeme gelmişse kalp kor­kar, titrer, ürperir.


    Eğer cennet, rahmet, nimet konuları zikredil­miş-se kalp sevinir, coşar, taşar ve heyecandan kabına sığmaz bir hal alır.


    Eğer kâfirlerin, müş­riklerin, ehl-i kitabın Allah’a iftiralarının gün­deme geldiği âyetler okunuyorsa kalp saygıdan boyun büker, onlar adına Allah’tan özürler dileme makamında olur.Estağfirullah, ya Rabbi senin hakkında nasıl diyebildiler bunu? Nasıl cesaret edebildi­ler sana karşı bu iftiralara? Ya Rabbi ben o ahmaklar adına senden özür diliyorum, deme konumunda olur kalp.


    Tabii okunan âyetlerin mânâsı anlaşılmayınca kalbin bu tür tavırlar alması mümkün olmaya­caktır.


    Öyleyse okunan bölümün mânâsı mutlaka anlaşılmalıdır.
    Okunan bölümün mânâsını anlamadan mücerret okumak, Allah’ın is­tediği bir okumak değildir.


    Allah’ın istediği okuma kişinin gözü ile ilgi kurduğu gerçeği, emir veya nehiy olarak aksettirmesidir.


    Yâni gördün ki bir kız açık saçıksa ona bakmaman gerektiği emrini kendine ala­caksın veya ona yardım etmen ger­çeğini anlayacaksın.
    Yâni o gördü­ğün kişiyle bir ilgi kuracaksın.Yâni o gör­düğün şeyle, gözünle okudu­ğun bölümle, âyetle bir ilgi kuracaksın.İşte oku­mak budur.Okumak oku-nan şeyle ilgi kurmaktır.


    Ama öyle olmamış.İnsanlar Kur’an okumayı böyle anlama­mışlar.Nasıl olmuş?


    Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilâvet etmiş, yâni teyipcilik yapmış, okunan şeyle ilgi kurulmamış, ne olduğu, ne dendiği, ne istendiği anlaşılmaya ve gereği yerine getiril­meye çalışılmamış.


    Peygam­berin kesin nehyine rağmen bu okuma şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş, gırtlaktan aşağıya inmemiş, ama buradan yukarısında mest olunmuş, ayak­kabı olunmuş, kendin­den geçilmiş, güzel de okumuşlar kendilerince, ama bu Kur'an okuma olmamış.


    Halbuki Kur’an okumak, yâni meselâ okuduğun âyet sen­den namaz mı istedi veya senden şöyle bir hayat programına geç­meni mi öğütledi, hemen onunla ilgi kurarsan bu okumadır, değilse onun adına okuma denmeyecektir.



    Bakın gerçek okumayı anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Re­sûlü şöyle buyurur:



    “Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okurlarsa ve de okuduklarını kendi arala­rında ders haline getirirlerse onların üzerine Al­lah’ın rahmet ve sekîneti iner."



    Demek ki bizden istenen sadece mücerret okumak değil, oku­nanları ders haline getirip, aramızda müzakere edip okunan bölümü anlama ve ya­şama kavgası içine girmektir.


    Eğer insanlar Kur’an’ı sa­dece okur, ama onu kendi aralarında ders haline getirmezler, oku­dukları âyetlerin ne anlama gel­diğini, kendilerinden nasıl bir hayat istediğini anlamaya yanaşmazlarsa, okudukları âyetlerle hayatlarını düzenleme kavgası içine girmiyorlarsa kesin­likle bilelim ki buna okuma denmeyecektir.


    Öyleyse zinhar anlamadan oku­mayacağız ki­tabı.Unutmayalım ki Allah’ın ne buyurduğunu, ne istediğini anla­yarak okunacak bir tek âyet, anlamadan okunacak bin hatimden daha hayır­lıdır.


    Unutmayalım ki okunan âyetlerin anlamını kavramaya çalışmı­yor, kalp de okunan âyetlerin ortaya koyduğu mânâlar istikâmetinde bir tavır alıp etkilenmiyorsa, sadece dilin hareket etmesinin hiçbir mâ­nâsı yoktur.



    Çünkü Kur’an’ın okunmasından maksat tedebbürdür.Yâni dü­şünerek onun ne dediğini anlamaya çalışmak ve hayatı onunla dü­zenlemektir.Hz.Ali efendimiz buyurur ki:



    “Anlamayarak yapılan ibâdette ve düşünülmeden ger­çekleştirilen kıraatte hayır yoktur."



    Zaten Allah’ın Resûlü bir hadislerinde kişinin okuduğu şeyle kalbinin irtibatının kesildiği ve okuduğu âyetlerden başka şeyler dü­şünmeye ve dikkati başka taraflara dağılmaya başladığı andan itiba­ren onun okumaya devamını menetmektedir.


    Çünkü bu bir roman, bir hikâye, alelâde bir insan sözü değil ki böyle bir durumda insan onunla ilişkisini sürdürebilsin.



    Selef âlimlerimizin hepsi böyle düşünür, böyle inanırdı.Bakın Süley­man Ed -Dârâni:



    “Anlamadığım ve kalp huzuruyla okumadığım âyet­lerden sevap alacağımı ummuyorum.


    Ben bir âyeti oku­rum, sonra dört beş gece onunla meşgul olurum ve onu iyice an­lamadan başka bir âyete geçmemder.



    Yine selef âlimlerimiz meselâ bir Bakara sûresini anlayabilmek için yıllarca üzerinde düşünmüşlerdir.Meselâ bir hatmi otuz senede bitirenler vardır.


    Mâlik Bin Dinar der ki:


    “Ey Kur’an okuyucuları! Ey ehli Kur’an olanlar! Okuduğunuz Kur’an sizin kalplerinize ne ekti ona bir ba­kın.Nasıl ki yağmur arzın baharı ise okuduğunuz Kur’an da mü’minin kalbinin baharıdır.



    Katâde de der ki:


    “Kur’an ile oturup kalkan ya kâr eder, ya da zarar eder."


    Öyleyse Okuma = Anlama + başkasına anlatma + uygulama, yâni okunanı yaşama, okunanla hayatı düzenleme + samimiyettir di­yebiliriz.


    Nite­kim Allah’ın Resûlü kendisine gelen bir vahyi önce ken­disi okur, kendisi öğ­renir, eksiksiz olarak onu hayatında uygular, sonra da hiç beklemeden ve en küçük bir parçasını bile gizlemeden onu insanlara aktarırdı.Ve bu konuda da hasbî davranırdı.Onun kutlu yolunun yolcuları olarak bizler de böyle olacağız inşallah.



    Unut­mamalıyız ki, Kur’an “Karae” kökünden gelen bir kelimedir.Okunak anlamına.Demek ki bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabil­mesi için okunması gerekmektedir.Okunmayan şeye Kur’an denmez.Bir kitap ki eğer o okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur’an denmeyecek­tir.


    Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullana­lım buna Kur’an denmeyecektir.


    Okumak ise duyu­larla algılanan bir mesajın kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir.

    Konu Ene-Zerre tarafından (27.03.09 Saat 15:22 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Kur’an’da ondan hakkıyla istifade ede­bile­cek biçimde okumak konusunda şunlara dikkat çekilir:


    1: Kur’an’ı ağır ağır okumalıyız.


    Allah kelâmı üzerinde düşünmek ve murad-ı ilâhiyi iyice kavra­yabil­mek için ağır ağır okumak zorundayız. Kitabımızın Müzzemmil sûresinin beyânıyla “Tertîlâ” okumalıyız. Yâni yavaş yavaş, tertîl ile, mânâya nüfuz ederek, düşüne düşüne, tedebbürle, tefekkürle oku­malıyız. Okuduğumuz, ilgi kurduğumuz âyetlerinde Rabbimiz tarafın­dan bize neler dendiğini anlamak, kavramak, denenleri yaşamak üze-re, yapmak üzere okumalıyız. Allah diyor olarak ve Allah’ın de­diklerini hayata hakim kılmak, hayatı onlarla düzenlemek üzere oku­malıyız. Hayatımı düzenlemek için ben bu kitaba muhtacım, ben sa­dece buna muhtacım, bundan başkasına asla muhtaç değilim diye oku­malıyız. Başka çarem yok, ben bu kitapsız yaşayamam. Bu kitap olmadan ha-yatıma program yapamam. Bu kitabı tanımadan Allah’ın istediği kul-luğu yaşayamam. Bu kitap olmadan cennet yolunu bula­mam. Yâni ben bunsuz çare bulamıyorum diyerek, çaresizlikten kıv­ranarak, çareyi sadece bunda görerek okumalıyız. Çare bu kitaptadır diyerek okumalıyız.


    İşte tertîl’in mâ­nâları bunlardır. Rabbimiz işte böyle okudu-ğunuz âyetlerin mânâlarını dü­şüne düşüne, âyetlerin bi­lincine ere ere, ne dediğimizin ne okuduğumuzun, Allah’tan hangi mesajları aldığımı-zın ve Allah’a hangi sözleri verdiğimizin farkına vara vara okumalıyız.


    Yâni Allah’ın Resûlü bu kitabı nasıl okuduysa, hangi gayeyle, hangi niyetle okuduysa o şekilde okuyacak, okumanın şeklini, biçi­mini, zamanını, miktarını, sayısını, oranını, hedefini onun tayin buyur­duğu biçimde tayin ede­ceğiz. Biz biliyoruz ki Allah’ın Resûlü bu kitabı anlamadan sadece mücerret okumak için asla okumadı. Sadece bilgi olsun diye okumadı, okuduğu âyet­ler kalbine, hayatında indi Resûlullah efendimizin.


    Eğer okuma konusunda bir sayı vermemiz gerekirse, tıpkı sa­hâbe-i kirâm efendilerimizin yaptığı gibi bir okuyuşta on âyet okuya­cağız, o on âyeti anlayıp uygulamadıkça öteki on âyete geçmeyece­ğiz. Veyâ bir bölüm oku­yacağız, o bölümü anlayıp, iman edip, amele dönüştürdükten sonra bir başka bölümü okumaya yöneleceğiz. Yine Resûlullah efendimiz Kur’an’ı baştan sona hatmetme konusunda en az yedi güne izin vermiştir. Yedi gün­den daha kısa sürede hatme izin vermemiştir. Eğer bir okuma zamanı belirle­memiz gerekirse, tıpkı Re-sûlullah efendimizin yaptığı gibi gece yalnız­ken okuyacağız, Müddessir ve Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gündüz de oku­duğumuz bu âyetlerin gündemini yaşayacak ve onu çevremize ilân edece­ğiz.

    Konu Ene-Zerre tarafından (27.03.09 Saat 15:24 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    2: Kur’an’ı başka bir maksatla değil, sa­dece Allah’a kulluk adına okumalıyız.


    Kitabımızın ilk inen Alâk sûresi “oku” emriyle başladıktan sonra, neyin okunacağı, ne adına okunacağı konusunda bilgi verir.


    “Yaratan Rabbinin adıyla oku”
    (Alâk 1)


    Oku! Ama Rabbinin adıyla, Rabbin adına, Rabbin namına oku. Demek ki Rabbin adıyla, başında besmele çekilerek okunacak, Rab adına okunacak, Rab namına okunacak.Yâni her okuma, okuma sayılmayacaktır. Sadece Rabbin adıyla, Rab adına, Rab namına oku­nanlar okunma sayıla­caktır. Rab adına, Rab namına olmayanlar Rabbin istediği bir okunma sa­yılmayacaktır. Hemen arkasından da; “Yaratıcı Rab” ifadesinin gelmesinden anlaşılıyor ki, sadece yaratıcı Rabten gelen, yaratıcı Rab adına okunacaktır. Yâni yaratıcı Rabtan gelen yaratıcı Rabbin rızasına götürücü olarak okuna­caktır. Böylece Rabbimiz kendisini öteki sahte rablerden ayırıverdi. Demek ki yara­tıcı Rabten gelmeyenleri, sahte rablerden gelenleri okumak, okumak sayıl­mayacak, onlardan bilgilenmek, bilgilenmek kabul edilmeyecek­tir. Yaratıcı Rabten gelen de sadece Rab adına, Rab hatırına, Rabbe kulluk için, Rabbin rızasına götürücü olarak okunacaktır. İşte gerçek okuma buymuş. Bunun dışındaki okumalara okumak denmeyecek­miş. Hele hele temeli materya­lizme dayalı olan, okuyucularını Allahsızlığa götüren okumalar hiç okuma değildir tabii.


    Allah’tan gelmeyen, vahye dayanmayan, hayata intibak imkânı olma­yan, hayatta bir işe yaramayan, hayatta uygulanma imkânı, uy­gulanma alanı olmayan, yâni okuyandan amel istemeyen, okuyucu­sunu amele sevk etme­yen bir okuma, okuma değildir. Allah’ın rıza­sına götürücü olarak yarın mî­zana konulacak cinsten olmayan bilgileri okumak Allah’ın istediği bir okumak değildir. Vahye dayanmayan, sa­dece zanna dayanan bilgilere yönelmek na­sıl boşsa, Allah’tan gelen bilgileri Allah adına, Allah namına, Allah’a götürücü bir niyetle değil de, başka maksatlarla okumak da boştur. Meselâ adam âyet okuyor, doktora adına. Hadis okuyor, diploma adına. Kur’an öğreniyor, sos­yal bir statü adına. Tefsir okuyor, bilir desinler adına. Ferâiz öğreniyor payla­şım konusunda bana müracaat etsinler adına. Onunla yeryü­zünde Allah’ın ferâiz yasalarını hakim kılmak adına değil, okuduklarını amele dönüştürmek adına değilse, bu da Allah’ın istediği bir okumak değildir. Yâni Allah’tan gel­meyen şeyleri okumak da okumak değildir, Allah’tan gelenleri Allah adına, Allah’a kulluk kastıyla, daha iyi bir Müslümanlık kastıyla değil de başka maksatlarla okumak da okumak değildir.


    İmam Hatip okuluna ya da Kur’an kursuna okumaya giden gence soruyorum: Evlâdım niçin okuyorsun? Bu okula niye gidiyor­sun? Çocuk diyor ki, amca adam olmak için okuyorum. O zaman di­yorum ki ona: Peki yavrum baban o okulda okumuş mu? Hayır, diyor. O zaman baban o okulda okumamış diye adam olmamış mı? Yâni şimdi baban adam değil mi? de­yince yavrucak başını eğiyor. Demek ki o okulda okuyan adam olmuyor. Demek ki adam olmak için değil, Müslüman olmak için okunur. Okumadaki temel hedef iyi bir Müslü­manlık olmalıdır. Bu niyetle okuyan kişinin bu ameli, salih bir ameldir ve Allah tarafından değerlendirilmeye tâbi tutulacak bir ameldir. Öte­kilerin tümü boştur.


    Soruyorum delikanlıya: Kardeş, neden tıpta okuyorsun? Neden bir başka okul değil de tıp? Bu okulu tercih edişinde temel niyetin ne­dir? İyi bir Müslümanlık mı? Allah’ın dinine hizmet mi? Allah’ın dinini daha güzel öğre­nip, daha güzel Müslümanlık sergileyebilmek mi? Yâni yaratıcı Rab adına, yaratıcı Rab namına mı? Yaratıcı Rabbin rı­zasını kazanmak için mi? Yoksa para için, sosyal bir statü elde etmek veya sağlık için mi? Delikanlı diyor ki, hem Allah için, hem de sağlığa hizmet için, insanlığa hizmet için. O zaman diyorum ki ona, kardeşim gerçekten niyetin Allah içinse, Allah adına sağlığa hizmet içinse, o zaman çöpçü olman daha evlâ değil mi? Eğer derdin Allah adına sağlığa hizmetse, belki çöpçü olman doktor olmandan daha evlâdır. Çünkü birisi hastaları iyileştirmeye çalışırken, ötekisi iyileri hastalıktan koru­mak için çırpınır. Sence hangisi daha önceliklidir diyorum, o da başını aşa­ğıya eğiyor. Öyleyse okumadaki temel hedef sadece Allah için olmalıdır, ke­sinlikle başka şeyler araya karıştırılmamalıdır.

    Konu Ene-Zerre tarafından (23.12.08 Saat 22:03 ) değiştirilmiştir.

  4. #4
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    3: Kur’an’ı gece okuyacağız. Gece Kur’an’la beraberlik kuracağız.




    Kitabımızın Müzzemmil sûresinin beyânıyla Kur’an’ın anlaşıla­bileceği en uygun okuma zamanı gecedir.


    “Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman oku­mak daha elverişlidir.”
    (Müzzemmil 6)


    Rabbimiz elçisine buyuruyor ki; ey peygamberim, sana ağır bir söz nakledeceğiz; o halde sen de bu ağır sözü, bu ağırlığı olan, değe­ri olan sözü, hazmedebileceğin, kavrayabileceğin, özümseyebileceğin bir ortamda onunla ilgilen. Bir gece ortamında onunla ilgi kur, onu o ortamda okuyup öğrenmeye çalış. Çünkü gece kalkış, gece ayakta oluş, gece neşesi, gece neşatı, ya da gece uyanıklılığı hem kişinin oturumu, uykusuzluğu, uyanıklılığı, dikkati, hem de sözün kıyamı, sö­zün kıvamı için çok daha hoş, çok daha elverişli bir or­tamdır.


    Demek ki Kur’an’ı anlayabilmek için yapılacak iş, gece kalkıp Kur’an’la beraberlik kurmak, vahiyle ilgi kurmak, Allah’la diyalog kur­maktır. Yatsı namazını kıldıktan sonra hemen yatacağız, bir süre uyuduktan sonra kalkacağız, Kur’an’ı elimize alıp anlamak üzere ağır ağır, düşüne düşüne okuyacak, tüm benliğimizle, tüm himmet ve dik­katimizle mânâya nüfuz et­meye, murad-ı İlâhiyi kavramaya çalışaca­ğız. Her gece yapamazsak bile hiç olmazsa bari kendimizin olduğu geceler erken yatmalıyız. Ama birilerine kiralanmışsak, birileri haya­tımıza müdahil olmuşsa, birileri dünyamızı par­sellemişse veya sayım var da içtimaa zorlamışlarsa bizi, o zaman da ne yapalım gardiyan­lardan izin falan demediğimiz gecelerde birer ikişer kalka­lım inşallah. Kalkalım ve Rabbimizin kitabıyla diyalog kuralım. Çünkü gece, anla­mak için, kavramak için, uyanıklık için en hoş ortamdır.


    Eğer Kur’an’ı anlamayı, Kur’an’ın esrarının bize de açılmasını, Kur’an’dan mesaj almayı, Rabbimizle konuşmayı ve Rabbimizin bize yol göstermesini istiyorsak, eğer neşem yerinde olsun, neşatım açık olsun, an­layışım, kavrayışım açılsın istiyorsak, eğer Allah’la beraber­liğimizden zevk almak istiyorsak, çaresiz gece kalkacak ve Kur’an okuyacağız. Kesinlikle söyleyebilirim ki, şu kanalizasyonlardan kurtu­lup da, şu şeytan vahiylerinden yakamızı kurtarıp da biraz erken ya­tıp, gece kalkabilseydik, kalkıp Rabbimizin vahyiyle irtibata geçmeyi becerebilseydik, inanın hayatımız çok daha bereketli, işlerimiz çok daha verimli olacaktı. Kitabımızı çok daha güzel anlayacak ve onun istediği hayata yönelme imkânını bulmuş olacaktık.


    Kitabımızın bu beyânlarından anlıyoruz ki gecenin bizim için çok bü­yük bir önemi vardır. Gece çok sakin bir ortamdır. Issız bir çöl-de gündüzün sükûneti yanında, gecenin sükûneti daha fazladır. Veya meselâ bir ormanda yazın bunaltıcı sıcağının altında, sesin so­luğun kesildiği bir atmosferde, hay­vanların bile kımıldanamadığı bir ortam-daki sessizlik bile, gecenin sükûneti yanında çok daha az kalır. Yani güneş varken insan hayatının devinimi, or­ganizmanın algıla­ma­sı, hücrelerin, sinirlerinin etkileşimi geceden daha farklı­dır.


    Öyleyse gece kalkacak ve ağır ağır, mânâya nüfuz ederek, tertîl ile Kur’an okuyacağız. Peki bu işi gündüze aktarma imkânı yok mu? Gündüz okusak olmaz mı bu kitabı? Hayır, çünkü gündüz işimiz var. Koopera­tifleri­miz, dükkanlarımız, tezgahlarımız, araba işlerimiz, senet çek iş­lerimiz var. Gündüz bizi meşgul edenler, bizi zorlayanlar vardır. Dini­mizi bozmak, haya­tımızı bozmak, programı bozmak üzere zorlayanlar var. Gündüz farklı dertle­rimiz, birilerinin bizim dünyamıza girmesi, bizi meşgul etmesi var.


    Ama gece öyle değildir. Gece Rabbimizle daha bir baş başa olabili­yoruz. Aceleye gerek yoktur gece. Çünkü bizi bekleyen birileri yoktur, telefon yoktur, randevu yoktur, beklediğimiz yoktur, bekleyen­lerimiz yoktur. Meselâ gündüz kişi namaz kılarken, zil çalacaktır, ders başlayacaktır, müşteri gire­cektir, tören vardır, iş vardır, aş vardır, ye­mek vardır diye hemen alelacele işi bitirivermeden yanadır ya insan. Ama gece öyle değildir, acele etmesine gerek yoktur. Telefon yok, trafik yok, karmaşa yok, randevu yok, sadece Al­lah’la beraberlik var. İşte gündüzün bozuk düzen programlarını hayra, hakka çevirebilmek için gece kalkacak ve vahiyle beraber olacağız. Yani gündüzü­müz iyi olunca gecemizi Allah’a ayıralım değil, gündüzümüzün iyi olması için gecemizi Allah’a ayırmak zorundayız. Gece kalkıp vahiyle beraber olabilirsek bilelim ki gündüzümüz programsızlıktan kurtulacaktır.


    Allah’ın Resulü Allah’tan kendisine gönderilen vahyi gece ken-disi okuyor, ona tabi oluyor ve kendi kendine bu vahyi tekrar edi­yordu. Yâni Al­lah’ın Resulü her gece vahyi kendisine indirgiyordu. Şimdi ona emredilenin aynısıyla sorumlu olan bizlere soruyorum. Acaba her gece bize de vahiy geliyor mu? Her gündüz bize de vahiy geliyor mu? Biz de tıpkı Allah’ın Re­sulü gibi her gece ve her gündüz vahiyle beraber miyiz? Vahyin gözetiminde ve Kur’an’ın kontrolünde bir hayat yaşayabiliyor muyuz? Ya da isterseniz biraz farklı sorayım; Sizler şu anda, gecenizde, gündüzünüzde kimin vah­yine tabisiniz? Kimden vahiy alıyor ve hayatınızı onunla düzenlemeye çalışı­yorsu­nuz?


    Diyeceksiniz ki Allah vahyinden başka vahiyler mi var ki onlar­dan beslenelim? Evet kitabımızın beyânıyla bir Rahmânın vahyi, bir de şeytanın vahyi vardır. Öyleyse bizler kimin vahyine teslim oluyo­ruz? Yoksa, gecemiz gündüzümüz hep başkalarının vahyine mi teslim olmuş? Yoksa biz başkala­rının vahiylerinin kontrolünde bir hayat ya­şıyoruz da, Müslümanız diye bir de kendi kendimizi mi aldatıyoruz? Yoksa Allah’tan başka şeytan vahiyleriyle meşgul olup da hayatımızı onlarla mı düzenlemeye kalkışıyoruz? Yoksa A.B.D den, Avrupa’dan, yahudi dünyadan, hıristiyan âlemden, Zerdüştlerden gelen vahiylere mi tâbi oluyoruz? Bu vahiyleri dinliyor da hayatımızı onlar kaynaklı düzenlemeye mi çalışıyoruz? Bunu çok iyi düşünmek ve anlamak zo­rundayız.


    Başka çaremiz yok, her gün bize vahiy gelmelidir. Her gece, her gün­düz biz Allah’ın vahyiyle beraber olmalıyız. Her gece ve gün­düz bize Ba­kara, bize Âl-i İmrân, bize Nisâ, bize En’âm inmelidir. Her gece ve gündüz bu Allah vahyiyle beraber olmak zorundayız. Beraber olmak zorundayız ki, bu vahye uyabilelim. Bize her gece ve her gün­düz vahiy gelmeli ki, hayatı­mızı onunla düzenleyebilelim. Allah vah­yini tanımalıyız ki, gecemizi, gündü­zümüzü, işimizi, aşımızı, hayatı­mızı onunla düzenleyebilelim. Değilse Allah vahyiyle ilgimizi kesersek Allah korusun o zaman şeytan vahiyleri gündeme gelir ki, onlarla ha­yatımızı düzenlemek zorunda kalırız.


    Eğer hayatımızı dü­zenlemek üzere Allah’tan gelen vahiyler hayatımıza hakim olmazsa, eğer bu vahiyler bize inmeye devam et-mezse o zaman onlar bizim hayatımıza ege­men olamaz ve biz onların egemenliği altında bir hayat yaşaya­mayız. Başka vahiyler bizim hayatımıza hakim olur ve biz başkaları­nın kulu kölesi olmaktan kendimizi hiç bir zaman kurtaramayız Allah korusun.


    Haber peşinde olanlar bilsinler ki en büyük haber Kur’an’dır.
    “De ki; o azîm bir haberdir”
    (Sâd 67)


    Önünde saygıyla eğilinmesi, durup dinlenilmesi gereken, insan­ların tümünü, zamanın tümünü, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı, hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aş­kına, kıyametten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gere­ken, dehşeti, büyük­lüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’andır, Kur’an ha­berleridir.


    Bugün her hangi bir haber programı değil, dünyanın bütün ha­ber şebe­kelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da kaç kişiyi ciddi ilgilendirir bu haber? En büyük haberler kaç ki­şiyi ilgilendirir? Veya ilgilenseler bile ne kadar süreyle ilgilendirir in­sanları? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl. Öyle olmuş da nitekim sonunda unutulup gitmiş.


    Ama bakıyoruz, Kur’an kıyamete kadar bütün insanları, bütün zaman­ları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Ah! Keşke insanlar kendilerine lâzım olmayan haberler peşinde koşacak­larına gerçekten kendilerine lâzım olan haberlere yönelebilselerdi. İn­sanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber prog­ramlarıyla ilgilendikleri kadar, Rab’lerinin haberleriyle ilgilenebilse­lerdi. Hacınızı da, hocanızı da bu şeytan vahiylerinden engelleyemi­yoruz. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayı­rırsanız ayırın. Ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat Te­leviz­yon okuyor, üç saat gazete okuyor, bir saat tabelâları, levhaları, dük­kan reklamlarını okuyoruz da Allah için biraz da Kur’an levhalarını, Kur’an tabe­lâlarını okumalı değil miyiz?

    Konu Ene-Zerre tarafından (23.12.08 Saat 22:04 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    4: Okuduğumuz bu kitabın, ilgi kurdu­ğumuz âyetlerin alelâde sözler değil, Allah sözü olduğunu, “Kavlen sagîlâ” ağır bir söz, ağırlığı olan, azameti olan bir vahiy oldu­ğu-nu unutmayacağız.



    Okuduğumuz bu kitabın alelâde bir insan sözü, peygamber sözü ya da melek sözü değil Allah sözü olduğunu unutmamalıyız. Ki­tabımızın bir âyetinin beyânıyla “Kavlen sagîlâ” “Ağır bir söz, ağırlığı olan bir sözdür bu Kur’an. Değer sözdür, değeri olan sözdür. Allah’ın sözü ağır sözdür, ağırlığı olan sözdür. Yani etkinliği olan sözdür Al­lah’ın sözü. Etkili olan, dinlenen, dinlenmesi gereken, herkesin durup dinlemesi gereken sözdür. Rabbimizin; “Yapın! Yapmayın! Kılın! Tu­tun! Sakının! İcra edin! dediği sözlerinin tamamı ağırlıklı sözlerdir. Dünyada böyle olduğu gibi, yarın âhirette de ağırlığı karşı­mıza sunu­lacak, çıkarılacak bir sözdür bu kitap. Öyle bir söz ki, karşılığı ağır. Öyle bir söz ki, mîzana konulunca ağır. Öyle bir söz ki, tartıya gelmez ağır. Öyle bir söz ki, tüm ölçüleri, tüm ağırlıkları Allah buna göre yap­mıştır. Bu söze uygun olan ameller, eylemler ağırdır, bu söze uygun yapılan şeyler ağırdır ve değerlidir. Yani yarın mîzana konulanlar ağır mı, değil mi? Bununla ölçülecektir. Tüm amellerin, tüm kavillerin öl­çümünde kriter olan söz budur.


    Dünyada bir şeyler yaptınız, bir şeyler konuşup, bir şeyler or­taya koydunuz. Bunların ne değer ifade ettiği? Ne kadar bir ağırlık ta­şıdığı? Makbul mü, değil mi? olduğu konusunda kıstas olacak, kriter olacak söz Allah sözü olan kitaptır. Yarın tıpkı granit bir levha olarak bu kitap ikâme edilip ayağa kaldırılacak ve tüm ameller bununla öl­çülecektir. Bu kitaba uygun olanlar değerli, ağır, ağırlıklı görülürken, uymayanlar da değersiz, ağırlıksız kabul edilecektir. Yani bu söz, bu kitap ağırlık ölçüm birimidir.


    Öyleyse Kur’an’ı okurken Allah’la karşı karşıya olduğumuzu, Allah’la konuştuğumuzu unutmamalıyız. Çünkü Allah’a en yakın olan şey elbette O’nun kelâmıdır. Kelâmın sahibinin yüceliğini, yâni müte­kellimin azametini bilerek Kur’an’ı okumalıyız. Yine okumak üzere Kur’an’ı elimize aldığımız zaman, onun mübelliği Hz. Muhammed aleyhisselâm ile beraber olduğu­muzu da unutmayacağız. Kim ki Kur’-an okuyor, bilsin ki o, Rasulullah ile karşı karşıyadır. İbni Cerir der ki; “Kendisine Kur’an’ın ulaştığı kimse bizzat Muhammed (a.s)'ı görmüş gibidir.” Meselâ bir elçi hükümdarın emrini bir valiye ulaştırı­yor. Bu emir o elçinin değil, hükümdarın emridir. Bizler de elçi­nin ulaştırdığı bu kitapla ilişkiye geçtiğimiz anda Rabbimizle muhatap ol­du­ğumuzun bilincinde olacak, sorumluluğumuzu fark edecek ve ona göre tavır alacağız. Haşr sûresi bu hususu şöyle anlatır:


    “Ey Muhammed! Eğer biz Kur’an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misâl­leri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.”
    (Haşr 21)


    Eğer bize indirilen bu kitap bir dağın üzerine indirilmiş olsaydı, o dağın, kitabın mütekellimi olan Allah’tan korkuyla paramparça ola­cağı, kitap karşı­sında böyle bir durum, böyle bir konum, böyle bir va­ziyet alacağı anlatılıyor. Rabbinin kitabıyla, Rabbinin hitabıyla, Rab-binin emir ve nehiyleriyle karşı karşıya kalan o dağın Rabbine di­van durarak, boyun bükerek; “buyur ya Rabbi! Emret ya Rabbi!” deme po-zisyonu içinde olacağı haber veriliyor. Göklerin ve yerin sahibini, tüm varlıkların yaratıcısının tanıyarak, kendisini var eden ve ayakta tutanı bilerek, O’nun huzurunda böyle bir teslimiyet göstere­ceği vur­gula-nıyor. Yani dağın Rabbinin âyetlerini algılayarak böyle bir tepki vere-ceği haber veriliyor.


    Aslında bir şeyin böyle paramparça olması için onun tüm hücrelerine etki edecek bir darbenin vurulması icap eder. Ve par­çalanan şeyin de bu darbeyi algılayacak bir şuurda ol­ması gerekir. Yani şu­urlu bir etkileniş, algılanan bir şey karşısında tepki gösteriş söz konusu ol­malıdır.


    Dikkat ederseniz âyet-i kerimede bir inmeden söz ediyor Rab-bimiz. Eğer biz bu kitabı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık. O zaman inmeyi bir tanımak zorundayız. Meselâ şimdi alalım şu Kur’an’ı, şu ya-kınımızdaki dağa götürelim ve dağın üzerine koyalım. Çok götürdük dağlara bu kitabı, ama hiçbir dağın böyle parçalandığını filan görme­dik değil mi? Neden? Çünkü ona inme denmez. Bize de böyle inme­diği için, biz de kitapla böyle bir diyaloga girmediğimiz için bize de et­kili olamıyor kitap. Hayatımıza inmeli kitap. Mut­fağımıza inmeli. Ka­zanmamıza harcamamıza inmeli. Gecemize gündüzü­müze inmeli. Evimize dükkanımıza inmeli. Hayatımızın tümüne indirgemeli­yiz bu kitabı. Adım atarken bile bu kitabın sorumluğu altında olduğumuzun bilincine ermeliyiz ki kitap bizim üzerimizde de etkili olabilsin. Değilse işte okuyoruz, tanıyoruz, ama ondan bağımsız bir hayat yaşadığımız, hayatımıza onu indirgemediğimiz, hayatımızı onunla düzenleme kav­gası içine girmedi­ğimiz sürece aynı etki bizde olmamaktadır.


    İşte bu misâlleri insanlar için örnek veririz, belki onlar bunun üze­rinde düşünürler, kafa yorarlar, anlarlar, değerlendirirler de bir ne­tice çıkarırlar diye. Öyleyse Rabbimizin bize sunduğu bu misâl üze­rinde ciddi ciddi dü­şünmemiz, anlamamız ve ders çıkarmamız gere­kecektir. Bileceğiz ki bu kitap bir dağ üzerine inmemiştir. Bu kitabın muhatabı bir dağ değildir. Bu emaneti, bu kulluk mükellefiyetini insan kabul etmiş, bu Kur’an insana indi­rilmiştir. Rasulullah efendimizin göğsüne indirilmiştir. İnsanlığa hidâyet reh­beri olarak indirilmiştir. Öyleyse dağlara değil de bize indirilmiş olduğuna göre, bizim de tıpkı dağlar gibi bu kitap karşısında hâşyet duymamız gereke­cektir. Çünkü rasgele birisinden gelmiş bir kitap, bir söz, bir yasa değildir bu Kur’-an. Bizi yoktan var eden, bu hayatı var eden, bizim sahibimiz, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın kitabıdır bu kitap.


    Öyleyse Rabbimizin bu emir­namesi karşısında derhal el pençe divan durarak; “Emret ya Rabbi! Buyur ya Rabbi! Sen ne istiyorsan! Sen ne buyuru­yorsan! Sen nasıl istiyorsan ben aynen yerine getireceğim! Yap de­diklerini yapacak, yasak dediklerinden ka­çınacağım! Huzurunda bu­nun için varım! Emir ve nehiylerin karşısında boy­num kıldan incedir!” pozisyonu içinde bulunmak zorundayız. Rabbimize ve kitabına karşı bir dağın takındığı, takınacağı tavrı takınmak zorundayız. Al­lah’ın âyetlerini okumak, öğrenmek, anlamak, duymak, hissetmek, sarsıl­mak, tavır almak zorundayız. Bütün azalarımızla mütesad-dî olmak zo­runda­yız. Yani tüm azalarımız Allah’ın kitabından, Allah’ın buyrukla­rından etkilen­meli, şekillenmeli ve harekete geçmelidir. Allah’a say­gımızdan, Allah’a haş­yetimizden ötürü bu kitabı aracılığıyla O’ndan gelecek emir ve nehiylere mutlak bir teslimiyet içine girmeliyiz.


    Çünkü Rabbimizin kitabı bu kadar azametli, bu kadar ağırlığı olan bir kitaptır. Mahlukât üzerinde bu kadar ağırlığı, bu kadar dehşeti olan, dağların bile azameti karşısında tahammül edemeyeceği, tuz buz olacağı bu kitap, tarih içinde insanlar üzerinde de öylesine inkı­lâplar, öylesine değişimler ger­çekleştirmiştir ki, dağlar gibi toplumlar, dağlar gibi milletler bu kitap karşı­sında erimek zorunda kalmıştır. Bu kitap nice insanların, nice toplumların kayalar gibi katı kalplerini erit­miş, düşüncelerini değiştirmiş, alışılmış hayatla­rını sarsmıştır. Cehalet içinde kıvranan nice nesilleri meleklerin üstüne çı­karmış, nice insanla­rın ölü kalplerini diriltmiş, nicelerini hayata kavuşturmuş, nicelerini fıt­ratlarına döndürmüştür bu kitap.


    Eğer Rabbimiz kelâmının azametini, seçtiği şu harfler, kelime­ler ve seslerin kisvesi altına gizleyip öylece indirmemiş olsaydı, yerler, gökler, arş, kürsi O’nun kelâmının azametine asla tahammül edemez ve her şey helâk olurdu. Kendisinden çok daha büyük varlıkların bile tahammül edemeyecek­leri Allah kelâmına insanın tahammül etmesi nasıl mümkün olabilir? Elham­dülillah ki Rabbimiz kelâmını ona ta­hammül edebileceğimiz bir kısım harf ve kelimelerin arkasına gizleye­rek göndermiştir. O halde bu kitaptan istifade edebilmek için bu kelâ­mın azametini iyi anlayacak, gerek kelâmı, gerekse o kelâmın müte­kellimini ta’zim ederek okumaya başlayacağız.


    Unutmayacağız ki bu sözler, herhangi bir insan sözü değildir. Bu sözler gökleri, yeri, gökte­kileri ve yerdekileri yaratan, canlı cansız her şeyin sahibi ve maliki olan, her şeye egemen olan şânı yüce Allah’ın sözleridir. Bu kitabı okumak için eline alan kişi hem bedenini, hem de kalbini bu sözlerin sahibinin azametine ha­zırlamak zorundadır.


    Rivâyet edilir ki, İkrime (r.a) efendimiz okumak için Kur’an’ı her eline alışında üç defa; “Hâzâ kitabu Rabbî” “Bu benim Rab-bimin kitabıdır” der ve Allah kelâmına muhatap olmanın heyecanıyla ba­yılırdı. İşte bu, kelâmı ve kelâmın sahibini ta’zimdir ve böyle yapanlar ancak bu kitaptan istifade edebileceklerdir.

    Konu Ene-Zerre tarafından (25.12.08 Saat 22:06 ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    5:Kitabın önüne hiçbir şeyi geçirmemeliyiz.


    Ey iman edenler, Allah ve peygamberinin önüne geç­meyin. Allah’a karşı muttaki davranın; doğrusu Allah işitir ve bilir.
    (Hucurât 1,2)


    İman edenler, iman şerefiyle şereflenenler, kendilerini Allah gü­vence­sinde hissedenler, Allah diniyle, Allah âyetleriyle emniyeti ya­şayanlar, Allah’a kullukta güven bulanlar, Allah’la kendilerini emni­yet­te bilenler, Allah ve Resû­lünün en doğru, en güzel yolu gösterdiğine güvenenler Allah ve Resûlünün önüne geçmemelidirler. Allah ve Re­sû­lünün önünde yürümemelidirler. Allah ve Resûlünün peşi sıra git­melidirler. Allah ve Resûlüne sormadan, Allah ve Resûlünden izin al­madan hiçbir şey yapmamalı, hiçbir karar vermemelidir­ler. Rabbimiz biz mü’minlerden bunu istiyor. Ukalâlık etmeyeceğiz. Kendi düşünce­lerimizi, önyargılarımızı, başkalarının düşüncelerini Kitabın ve sünne­tin önüne geçirmeyeceğiz. Gündemlerimizi kendimiz belirlemeye kalkış­mayacağız. Hayatımızı Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti belirle-ye­cek. Eğer gerçekten inanmışsak, gerçekten bu sözümüzde sami-miy­sek o zaman zinhar Allah ve Resûlünün önüne geçmemeliyiz. Allah ve resûlünün koyduğu kuralların, buyrukların, yasaların, kanunların, dinin, bizden istediği hayat programının önüne alternatif bir din, alter­natif bir kanun, alternatif bir yol, alternatif bir değer yargısı koyarak onun önüne geçmemeliyiz.


    Allah’ın kitabı ve resûlünün sünnetinin önüne geçmemek zo­rundayız. Allah ve Resûlü ne diyorsa öylece kabul etmek, öylece inanmak, öylece ha­yat sürmek zorundayız. Bu âyetin emriyle kendi hayatlarımızı bir sorgulaya­lım. Acaba bizler Müslüman’ız dediğimiz halde, Allah ve Resûlüne iman edi­yoruz dediğimiz halde kendi bilgile­rimizi, kendi anlayışlarımızı, kendi önyar­gılarımızı, kendi hevâ ve he­veslerimizi Allah’ın kitabının ve Resûlünün sünne­tinin önüne mi geçi­riyoruz? Kitabın ve peygamberin önünde mi gidiyoruz? Kitaba ve pey-gambere danışmadan mı hayat yaşıyoruz? Acaba bizler şu anda ken-dimizi hayata etkin mi zannediyoruz? Acaba Allah’ın kitabına, Al­lah’ın peygamberine sormadan kendi kendimize hayat programı yap­maya mı çalışıyoruz? Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl giyineceğimizi, çocuklarımızı nasıl ve nerede eğiteceğimizi, nereler­den kazanıp nerelerde harcayacağımızı, hangi meslekleri seçeceği­mizi Allah ve Resûlüne sorma­dan kendi kendimize belirlemeye mi kalkışıyoruz? Yâni bizim hayat prog­ramlarımızı kim belirliyor? Çocuk­larımızın mektebine, evimize, malımıza, dükkânımıza, tezgahımıza, düğünümüze, derneğimize, hukukumuza, eğitimimize, sosyal ve siya­sal yapılanmalarımıza, gündüzümüze gecemize iliş­kin programlarımı­zı kim yapıyor? Tüm bu programlarımızı Allah ve Resûlü mü belirliyor? Yoksa biz mi? Kitap sünnet mi belirliyor, yoksa bizim heves­le­rimiz mi? Hayatımızın kaçta kaçına kitap ve sünnet karışıyor, kaçta kaçına biz kendimiz, yahut da Zerdüşt karışıyor? Eğer nefisle­rimiz, arzularımız, heveslerimiz buyuruyor biz yapıyorsak, arzu ve hevâlarımız istiyor, biz yapı­yor-sak, ya da Zerdüşt buyuruyor biz yapı­yorsak, nefislerimizin ve Zerdüştle­rin boş bırakıp gaflet ettikleri bö­lümü de Allah ve Resûlünün arzularıyla dol­duruyorsak o zaman bile­lim ki biz de Allah ve Resûlünün önüne geçiyoruz demektir, Allah ko­rusun.


    Ne kendimiz bu kitabın ve peygamberin önüne geçeceğiz, ne de baş­kalarını, başka şeyleri, başka kitapları, başka sistemleri, baş-ka yasaları geçireceğiz. Ne bir oyun ve eğlenceyi, ne bir felsefi hare-keti, ne bir mal mülk hesabını, ne bir makam mansıp hedefini bu kitabın önüne geçireceğiz. Kita­bın ve sünnetin önüne hiçbir şeyi ge­çir-meyeceğiz. Hayat felsefemizi, ce­maat felsefemizi, hizipçiliğimizi, grupçuluğumuzu bir kenara bırakacağız, sadece Rabbim bana ne de-di? Resûlüm benden nasıl bir hayat istedi? Rabbimin istediği hayatı resûlüm bana nasıl örnekledi? diye Allah ve Resû­lüne kulak verece­ğiz. Şimdiye kadar elimizden düşürmediğimiz kitapları eli­mizden bir atacağız.


    İşte gördük bu kitaplar bizi adam etmedi. Bizi bir nok­taya götürmedi. Peygamberin önüne geçirdiğimiz şu kutsal şahsiyetleri de bir kenara bırakacağız. Bu kitabı ve peygamberin sünnetini elimize alacağız. Tüm varlığımızı, kalbimizi, gözümüzü, kulağımızı, düşün­cemi-zi, amelimizi bu kitaba ve peygambere çevireceğiz. Tüm varlığı­mızla Allah’a ve Resûlüne yöneleceğiz. Her şeyimizi kitaba ve pey­gambere endeksli yapacağız. Kitapla düşüneceğiz, peygamberle yü­rüyeceğiz, tüm hayat problemlerimizi vahiyle çözümleyeceğiz. Vahiy kaynaklı bir hayat yaşayacağız. Hayat felsefemizi bir yerlerde oluştu­rup sonra da bunu vahye onaylattırmaktan vazgeçeceğiz. Kitabı ve sünneti merkep değil, rehber kabul edeceğiz.


    İnsanı hedefe merkep de götürür, rehber de. Ama birisine teslim olunur öyle götürür, ötekisi teslim alınır öyle götürür. Bizler kitap ve sünneti merkep değil rehber kabul edecek, teslim almaya, akıl ver-meye, yol göstermeye kalkışma­yacağız. Yâni düşün­cemizi, inancımızı kitap ve sünnet dışı kaynak­lardan oluşturup onu vahye onaylattırmaya kalkışmayacağız. Tüm öncelikli bilgilerimizi atıp vahye yöne­leceğiz. O ne dediyse, nasıl de­diyse öylece kabul edip bir hayat yaşayacağız inşaAllah.


    Çünkü yeryüzündeki tüm kitaplar, kitapçıklar, ister daha önce Al­lah’tan gelmiş, ama sonradan insanların tahrif ettikleri kitaplar ol­sun, isterse insanların kendi elleriyle Allah’ın indirdiği kitaplardan esinlenerek yazdıkları, oluşturdukları kitaplar olsun fark etmez, beşe­rin elinin değdiği, kaleminin işlediği hiçbir kitap bu kitabın ye­rine ge­çemeyecektir. Hiçbir kitap bu kitaptan öne alınamayacak, önde tutu­lamayacaktır. Ve yeryüzünde hiçbir lider, hiçbir önder de Hz. Muham-med’in (a.s) önüne geçemeyecektir. Hiçbir meşgale, hiçbir program, hiçbir uğraşı vahiyden öncelikli olamaz. Hele şu şu işlerimizi bir biti-relim, hele bir emekli olalım, hele ekonomik problemlerimizi bir hal-ledelim, hele şu okulu bir bitirelim, hele bir evlenelim de vahyi ta­nı-maya ondan sonra başlayalım diyemeyiz. Ne mesleğimizi, ne meş­re-bimizi, ne partimizi, ne siyasal anlayışımızı vahyin önüne geçireme­yiz. Vahiy her şeyin önünde olmalıdır. Müslümanlığımız her şeyin önünde olmalıdır. Vahye dayalı Müslümanlığımız babalığımızın, ko­calığımızın, evlâtlığımızın, siyasetçiliğimi­zin, tüccarlığımızın önünde olmalıdır.


    Biz önce müslümanız, sonra babayız, önce müslümanız, son-ra ko­cayız, önce müslümanız, sonra tüccarız demeliyiz. Değilse ba-balığımızı Müslümanlığımızın önüne geçirirsek, çocuklarımızdan vahyin istemediği şeyleri isteyen tâgut bir baba olarak açığa çıkabiliriz Allah korusun. Evlâtlığı­mızı Müslümanlığımızın önüne geçirirsek, ebe-veynimizin her istediğini yapa­rak onları tanrılaştıran veya onların hiç bir dediğini yapmayarak onlara isyan bayrağını çeken bir evlât ola­rak açığa çıkabiliriz. Veya eğer siyasetçiliğimizi Müslümanlığımızın önüne geçirirsek, Allah’ın istemediği yasaların altına imza atan bir tâgut siya-setçi olarak açığa çıkabiliriz. Onun içindir ki vahyi, vahye dayalı Müslümanlığımızı ön plana alacak, her şeyimizi vahiy kaynaklı, vahiy endeksli yapacağız. Eğer gerçek hikmete, gerçek bilgiye ulaşmak isti-yorsak, eğer nîmet ehli olmak, hakîm olmak istiyorsak, yeryüzünde hiç bir varlığın ulaşamaya­cağı yaratılış bilgisine, Allah bilgisine, kulluk bilgisine ulaşmak istiyorsak, sü­rekli Hakîm olan Rabbimizden gelen bu kitapla beraber olmak zorundayız. Hikmetin, bilginin kaynağından gelen bu kitabı tanımak zorundayız. Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu âyetlerine kulak vermek zorundayız. Tüm hayatı­mızda bu kitabı hareket noktası kabul etmek zorundayız. Değilse Allah’ın kitabından haberdar olma­yan insanların cehaletten kurtulmaları kesinlikle mümkün değildir.


    Dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim insanları Müslüman­lardır. Bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir. Bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kâfirler ve müşrikler yeryü­zünün en cahil, en akılsız insanlarıdırlar. Çünkü gerçek bilgi va­hiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Öyleyse ilim Müslüman’a aittir. Kur’an’ı ve sün­neti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi dünyanın en âlim kişisidir. Va­hiyden habersiz yaşayan insanlar, hem dünyalarını, hem de âhiretlerini ber­bat etmiş cahil insanlardır.


    Tüm dünya şahittir ki Kur’an’ın yeryüzünü şereflendirdiği ilk dö­nemde yeryüzünün en cahil toplumu Kur’an sayesinde yeryüzünün en âlimleri ol­muştur. Dünyanın en bedevî insanlarını bu kitap dünya­nın âlimleri, en ha­kimleri, en âdil yöneticileri, en örnek insanları yaptı. Sadece dünyanın değil âhiretin de en âlimi yaptı bu kitap onları. Öy­leyse bunu, bu değişmez gerçeği tüm insanlığa ilân ederek diyorum ki; ey insanlar! Ey Allah kulları! Durumu­nuz, konumunuz, makamınız, koltuğunuz, renginiz, cinsiyetiniz, diplomanız, kariyeriniz, tahsiliniz, ne olursa olsun, gelin, Hakîm olan Allah’ın Hakîm olan ki­tabına yönelelim. Hikmete ulaşma yolumuz her zaman açıktır. Rabbimiz tüm kullarının önüne böyle bir rahmet kapısı açmıştır. Rabbimizin açtığı bu rahmet kapısından istifade etmesini bilelim ve yeryüzünde hiç bir kay-nağın sunamayacağı, hiç bir üniversitenin sağlayamayacağı, hiç bir mü­essesenin veremeyeceği en üstün bilgi­lerle, hikmet ve kulluk bilinciyle dona­nıp dünyanın ve âhiretin en âlimleri olma imkânını elde edelim.


    Gelin Allah aşkına vahyin önüne başka şeyleri geçirmekten vazgeçe­lim. Şu kutsallaştırdığımız önderlerimizi, şu kendi oluşturdu­ğumuz kitapları­mızı bir kenara bırakalım. Gelin göğsümüzü eğip bük-meden, bir şeylerin arkasına saklanmadan, tüm varlığımızla, kal­bimi-zi, gözümüzü, kulağımızı, düşüncemizi, amelimizi kitaba ve pey­gam-bere çevirelim. Tüm varlığımızla Allah’a ve Resûlüne yönelelim. Her şeyimizi kitaba ve peygambere endeksli yapalım. Kitapla düşüne­lim, peygamberle yürüyelim. Tüm hayat problemle­rimizi vahiyle çö­züm-leyelim. Vahiy kaynaklı bir hayat yaşayalım. Hayat felsefemizi bir yer-lerde oluşturup sonra da bunu vahye onaylattırmaktan vazge­çelim. Tüm öncelikli bilgilerimizden, önyargılarımızdan sıyrılıp vahye yönele­lim. Hayat felsefelerimizi bir kenara bırakalım. Cemaat felsefemizi bir tarafa bırakalım. Hiçbir şeyi kitabın ve sünnetin önüne geçirmeyelim. Tertemiz bir bakış, berrak bir gönülle vahye yönelebilirsek kesinlikle bilelim ki kitap bize esrarını açacak, bize doğruyu, hakkı, sırat-ı müs­takimi gösterecektir.


    Besair'ul Kur'an'ın Mukaddimesinden..
    Konu Ene-Zerre tarafından (03.01.09 Saat 00:43 ) değiştirilmiştir.

  7. #7
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    6: Kitaba kuvvetlice sarılacak, bütün cid­diye­timizle tutunacağız.


    Kur’an’dan istifade edebilmenin bir başka şartı da, okumak için kitabı elimize aldığımızda kalp, kafa ve gönül huzuru içinde bütün dik­katimizi, cid­diyetimizi, himmetimizi, gayretimizi kelâma teksif etmek zorundayız. Bütün varlığımızla kelâmı anlamaya yönelmek zorunda­yız. Kitabımızın diliyle söy­lersek; kuvvetlice kitaba tutunmak, sarılmak zorundayız.


    “Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl” deyip daha çocuk­ken ona hikmet, katımızdan kalp yumuşaklığı ve safiyet ver­dik. O, Allah'tan sakınan ve anasına babasına karşı iyi dav­ranan bir kimse idi, baş kaldıran bir zorba değildi.”
    (Meryem 12-14)


    Yahya (a.s)’ın şahsında bizden kitaba kuvvetlice sarılmamız isten­mektedir. Kitaba kuvvetle sarılmak, kitaba sımsıkı sarılmak; kita­bın şu cis­mine sarılıp, onu bağıra basmak, onunla yatıp kalkmak de­ğildir. Kitabı öpüp alına koymak da değildir. Kitaba sarılmak demek; kitabın âyetlerini ve o âyetlerin ortaya koyduğu mânâyı hiç kaybetme­den hayatta uygulamaya çalı­şarak onu muhafaza etmek demektir. Ben bunsuz yaşayamam. Ben bun­suz hayatıma çeki düzen vere­mem. Ben bunsuz dünyamı da, âhiretimi de kazanamam. Ben bunsuz Rabbimin rahmetine ulaşamam, diyerek kitabın âyetlerine sarılıp, ki­tabın âyetlerini anlayıp sürekli onlar kılavuzluğunda yol bulmak, yo­lunu onlara sormak ve onlarla bir hayat yaşamak demektir. Kitaba sımsıkı, kuvvetlice sarılmak demek; tüm ciddiyetle, tüm himmet ve dikkatle kitaba sarılıp, onu kendimizden, kendimizi de ondan ayırma­mak, kitabı her şeyin önüne geçirmek, her şeyden önce onu tanıyıp, onunla amel etmek demektir. Kitaba tüm kuvvetimizle, tüm himmet ve gayretimizle tutunup onu asla elimizden bırakmamak, kitabın sürekli elimizde ve önümüzde olması ve her konuda ona müracaat etmemiz, tüm hayatı onunla düzenlememiz de­mektir.


    Kitaba sarılmak; sürekli kitabın âyetlerini konuşmak, sürekli onu gün­deme getirmek, sürekli onu zikretmek, yâni hayatımızı onunla düzenlemek için onu sürekli hafızalarımızda canlı tutmamız demektir. Kitaba sarılmak demek; onu insanlara duyurmak, onu insanların gün­demine indirmek ve ha­yatın her alanında onun uygulanmasını sağla­mak demektir. Allah’ın emriyle kitaba sarılan Yahya (a.s) kitapla dirilik kazanıyordu. Kitapla canlılık kazanı­yordu ve Yahya oluyordu. Çünkü kitabın bir adı da ruhtur, hayattır. Kitabın olmadığı yerde, kitabın ol­madığı gönüllerde, kitabın olmadığı toplumlarda iman yoktur, inanç yoktur ve bunun için de orada hayat yoktur. Çünkü vahiy­den uzak olan bir yerde hayat da yoktur. Kur’an ve sünnetin olmadığı bir yerde, vahyin bulunmadığı bir ortamda, bir evde, bir ülkede kesinlikle hayat da yoktur. Vahiyle irtibatları olmadığı için ölüdür onlar.


    Kitaba kuvvetlice sarılmanın bir ikinci boyutu da, kuvvetli mü­minler olarak kitaba tutunmak demektir. Kuvvetli, ciddi mü’minler ola­rak, kavî mü­minler olarak, imanı bütün müminler olarak kitaba sarılın diyor Rabbimiz. Yâni iman kuvvetini, amel kuvvetini, ahlâk kuvvetini gündeme getirerek bu kitaba sarılın. Çünkü imanla, amelle, ahlâkla desteklenmeyen bir tutuş, kuv­vetli bir tutuş değildir. Hayatta kitabın içindekileri, kitabın âyetlerini tatbik ger­çeğiyle desteklenmeyen bir tu­tuş, ciddi bir tutuş değildir. Yâni sadece oku­nan, sadece ezberlenen, sadece konuşulan, ama hayatta tatbik edilmeyen, hayatta yaşanma­yan bir kitap, kitap olarak korunma özelliğini kaybedecektir. Bireysel hayatla, aile hayatıyla, toplum hayatıyla, ekonomik hayatla, siyasal hayatla, hukukla ve tüm hayat programlarıyla görüntülenerek, tatbik edilerek desteklenmeyen bir tutuş gerçek bir tutuş değildir.


    Meselâ düşünün ki şu anda toplum olarak, Müslümanlar ola­rak ki­tapla diyalog kursak, gece gündüz kitabın âyetlerini okuyup an­lasak, okunup anlaşılması adına paneller, konferanslar düzenlesek, ama anladığımız, bildi­ğimiz bu âyetleri bireysel hayatımızda, aile ha­yatımızda, toplum hayatımızda, hukuk hayatımızda, ekonomik haya­tımızda, toplum hayatımızda uygulamıyorsak, bu âyetlerin istediği bir hayatı yaşamıyor ve hayatımızı on­larla düzenlemiyorsak o zaman biz ne o kitaba Allah’ın istediği gibi inanmış, ne de o kitaba kuvvetlice tutunmuş sayılırız.


    Yâni inandığımız, okuduğumuz, anladığımız kitabın âyetleri hayatı­mızda görüntülenmiyorsa, hukukumuzda bu kitabın etkisi gö-rünmüyorsa, kılık kıyafet konusunda bu kitap kendini hissettirmi­yorsa, ekonomide etkili değilse, kılık kıyafet bu kitabın âyetlerine göre şe-killenmiyorsa, kazanmamız harca­mamız bu kitabın istediği biçimde şekillenmiyorsa, evimiz, eğitimimiz, amellerimiz bu kitaba göre şekil­lenmiyorsa, yâni ortada kitaba dayalı görünür bir hayat, bir görüntü, bir eylem, bir amel bir aksiyon yoksa bu iman Allah’ın istediği bir kitap îmanı olmadığı gibi, bu tutuş da Allah’ın istediği bir tutuş de­ğildir. Çünkü Allah’ın istediği tutuş kuvvetle, iman kuvvetiyle, amel kuvve­tiyle, uygulama kuvvetiyle bir tutuştur.


    Âl-i İmrân sûresinde de bu tutuşun bir başka boyutuna dikkat çekilir:


    “Cemîan Allah'ın ipine sarılın, tefrikalaşmayın.
    (Âl-i İmrân 103)


    Allah’ın ipine sarılın, ama cem’an, cemisine, tümüne birden sarı­lın. Allah'ın ipinin hepsine birden sarılın. Bakara’ya sa­rılın, ama Âl-i İmrân’ı atın. Namaz âyetlerine sarılın, ama şimdilik cihad âyetle­rini bir kenara alın. Helâl kazanç âyetlerine sarılın, ama şimdilik infak âyetlerinin üzerinde durmayın. Fikir âyetle­rini alın, ama zikir âyetleri sizde yok olsun, öyle değil. Ya nasıl? Kitabın, Allah’tan gelen ipin hepsine, tümüne, baştan sona sımsıkı sarılın. Kitabın tümüne öyle bir sarılın ki, ne Tebbet dışında kalsın, ne de İhlâs. Ne na­maz dışında kalsın, ne de hukuk. Ne hac dışında kalsın, ne de ekonomi. Ne oruç dışında kalsın, ne de eğitim âyetleri. Hepsine birden sarılacağız ki­ta­bın.


    Yâni kitabı parçalamadan, Allah’ın ipine, Allah’ın dinine toptan sarılın. Nedir Allah’ın dini? Fâ­tiha’dan Nâs’a kadar tüm âyetler Al­lah’ın dinidir. Baştan sona Kur’an âyetleriyle beraber, Rasûlullah efendimizin Allah tarafından onaylanmış hayatı dindir. Namazıyla, orucuyla, haccıyla, zekâtıyla, cihadıyla, ekonomisiyle, hukukuyla, ni­kâ-hıyla, mîrasıyla, kılık kı­yafetiyle, savaşıyla, barı­şıyla her şeyiyle Al­lah’ın ipine, Allah’ın di­nine sımsıkı sarılın. Yâni kitabın ibâdet âyetle­rine evet, ama aynı Kur’an’ın ekonomik düzenlemelerine gelince hayır demek biçiminde veya Kur’an’ın orucunu kabul, ama aynı kitabın siya­sal bakış açısına, sosyal yapılanmalarına ge­lince hayır biçiminde, kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını red­detmek biçiminde bir an­layıştan yana olma­yın.


    İkinci emir de tefrikalaşmayın. “Velâteferrakû” Allah’ın ipinin tümüne birden sımsıkı sarılın ve tefrikalaşma­yın. Allah’ın kitabıyla tefri­kalaşmayın. Allah’ın kitabından ayrılma­yın. Kitapla tefrikalaşmayın, ki-apla ayrışmayın. Kitabı kendiniz­den, kendinizi kitaptan ayırmayın. Sürekli kitapla beraber olun. Değilse birbirinize sımsıkı sarılın ve birbi­rinizden ayrılmayın, birbirinizle tefri­kalaşmayın değildir mânâ. Bu ki­taba sımsıkı sarılın ve bu kitaptan ayrılmayın deniyor.


    Ama yıllar yılı hep öyle anlatılmış, hep öyle anlama­dan yana bir tavır sergilenmiş. Aman ey Müslümanlar, birbirinize sımsıkı sarılın ve sakın tefri­kalaşıp birbirinizden ayrılmayın şek­linde anlaşılmış. Hal­buki benim bu kitap­tan ayrılığım reddediliyor. Fırka olmak demek, Kur’an’la fırkalaşmak demektir. Yani hayatta Kur’an bir yan, ben bir yan olmam demektir. Kur’an bir vadide, ben başka bir vadide yaşıyo­rum demektir. Kur’an’dan kopuk bir hayat yaşıyo­rum demektir ki, men edilen budur.


    Değilse birbirimizle fırka zaten olacağız. Hani Be­yine sûresinde; insanlara beyine ulaşınca, kitap ve sünnet ulaşınca, onlar ikiye ayrılacaklar, ya “şerru’l beriye” veya “hayru’l beriye” ola­caklar de­niyordu. Zaten Kur’an insanları ayırmak için gelmiştir. Kur’an’la insanlar ayrı­lacaklar. Kur’an’la kimileri saparken, kimileri de yol bulacaklar. Kur’an’ın ayır­dığı insanla ben mecburen ayrılacağım, ama asla kitapla ayrılmayacağım? Kur’an’ın ayrıl dediği insanla benim beraberliğimin ne anlamı var? Önemli olan Kur’an’la tefrikalaşma­maktır.

    Konu Ene-Zerre tarafından (10.01.09 Saat 21:31 ) değiştirilmiştir.

  8. #8
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    7: Okuduğumuz âyetler üzerinde uzun uzun dü­şünmeli, tefekkür ve tedebbür etmeliyiz.


    “Bunlar Kur’an’ı hiç düşünmezler mi? Yoksa kalp­leri kilitli midir?
    (Muhammed 24)


    Bunlar Allah’ın kitabını hiç düşünmezler mi? Kur’an’ı hiç dü­şün­meye­cekler mi? Allah’ın kitabı üzerinde hiç kafa yormayacaklar mı? Kitapla hiç ilgilenmeyecekler mi? Kitabı izlemeden yana olmaya­caklar mı? Allah bu ki­tabında ne anlatıyor? Nasıl bir hayat programı istiyor? Bakara bizi nereye götürmek istiyor? Âl-i İmrân bize ne anlatı­yor? Merak edip de bir kerecik Al­lah’ın kitabına yönelmeyecekler mi? Allah’ın kitabını izlemeye yanaşmaya­caklar mı? Kitabın peşine takıl­mayacaklar mı? Tedebbür; hem düşünmek, üzerinde akıl yormak an-amına, hem de arkasına düşmek anlamına gelmek­tedir. Yâni onlar onu hep anlamadan okumadan yana mı olacaklar? Ya da onlar o ki­tabı önlerine alıp kitabın arkasına düşerek bir hayat yaşamaya ya­naşmayacaklar mı? Tüm hayatlarında kitabı rehber edinmeyecekler mi? Kur’an rehberliğinde bir hayata yönelmeyecekler mi?


    Âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz; “Yoksa bu adamların kalp­leri üze­rinde onu anlamalarına engel kilitleri mi var?” Yoksa onların kalpleri üzerinde kilitleri mi var ifadesinden anlıyoruz ki kalplerin biz­zat kendi kendilerini kilit­leme özelliği vardır. Yâni kalbin sahibi, kendi kilidini bizzat kendisi vuruyor kalbine. Kalbini Allah’ın âyetlerine açan ve kapatan bizzat o kalbin sahibi olan insandır.


    Peki soralım o zaman kendimize: Acaba bizim kalplerimiz Al­lah’ın kitabına karşı açık mıdır, yoksa kapalı mıdır? Sürekli Allah’ın âyetlerini okuyup öğrenmeye, sürekli Allah’ın âyetleriyle düşünüp te­fekkür ve tedebbür etmeye açık mı kalplerimiz? Kalplerimiz her an Allah’ın âyetlerinin girmesine müsait mi? Âyetler elbette kendiliğinden durup dururken kalbe girmez. Öyleyse acaba sizler, bizler Allah’ın âyetleriyle ilgilenebiliyor muyuz? Allah’ın kitabıyla sürekli bir diyaloga girip onlar üzerinde düşünebiliyor muyuz? Günlük haya­tımızın ne ka­darını kitabı anlamaya ve düşünmeye ayırıyoruz? Allah’ın âyetle­rini okuyup öğrenmeye, onlar üzerinde derin derin düşünüp onlarla yol bul­maya bir sa’yimiz, bir çabamız var mı?


    Eğer bütün bu sorulara cevabınız müspet değilse, o zaman Allah ko­rusun kendi kalplerinize kendi kilitlerinizi kendiniz vuruyorsu­nuz demektir. Allah’ın âyetlerini kapattığınız için, Allah’ın kitabının defterini dürdüğünüz için kendi kendinizi kör, sağır ve duygusuz hale getiriyorsunuz demektir. Kendi kendinizi rahmetten uzaklaştırıyor ve cehenneme sürüklüyorsunuz demektir.


    Bu ve benzeri Kur’an âyetlerinden ve hadislerden anladığıma göre, Allah herkese bir kalp vermiş ve bir de her insan kalbi için bir ki­lit yaratmış, bir kilit vermiştir. Bu kalbin kilitleyicisi, mühürleyicisi veya açıcısı olan anah­tar Allah’tandır. Ama bu kilidin, bu mühürün Allah’tan oluşu, bir cebir anla­mına gelmemektedir. İnsanlar kendi öz iradele­riyle, hür iradeleriyle ya bu kilidin kapatılmasını Allah’a arzederler, Allah da kapatır onu, ya da açılmasını isterler Allah’tan, Allah da açı­verir. O halde isteyen kuldur, ama açan ve ka­patan din sahibi olan Allah’tır her zaman. Demek ki Allah bu açma ve ka­patma işinde yine de insana irade vermiştir. Yâni tekrar müracaat hakkınız vardır, de­miştir. Yâni insan kâfirken, kalbi mühürlüyken, kilidi kapalıyken, Al­lah’a tekrar müracaat edip kalbini açtırabilir ve Müslüman olabilir. Müslüman­ken de müracaat edip kapattırabilir, mürted olabilir.


    O halde bu ve benzeri âyetleriyle Rabbimiz istiyor ki, bizler gözü­müzle, gönlümüzle, kulağımızla, aklımızla, fikrimizle, düşünce­mizle kitabını önümüzde kabul edip, onun arkasına düşüp, onun gös-terdiği bir hayatı ya­şamak zorundayız. Gözümüzü, kulağımızı, ak­lı- mızı, fikrimizi, gecemizi, gün­düzümüzü ona adayacak, ona tâbi kıla­cak, onunla görecek, onunla duyacak, onunla düşünecek ve onunla yürüyeceğiz. Tıpkı yol bilmeyen birinin yol bileni önünde bilip ona tâbi olduğu gibi. Tüm hayatımızda, tüm davranışlarımızda, tüm amelleri­mizde, tüm konuşmalarımızda onu mihmandar kabul edeceğiz.


    Unutmayacağız ki, bu kitabın âyetleri üzerinde tedebbür edilmeli, dü­şünül­meli, akıl yorulmalı, anlaşılmaya çalışılmalıdır. Unutmayacağız ki, bu kitap yattığınız yerden anlaşılmaz. Yattığınız yerden mânâlarını, esrarını, bereketle­rini açmaz size. Anlamak üzere okumazsanız, tedebbür etmezseniz, üze­rinde derin derin düşünüp kafa yormazsa­nız asla anlaşılmaz, size bereket­lerini açmaz, bereket kaynağı olmaz bu kitap. Aklınızı bu kitaba takacaksınız. Gönlünüzü buna açacaksı­nız. Kafanıza bunu koyacaksınız. En büyük dert, en öncelikli iş olarak bunu kabul edeceksiniz. Üzerinde düşünecek, tefekkür edecek, zik­redecek, aklınızın en üst köşesine koyacaksınız. İşte ancak o zaman bu kitap mübârek olacak, bununla berekete, cennete ulaşmış ola­cak­sınız.

    Konu Ene-Zerre tarafından (20.01.09 Saat 18:52 ) değiştirilmiştir.

  9. #9
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    8: Tüm öncelikli bilgilerimizi bir kenara at*mış, tüm önyargılarımızdan sıyrılmış ola*rak Kur’an’a başvurmalıyız.

    Tüm öncelikli bilgilerimizden arınmış olarak, önyargılarımızı bir kenara atmış olarak bu kitaba baş vurmak zorundayız. Yâni öncelikli bilgilerimizi onaylattırmak için baş vurmayacağız kitaba. Bakara sûre*sinin beyânına göre; Kur’an’la kimileri sapıtırken kimileri de hidâyet bulur. Bu, bize Kur’an’a iki türlü yaklaşım metodunun olduğunu anla*tır. Yâni Kur’an’la beraberlikte iki türlü yöntem vardır. Bunlardan birin*cisi şudur: İnsanlar, önce kendilerini, Allah bana önce şunu şunu an*latmalıdır diye şartlandırırlar ve onun cevabını aramak üzere Kur’an’a başvururlar. Yâni şartlı, sınırlı, tahditli, özel bir yakla*şım modelidir ki, bunu ikiye ayırabiliriz:

    a- Ya kendi dünya görüşünü desteklemek için Kur’an’a başvururlar.


    b- Veya aradıkları sorunun cevabını o tahditte bulmaya çalışırlar.

    Meselâ adam demokratiktir, ama Müslümanlığı da elden bırakmamak çabasındadır. Veya feministtir, ırkçıdır, pragmatisttir, faydacıdır, hümanisttir, insancıldır. Aman insan hakları, insan sevgisi filan diyordur. Bunu temel kabul etmiştir. Ama bunu Kur’an’ın da desteklemesi gerekmektedir. “Öyle ya, elbette Tanrı da bundan başkasını emredecek değildir” diyordur ve Kur’an’a işte bu duyguyla müracaat etmektedir. Bu sapıklıktır tabii.

    Bir de sorduğu soruya, sadece sorduğu kadarıyla Allah’ın cevap vermesini istemektedir. Meselâ; “Ya Rabbi, babam öldü, şunum şunum var, mîrastan ne kadar alacağız?” Allah’tan sadece o bölümü ister, sadece o bölümü sorar. Halbuki Allah ona bunu anlatırken on*dan sonra bir şeyler daha söyler, ama o bölüme hiç bakmaz adam. Ya da abdest alacaktır; “Acaba yüzümü mü önce yıkayacağım, yoksa elimi mi?” Sadece o bölümü sorar. “Şimdi sen başkasını karıştırma! Başka konulara geçme!” dercesine. Oysa serbest bıraksa İslâm’ı, ba*kalım ona cevap verirken başka neler diyecekti? O bölümleri karıştır*mıyor adam da, sadece sorduğu bölüme cevap istiyor. “İslâm’da hükümet” diyor adam, sadece o bölümü sorar. “İslâm’da cemaat” der, “İslâm’da kadın” der, “İslâm’da kazanma, harcama” der. Ne deneceğini, ne sorulacağını, ne kadar sorulacağını, ne cevap verileceğini de kendisi belirler. Yâni Allah’ın âyetlerine kendi fikrini söyletir, âyetleri kendi hevâ ve he*vesine göre yorumlar. Bu da sapıklıktır.

    Halbuki İslâm öyle bir mekânizma ki, hepsi birbiriyle ilgilidir. Arabanın şaftı da, defransiyeli de, tekerlekleri de, direksiyonu da, vitesi de, fireni de nasıl aynı uyum içindeyse, Kur’an’ı da aynı uyum içinde öğrenmek zorundayız. Yâni Kur’an’ı, Kur’an bütünlü*ğünde öğ*renmek zorundayız. Öğreneceği*miz bölümleri ona önce*den empoze ederek kitabı şartlandırmanın anlamı yoktur. Ona müracaat ederken ön yargılı hareket etmeyeceğiz. Yâni önce inanıp, sonra da bu inancımıza delil bulmak için yönelmeyeceğiz. Kitap ve sünnet ne dedi, ne gösterdiyse öylece alıp inanacağız. Eğer öyle değil de kendi inancımıza delil bulmak için onlara müracaat edersek, o zaman Allah koru*sun inancımıza ters düşen âyet ve hadisleri inkâr edeceğiz veya tevil edeceğiz demektir. Veya; Ey kitap! Bizi bir zahmet şuna götür! Bize şunlardan söz et! Biz filan filan kitaplardan inancımızı, itikadımızı, düşüncemizi belirledik, sen de bir zahmet onları onaylayıver diye müracaat etmeyeceğiz.

    Konu Ene-Zerre tarafından (16.02.09 Saat 17:26 ) değiştirilmiştir.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Portakal, Misk ve Kur’ân


    Hadis-i Şerif'te Ümmetimin sevablarının çoğu kıyamet gününde kuran okumaktan dolayı olacak buyuruluyor.




    Sıcacık, insanı rahatlatan turuncu bir rengi vardır. Parlak kabuğu ve yuvarlak şekliyle gerçek bir güneşi andırır. İçi keseciklerle dolu beyaz kabukla kaplı, etli, sulu, tatlı bir meyvedir. En önemlisi de Allah ona özel kokulu bir yağ vermiştir. Nerede onu soysan, kabuklarını çıkarsan bulunduğu yeri, her fıtratın hoşlanacağı bir koku kaplar. Evet, tadı gibi kokusu da güzel olan portakaldan bahsediyoruz…

    Hayatın her aşaması için örnek olan ve bütün mahlûkattan misâller veren, mahlûkatın lisânından en iyi anlayan beşer olan Peygamber-i zîşan Efendimiz (asm) bize portakaldan misâller vererek, portakc kal ile Kur’ân okuyan mü’min arasında çok mânâlı ve hoş bir ilişki kuruyor ve buyuruyor ki: “Kur’ân okuyan mü’minin misâli portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misâli hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur.” 1
    Günlük hayatımızda ne kadar Kur’ân okuyoruz, O nu ne kadar anlıyoruz acaba? Bu hadîsi okuduğumda portakala olan ilgimin arttığını itiraf etmeliyim. Zira bu hadis bana hep, Kur’ân okumadaki eksikliğimi hatırlatmış ve Kur’ân okuma şevkimi arttırmıştır. Özellikle de insanın kendi hânesinde daha fazla zaman geçirdiği ve ibâdetlerine zaman ayırabileceği kış aylarında, yazın rehâvetinden kurtulup, kışın îkaz edici, insanı kendine getirici soğuklarında Kur’ân’a olan iştiyâkım bu hadîsin feyziyle ziyâdeleşir.
    Önce, abdestli olmak, temizlenmek, takke ve misvak sünnetlerini kullanmak gibi ön hazırlıkları vardır Kur’ân okumanın. Sonra “Bismillâh” ile mümkünse anlayarak tane tane okumaya başlarsınız “Oku da bitsin!” demeden. Zirâ O, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kitâbıdır. Bedîüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi: “İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası”dır. “İsm-i Âzam’dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiştir o. “Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmı”dır. “Hem büttün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermânı”dır. “Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitap”tır Kur’ân. “Hem Rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâleme”dir. “Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i ezeliye”dir. 2

    İşte Kur’ân, kendisini anlayana, kendisi ile yaşayana ve kendisini yaşatana her cihetle rahmet olur. Onu okuyan bir misk gibi güzel, manevî râyihalar yayar. Resûl-i Kibriya Efendimiz (asm) bu mesele ile ilgili her mü’mine şu tembihte bulunuyor: “Kur’ân’ı öğrenin ve onu okuyun! Kur’ân-ı Kerîm’in, onu öğrenip okuyan ve onunla amel eden kimse için durumunu, içi ağzına kadar misk dolu bir kutuya benzetebiliriz. Bu her tarafa koku neşreder. Kur’ân’ı öğrendiği halde, ezberinde olmasına rağmen okumayıp yatan kimse de ağzı sıkıca bağlanmış, hiç koku neşretmeyen misk kabı gibidir.”3


    Başta kendi nefsimiz olmak üzere, bütün Müslümanların kendilerini portakal benzeri ve dışı rahmet râyihaları ile kokan, gittikleri yerlere ferahlık ve rahmet getiren birer misk dolu kutucuklar haline getirmeleri duâsıyla…

    Sıcacık, insanı rahatlatan turuncu bir rengi vardır. Parlak kabuğu ve yuvarlak şekliyle gerçek bir güneşi andırır. İçi keseciklerle dolu beyaz kabukla kaplı, etli, sulu, tatlı bir meyvedir. En önemlisi de Allah ona özel kokulu bir yağ vermiştir. Nerede onu soysan, kabuklarını çıkarsan bulunduğu yeri, her fıtratın hoşlanacağı bir koku kaplar. Evet, tadı gibi kokusu da güzel olan portakaldan bahsediyoruz…

    Hayatın her aşaması için örnek olan ve bütün mahlûkattan misâller veren, mahlûkatın lisânından en iyi anlayan beşer olan Peygamber-i zîşan Efendimiz (asm) bize portakaldan misâller vererek, portakc kal ile Kur’ân okuyan mü’min arasında çok mânâlı ve hoş bir ilişki kuruyor ve buyuruyor ki: “Kur’ân okuyan mü’minin misâli portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misâli hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur.” 1
    Günlük hayatımızda ne kadar Kur’ân okuyoruz, O nu ne kadar anlıyoruz acaba? Bu hadîsi okuduğumda portakala olan ilgimin arttığını itiraf etmeliyim. Zira bu hadis bana hep, Kur’ân okumadaki eksikliğimi hatırlatmış ve Kur’ân okuma şevkimi arttırmıştır. Özellikle de insanın kendi hânesinde daha fazla zaman geçirdiği ve ibâdetlerine zaman ayırabileceği kış aylarında, yazın rehâvetinden kurtulup, kışın îkaz edici, insanı kendine getirici soğuklarında Kur’ân’a olan iştiyâkım bu hadîsin feyziyle ziyâdeleşir.
    Önce, abdestli olmak, temizlenmek, takke ve misvak sünnetlerini kullanmak gibi ön hazırlıkları vardır Kur’ân okumanın. Sonra “Bismillâh” ile mümkünse anlayarak tane tane okumaya başlarsınız “Oku da bitsin!” demeden. Zirâ O, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kitâbıdır. Bedîüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi: “İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası”dır. “İsm-i Âzam’dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiştir o. “Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmı”dır. “Hem büttün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermânı”dır. “Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitap”tır Kur’ân. “Hem Rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâleme”dir. “Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i ezeliye”dir. 2

    İşte Kur’ân, kendisini anlayana, kendisi ile yaşayana ve kendisini yaşatana her cihetle rahmet olur. Onu okuyan bir misk gibi güzel, manevî râyihalar yayar. Resûl-i Kibriya Efendimiz (asm) bu mesele ile ilgili her mü’mine şu tembihte bulunuyor: “Kur’ân’ı öğrenin ve onu okuyun! Kur’ân-ı Kerîm’in, onu öğrenip okuyan ve onunla amel eden kimse için durumunu, içi ağzına kadar misk dolu bir kutuya benzetebiliriz. Bu her tarafa koku neşreder. Kur’ân’ı öğrendiği halde, ezberinde olmasına rağmen okumayıp yatan kimse de ağzı sıkıca bağlanmış, hiç koku neşretmeyen misk kabı gibidir.”3

    Kış ayları içerisindeyiz… Gelin uzun kış geceleri geçmeden kendimize bir program yapalım. Günlük hayatımızda okuyacağımız ve anlamaya çalışacağımız bir miktar Kur’ân olsun hep! Kur’ân saatlerimiz, Kur’ân günlerimiz olsun! Hem okuyalım, hem mânâsını bilelim hem de tefsirini mütâlaa edelim. Birkaç satır da olsa, ama her gün düzenli ve ciddiyetle…
    Başta kendi nefsimiz olmak üzere, bütün Müslümanların kendilerini portakal benzeri ve dışı rahmet râyihaları ile kokan, gittikleri yerlere ferahlık ve rahmet getiren birer misk dolu kutucuklar haline getirmeleri duâsıyla…
    Konu muhibbülkurra tarafından (13.02.09 Saat 15:04 ) değiştirilmiştir.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Peygamberimiz, Mi’râc’da, Birkaç Dakikada Binler Sene Mesafeyi Nasıl Aldı?
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.07.09, 07:14
  2. ‘Allah’ın Kılıcı’ Nasıl Olunur?
    By HakanBa in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.05.09, 16:32
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.12.08, 13:39
  4. Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 22.11.08, 19:52

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0