Konu Kapatılmıştır
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Vahiy ve Hüküm

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Vahiy ve Hüküm

    Süleyman KÖSMENE

    Vahiy ve hüküm


    Mustafa Bey: “Biz iki çeşit sünnet vardır diye biliyoruz: Sünnet-i Müekkede, Sünnet-i Gayr-i Müekkede. Oysa On Birinci Lem’anın Altıncı Nüktesinde ‘Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var: Bir kısmı vaciptir; terk edilmez’ deniyor. Vacipler sünnet midir? Bu konuyu açıklar mısınız?”

    İslâm Dininin kaynağı Peygamber Efendimiz’dir (asm). Yani mensubu bulunmakla şeref duyduğumuz İslâm dini, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sözlerinden, fiillerinden ve hallerinden çıkmıştır. Farzlar da, vacipler de, sünnetler de O’nun sözlerine, fiillerine ve hallerine dayanır. Şöyle ki: Vahiy, bütün insanlık adına, Peygamber Efendimiz’in (asm) şahsına iniyor. Peygamber Efendimiz (asm) kendisine inen vahyi alıyor, emiyor; vahyi, fiilleriyle, sözleriyle ve halleriyle bütünleştiriyor. Vahyi önce kendisi tamamen uyguluyor ve uygulamalı biçimde insanlığa tebliğ ediyor.

    Böylece hiçbir vahiy emri nazariyede kalmamış; bütün emirler ilk ve mükemmel olarak Peygamber Efendimiz (asm) tarafından uygulanmış, hemen ardından sahabeler tarafından uygulanmış, hemen ardından takip eden sair nesiller tarafından uygulanmıştır.

    Sahabelerden sonraki ilk şerefli nesil (mezhep imamları), uygulama alanında bulunan bütün vahiy emirlerini almış; farz, vacip ve sünnet olarak sınıflara ayırmıştır. Mezheplerin sınıflandırmasında “sünnet” her ne kadar kendisine dar bir terim mânâsı alarak, Peygamber Efendimiz’in (asm) nafile olarak yapageldiği davranışlarla sınırlandırılmış ve bu hâliyle farz ve vacipten soyutlanmışsa da; Bediüzzaman’ın dilinde “sünnet” ifadesi, “İlâhî yol / Peygamber yolu” mânâsında farzları ve vacipleri de kapsamaktadır. (Hiç şüphesiz mezheplerin, İlâhî emirlerin derecelerini belirlemek için Peygamber Efendimiz’in (asm) nafile olarak yaptığı davranışlara sünnet, mecburî bir Allah emri olarak yaptığı davranışlara da farz veya vacip diyerek; ümmete emir değerleri tesbit edilmiş bir din bırakmaları bakımından sarf ettikleri olağan üstü gayretin değeri tartışılamaz. Bediüzzaman bu bakımdan mezhepleri takdir eder. Bu ayrı bir konudur.)

    Bediüzzaman, “Peygamber Efendimiz’in (asm) birer Allah emri olarak uygulaya geldiği davranışları” mânâsında algıladığı sünnet-i seniyyeyi üç kısımda incelemiştir: 1- Farzlar ve vacipler, 2- Nafileler, 3- Peygamber Efendimiz’in (asm) sair amelleri, güzel âdet ve davranışları.

    Sünnet-i Seniyyenin farz ve vacip kısmına uyma mecburiyeti vardır. Terkinde azap ve ceza vardır. Herkes bu kısma uymakla yükümlüdür.1 Çünkü bu kısım muhkemâttır. Yani dinin sağlam kaleleri ve temel direkleri hükmündedirler. Namaz gibi, Ramazan orucu gibi, zengin olan için zekât gibi, hac gibi emirler bu nev'îdendirler. Bu emirler hiçbir şekilde değişmez ve değiştirilemezler.2

    Burada, bir Allah emri olarak uymakla yükümlü bulunduğumuz farzlar ve vacipler, İlâhî yolun “zorunlu uyulmayı gerektiren” emirleri olarak Peygamber Efendimiz’in (asm) fiillerinden alındığı için sünnet çerçevesinde incelenmiştir. Fakat bu tür sünnetler, hiç şüphesiz, mezheplerin tesbit ettikleri şekilde hüküm olarak farz veya vaciptirler. Sünnet-i müekkede ve sünnet-i gayr-i müekkede olarak bilinen sünnetler ise, dereceleri farklı farklı da olsa (sünnet-i müekkede daha kuvvetli olmakla beraber), hükmen nafile nev'înden olan sünnetlerdendir.

    Dipnotlar:

    1- Lem’alar, s. 64 (11. Lem’a, 11. Nükte)

    2- Lem’alar, s. 58 (11. Lem’a, 6. Nükte)

    17.12.2008 Çarşamba

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Hz. İbrahim’in imtihanı




    İstanbul’dan okuyucumuz: “İbrahim Aleyhisselâmın ateşe atılması meselesini Bediüzzaman nasıl yorumluyor? Hazret-i İbrâhim’in (as) atıldığı ateş soğuk olsaydı buz olacaktı; selâmetli olduğu için suya dönüşmüş deniyor; doğru mu?”

    Hazret-i İbrahim (as), Nemrut ve adamları karşısında dimdik bir duruş sergilemişti. Onlara, yapa yalnız olmasına rağmen, inandığı doğruları apaçık, dosdoğru, eğip bükmeden, kırılıp dökülmeden söyledi. Ama onlar yola gelecek cinsten değillerdi. Gözlerini zulüm ve ölüm bürümüştü. Hazret-i İbrahim’e (as) tahammülleri kalmamıştı. Vücudunu ateşte yakarak ortadan kaldırmaya karar verdiler. Büyük bir hazırlığa giriştiler. Bir ay boyunca odun topladılar, dağ gibi yığdılar. Ateşi gören hâkim bir noktaya da mancınık kurdular.
    Bu esnada melekler, “Ya Rabbi, Senin dostun ateşe atılıyor! Bize izin ver de yardım edelim!” diye yalvarıyorlardı. Hazret-i İbrahim (as) ise, yalnızca Allah’a güveniyor, “Hasbünallâhi ve ni’me’l-vekîl” (Bize Allah yeter! O ne güzel Vekil’dir!) diyordu.
    Ateşler yakıldı, odunlar tutuşturuldu. Azgın alevler ortalığı kasıp kavurmaya başlamıştı. Hazret-i İbrahim (as) mancınığın üzerinde ateşin gökleri tutan alevleri ortasına bırakılıverdi.
    Oysa ateş, Allah’ın, “Ey ateş! İbrahim üzerine soğuk ve selâmetli ol!”1 emrine muhatap olmuş; sinesini bir ana kucağı gibi açmış ve Hazret-i İbrahim’in (as) sinesine inişini bekliyordu. Hazret-i İbrahim (as) kucağına düştüğünde ise ateş artık serin ve selâmetli bir hâl almış bulunuyordu. Ateş, duyarlıydı; Allah’ın emrini kaşla göz arasında derhal algılamış ve boyun eğmişti. Ateş, Allah’a itaatkârdı; emirle hareket ettiğini bütün cihâna göstermişti.
    Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, ateşin bu hâlini üç latif işaretle tefsir eder:
    Birincisi: Diğer maddeler ve sebepler gibi, ateş de kendi keyfiyle değil; emir altında hareket ediyor ki, ona “Yakma!” diye emrediliyor, o da yakmıyor. Emre boyun eğiyor.
    İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, “bürûdetiyle”, yani “soğukluğuyla” yakıyor. Cenâb-ı Hak sıcaklığı ile yakan ateşe “kûnî berden”, yani “soğuk ol!” diye emrediyor. Fakat hemen ardından, soğukluğu ile yakan ateşe de “selâmen” diye emrediyor ki, soğukluk da yakıcı bir tesir göstermesin ve ateş hem sıcak özelliğinden, hem soğuk niteliğinden arınsın ve “selâmetli” (esenlikli) olsun. Öyle ki tefsirlere göre, “selâmen” emri olmasaydı ateş soğukluğu ile yakacaktı.
    Ateşin “soğukluk” mertebesi hem ateştir, hem “berddir”, yani soğuktur. Ateşin “nâr-ı beyzâ” (beyaz ateş) denilen bu derecesi, sıcaklığı etrafına yaymıyor; etrafındaki sıcaklığı kendisine çekiyor, yani sıcaklığı emiyor. Meselâ, suyu donduran şey, işte böyle soğuk ateştir; suyu soğukluğu ile yakıp donduruyor. Yine meselâ kıştaki “zemherîr”, soğukluğu ile yakan bir ateş nev'îdir. Ateşin bütün derecelerine sahip olan Cehennem içinde de, “zemherîr” derecesi vardır.
    Üçüncüsü: Nasıl ki Cehennem ateşine karşı “eman” ve kurtuluş verecek “iman” gibi bir mânevî madde ve “İslâmiyet” gibi bir zırh var ise, dünyevî ateşten de kurtaracak bir maddî madde vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hakîm’dir, bu dünya ise hikmet yurdudur. Nitekim ateşin, Hazret-i İbrahim’in (as) ne cismini, ne gömleğini yakmayışı bize bir kapı açıyor. Bu haberin işaretiyle bu âyet mânen diyor ki: “Ey İbrahim Milleti! Siz de İbrahim gibi olunuz. Tâ ki, gömlekleriniz ateşe karşı hem dünyada, hem âhirette bir zırh olsun. Ruhunuzdaki iman, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; dünya ateşine karşı da zırh olabilecek bir madde yer altında vardır. Cenâb-ı Hak sizin için hazırlamıştır. Arayınız, çıkarınız ve giyiniz.”
    İşte, insanlığın şu son asırda keşfettiği ateşe dayanıklı “amyant gömlekler” bu âyetin işaretinden bir sır taşıyor. İnsanlık, Kur’ân’ın işaret ettiği gibi, ateşe dayanıklı gömleği dünyada bulmuş ve giymiştir. İnsanlığın dünyevî basiretini kucaklayan Kur’ân istiyor ki, insanoğlu aynı basiretle Cehennem ateşine dayanıklı olan “iman elbisesini” de elde etsin ve kendisini âhiret ateşinden de uzak tutsun.2
    Bedîüzzaman Hazretleri, yazın şiddetli sıcağında nazik bitki yapraklarının havada aylarca esenlik içinde kalmasını ve yanmaktan korunmasını da bu âyetle irtibatlandırır. Nazenin yaprakların, ateş saçan hararete ve kavurucu sıcaklara karşı, İbrahim Aleyhisselâm’ın birer âzâsı gibi “Yâ nâru kûnî berden ve selâmâ” yani “Ey Ateş, serin ve selâmetli ol!” âyetini okuduklarını, bu İlâhî emrin tasarrufuyla güneşin yakıcı hararetinden korunduklarını beyan eder.3

    Dipnotlar:
    1- Enbiyâ Sûresi, 21/69, 2- Sözler, s. 237, 3- Sözler, s. 13

    25.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  3. #3
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Hoşgeldin ya Resûlallah!




    Hoşgeldin ya Resûlallah; aramıza, evimize, gönlümüze hoş geldin. Dünyamıza, çağımıza, bağımıza hoş geldin! Bir nur halesi gibi ezelden beri yürüyüp geldin; kâinatı şenlendirdin, varlıkları bereketlendirdin, kavimleri feyizlendirdin, ümmetini nurlandırdın, günahkârları umutlandırdın!
    Çünkü sen kâinatın baş tacısın, mevcudatın sebebisin, insanların efendisisin!
    Çünkü sen öyle bir nursun ki, kâinat kitabının kâtibinin kaleminin mürekkebisin. Sen âlemin hem çekirdeği, hem meyvesisin! Sen mevcudâtın ruhusun, kâinatın vicdanısın, dünyanın aklısın!
    Biz sana gelemedik ya Resûlallah. Ama sen bize hep geldin. Hep geleceksin. Bize gelmekten hiç bıkmadın, bıkmayacaksın. Nitekim Kur’ân seni bize, “Sizden birisi… Size çok düşkün, çok şefkatli ve çok merhametli” diye tanıtıyor.
    Ya Resûlallah! Ne esef vericidir ki, biz, sana düşkün olamadık! Biz, seni bilemedik! Biz, sana gelemedik!
    Bizim yüzümüz yok sana gelmeye! Biz haddimizi çok aştık çünkü!
    Biz kendi nefsimize düştük! Biz kendi kuyumuza düştük!
    Bizim yüzümüz olmasa da, sen dünya dolusu rahmetle geldin!
    Biz günahkâr olduk; sen müjdeyle geldin.
    Biz isyankâr olduk; sen afla geldin.
    Biz zulümkâr olduk; sen mürüvvetle geldin!
    Bin dört yüz otuz yedi yıldan beri ufkumuz aydınlık bizim artık Elhamdülillah. Karanlık mecâzî oldu, aydınlık hakîkat artık. O gün bu gündür karanlık geçici, aydınlık ebedî; karanlık yüzeysel, aydınlık özde; karanlık hayâlî, aydınlık gerçek. Hakîkat güneşi bütün kâinâtın semâsında bu gün. Her taraf nurlu, her taraf aydınlık.
    Ya Resulallah! Senin kutlu ismin ve getirdiğin nûr doğudan batıya her yere ulaştı, her yeri zaptetti bugün. Devir senin devrin, zaman senin zamanın. Çağa hâkim olan sensin. Dünyayı elinde tutan sensin. İnsanlığı ayakta tutan sensin.
    Bu gece Senin (asm) doğumunun 1438. şerefli yılı. Senin (asm) aramıza, kalbimize, dünyamıza gelişini bir kez daha tebrik ediyoruz ya Resulallah. Sana (asm) ve Senin âl ve ashabına kâinâtın zerreleri sayısınca salât ve selâm olsun.
    1438 sene önce bugün, kâinât ve kâinâtın her bir zerresi görülmemiş bir sevince gark oldu. Karanlıklar bir anda nûrla yırtıldı, doğudan batıya her yer nûrla doldu. Putlar devrildi. Bin yıldan beri yanan Mecûsî ateşi söndü. Kutsanan Save Gölü bir anda kurudu. İrân’da Kisrâ’nın sarayının on dört sütunu çatır çatır yıkıldı. Gökten bir yıldız doğdu ve yıldızlar salkım saçak yere doğru eğildiler.
    O an, kâinâta şân ve şeref veren Kâinâtın Efendisi ve dünyanın ve âhiretin Güneşi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dünyaya teşrif buyurdu.
    Bu gece Mevlid Kandili.
    Bu gece, Peygamber Efendimiz’e (asm) bîatımızı yenilemeli, onu salât ve selâmlarla çok anmalıyız. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin” 1 âyeti gereğince Peygamber Efendimiz’in (asm) sünnetine göre yaşama azmimizi ve aşkımızı canlandırmalı, yaptığımız duâ ve zikirlerle, ömrümüzün son nefesine kadar yaşama niyetinde olduğumuz sünnet-i seniyye ile hem Allah’ın rızâsına, hem de Resûlullah’ın (asm) şefaatine mazhar olmaya çalışmalıyız.
    Mevlid Kandilinizi tebrik ederim.

    Dipnot:
    1- Âl-i İmrân Sûresi: 31

    08.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Hazret-i Eyyüb (as)




    İstanbul’dan okuyucumuz: “Bazıları Eyyüb Aleyhisselâmın yaralarından dökülen kurtları alıp tekrar yaralarının üzerine koyduğunu ve yaralarının etrafa kötü kokular yaydığını, bundan dolayı insanlardan uzak bir yerde mağarada yaşamaya mecbur kaldığından bahsediyorlar. Bazıları da Hz. Eyyüb’ün hastalığının zannedildiği gibi dıştan olmadığını iddiâ ediyor. Böyle yorumların aslı ve kaynağı var mıdır? Üstad Hazretleri, 2. Lem’a’da Eyyüb Aleyhisselâm ile ilgili kıssanın hülâsasında Hazret-i Eyyüb’ün yaralarından tevellüd eden kurtların kalbine ve diline iliştiklerinden bahsediyor ve birinci nüktenin başında da ‘zahiri yara hastalıklarının mukabili’ cümlesinde de yaralarının dıştan göründüğünü ima ediyor. Bundan yola çıkarak, bizler Üstad Hazretlerinin görüşlerini esas aldığımıza göre, bu bölümü nasıl anlamalı ve anlatmalıyız?”

    Ne ifrat ile, ne tefrit ile!
    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın bir İlâhî hediye olarak kabul buyurduğu ve baş tacı yaptığı, Bediüzzaman Hazretlerinin “menfi ibadet”1 olarak nitelediği hastalığını kavramaya çalışırken, yaralarından kurtların döküldüğü, kurtları alıp alıp tekrar yarasının üzerine koyduğu, yarasının etrafa kötü kokular yaydığı… v.b. ilâvelerle meşgul olmaya hiç gerek yok. Bu ilâvelerden etrafa kötü uydurma kokuları yayıldığı açık.
    Fakat Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmı maddî hastalıktan tenzih etmeye de gerek yok. Her şeyden önce;
    1- O bir melek değil, bir beşerdir, bir insandır. Biz biliyoruz ki, Peygamberlerin, insanlığın çektiği her türlü cefayı çekmeleri, kendilerinin kâmil rehber olduklarının alâmetidir. İnsanoğlunun başına gelen hiçbir belâ yoktur ki, Peygamberlerin de başına gelmemiş olsun! Peygamber Efendimizin (asm) Taif’te taşlanması, üzerinde peygamber sıfatı varken hor ve hakir görülmesi, mübarek ayaklarının kan içinde kalması ve yaşadığı çaresizlik daha az bir belâ mıydı? Hazret-i İsa Aleyhisselâmın Yahudi milletinden gördüğü hakaretler ve eziyetler daha az bir belâ mıydı?
    2- Her türlü dünya belâsı birer menfi ibadettir! Öyle değil mi? Üstad Said Nursî Hazretleri menfi ibadetin daha halis ve daha makbule şayan olduğunu bildiriyor.2 O halde peygamberleri ibadetin her türünün tebliğcisi bilip, menfî türünü yakıştırmamak olacak şey mi? Bu bir ibadettir! Etrafa kötü koku yayan şansız ve bahtsız bir olay değil! Peygamberler ibadetlerin her türlüsünü yapıp yaşayarak insanoğluna rehber olduklarına göre, menfî ibadet de yapmaları onların şanındandır, şerefindendir, onlara yakışan budur.
    3- Peygamberlerin vazifeleri tebliğ olduğuna göre, menfî ibadet ve menfî ibadet üzerinde gösterilecek sabır “lâfla” değil, ancak böyle “hâl ile” tebliğ edilir!
    4- Yaranın zahiri olması, yaranın bedende olması demektir. Yani bu düpedüz maddî hastalıktır. Peygamberler Tarihi kitabında bahsettiğiniz açıklamada da geçtiği üzere, bu hastalığın dıştan görünmesi elbette şart değildir. Yani hastalığın iç bünyede olması, dile ve kalbe kadar ulaşması zahiri olması ile çelişmez. “Bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklar” da vücudun içinde beliren yaralar değil, ruhta ve kalpte yaralar açan “işlediğimiz her bir günah”tır.3

    Dipnotlar:
    1- Lem’alar, s. 16.
    2- Lem’alar, s. 216. 3- Lem’alar, s. 14.

    10.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kıyamet haberleri - 1




    İsveç’ten okuyucumuz: “Kıyamet nasıl kopacak? Merak ediyorum; koptuğu zaman ve hemen sonrasında neler olacaktır?”

    Her canlı nasıl doğuyor, büyüyor ve ölüyor ise; kâinatın da doğumu, genişlemesi ve ölümü elbette söz konusudur. Kıyâmetin kopma emrine muhatap olması ve gerekli emirleri uygulaması için Cenâb-ı Hakk’ın “İsrâfil” isimli büyük meleği görevlendirdiğini biliyoruz. Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Sûr sahibi İsrâfîl sûr’u ağzına koymuş, kulağını da Allah’ın emrine açmış; ne zaman üflemekle emrolunsa derhal üfleyecek halde beklerken ben nasıl sevinebilirim?” Bu söz Ashab-ı Kirâma çok ağır gelince, Peygamber Efendimiz (asm): “‘Hasbünallahü ve ni’me’l-Vekîl’ deyiniz” buyurdu.1 Demek, o büyük dehşetin korkusundan kurtulmak için, Allah’a sığınmaktan başka çâremiz kalmaz.
    Kur’ân, kıyâmetin kopuşu ile ilgili en yoğun haberlerin kaynağıdır. Kur’ân’ı dinleyelim:
    1- Kıyâmetin ne zaman kopacağını Allah bilir: “Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: ‘Ona dâir bilgi ancak Rabbimin katındadır. Ondan başkası Onun vaktini açıklayamaz. Kıyâmet, gökler ve yer için çok büyük bir olaydır! Size ansızın geliverir.”2
    * “İnsanlar sana kıyâmetin vaktini soruyorlar. De ki: ‘Ona dâir bilgi Allah katındadır.’ Nereden bileceksin? O çok yakındadır.”3
    2- Kıyâmetin kopuşu dehşetlidir: “Ey İnsanlar! Rabbinizden korkun! Kıyâmet Gününün zelzelesi pek büyük bir şeydir! Onu gördüğünüz an, her bir emzikli kadın emzirdiğini unutur. Her bir hâmile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün. Hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Lâkin Allah’ın azabı şiddetlidir.”4
    3- Kıyâmetin kopuşu ile yeryüzü ve gökyüzü dağılacaktır; o gün yalanlanamaz: “Size vaad olunan muhakkak gerçekleşecektir. Yıldızlar karardığında, gökler yarıldığında, dağlar dağıldığında, Peygamberler ümmetleri hakkında şâhitlik etmeye çağırıldığında; bu şahitlik hangi güne bırakıldı? Hüküm gününe. Hüküm gününün ne olduğunu bilir misin? Yazıklar olsun o günü yalanlayanlara!”5
    * “Sûr’a bir defa üfürüldüğünde, yeryüzü ve dağlar yerinden kaldırılır, birbirine defalarca çarpmakla darmadağın edilir. İşte o zaman olan olmuştur. Gök yarılmış, intizamından çıkmıştır.”6
    4- Kıyâmet gününde insan ancak Rabbine sığınır:
    * “‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ derler. Gözler kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman. İşte o gün insan, ‘Kaçacak yer neresi?’ der. Hayır; sığınılacak hiçbir yer yoktur. O gün varılacak yer, ancak Rabbinin huzurudur. Yaptığı ve yapmayıp geri bıraktığı her şey o gün insana bildirilir.”7
    5- Kıyâmet, Sûr’un birinci defa üflenmesiyle kopar, her canlı dehşete kapılır: “Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde olan herkes dehşetle korkar. Hepsi de boyunlarını bükerek O'nun huzuruna gelirler.”8
    6- Sûr’un ikinci defa üflenmesiyle her canlı ölür:
    * “Sûr üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.”9
    7- Sûr üçüncü kez üfürüldüğünde ise, bütün insanlar dirilir: “Sonra bir daha sûr üfürülür. Ve onlar kabirlerinden kalkıp bakışırlar. Yer, Rabbinin nûruyla aydınlanır. Levh-i Mahfuz açılır. Peygamberler ve şâhitler getirilir. Sonra aralarında hak ve adâletle hükmolunur. Haksızlığa uğratılmazlar.”10
    * “Ve sûr üflenir. Onlar kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzuruna koşarlar. ‘Eyvah bize!’ derler. ‘Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? İşte Rahmân’ın vaadi bu. Meğer Peygamberler doğru söylemişler.’ İşte tek bir sestir ki, hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler. O gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz. Ancak işlediklerinizin karşılıklarını görürsünüz.”11
    * “Muhakkaktır ki, kıyâmet günü mutlaka gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Ve Allah kabirde yatanları diriltecektir.”12
    Kıyâmetle ilgili olup bitenlerden bâkî ruhların da derecelerine göre hissedâr olacaklarını belirten Bedîüzzaman Hazretleri, bunu kahır ve celâl tecellîlerinden meleklerin müteessir olmalarına benzetir. Üstad Bedîüzzaman’a göre, nasıl ki sıcak bir yerde bulunan insan, dışarıda kar ve tipi altında titreyenleri gördükçe akıl ve vicdan itibariyle üzülürse; tamamen şuur sahibi olan bâkî ruhlar da kâinâtla birebir ilgili olduklarından kâinâtın büyük olayı olan kıyâmetin kopuşundan derecelerine göre etkilenirler. Azap ehli ise korku içinde, acı ve elem duyarak; saadet ehli ise, hayret ve heybet içinde, şaşkınlıkla ve birbirine müjdeleyerek kıyâmetin kopuşunu hissederler. Çünkü Kur’ân, kıyâmetle ilgili haberlerinde “Göreceksiniz!” diyor. Oysa dünyevî cisimleriyle kıyâmeti görenler ancak o saate yetişenlerdir. Öyleyse kabirde cesetleri çürümüş olsa bile bütün ruhlar kıyâmetin kopuşunu göreceklerdir.13
    Yarın İnşaallah devam edelim.


    Dipnot:

    1- Rıyâz’us-Sâlihîn, 408; 2- A’râf Sûresi, 7/187; 3- Ahzâb Sûresi, 33/63; 4- Hac Sûresi, 22/1,2; 5- Mürselât Sûresi, 77/7-15; 6- Hâkka Sûresi, 69/13-15; 7- Kıyâmet Sûresi, 75/6-13; 8- Neml Sûresi, 27/87; 9- Zümer Sûresi, 39/68; 10- Zümer Sûresi, 39/68, 69; 11- Yâsîn Sûresi, 36/51-54; 12- Hac Sûresi, 22/7; 13- Mektûbât, s. 61, 62.

    15.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kıyamet haberleri - 2




    İsveç’ten okuyucumuz: “Kıyâmeti ve daha sonra gelecek ebedî saadeti inanmayanlara nasıl ispat ve izah ederiz?”

    Nesillerin îmânını sorularla çalan bir asırda Kur’ân’a dayalı her haberi ve her hakîkatı delilleriyle ispat eden Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, Kur’ân’a ait olan Kıyâmetin kopması, yeni bir âlemin yaratılması ve ebedî saadetin verileceği ile ilgili haberleri bütün sıcaklığı ve ilginçliği ile kuvvetli sorular ve cevaplarla inanç dünyamıza taşır.
    Bedîüzzaman’a göre bir padişahın, sarayını veya şehrini yıkıp yeniden yapması söz konusu olunca ister istemez altı önemli soru gündeme gelir.
    1- Niçin yıkacak? Buna sebep ve gerekçe var mıdır?
    Eğer padişahın sarayı yıkmasının bir ihtiyaç olduğu, buna şiddetli bir sebep ve gerek bulunduğu ispat edilirse, şöyle bir soru daha gündeme gelir:
    2- Bunu yıkıp yeniden yapacak derecede pâdişahın gücü-kudreti var mıdır? Bunu yapabilir mi?
    Eğer padişahın muktedir olduğu, güç ve kuvvetinin eksiksiz bulunduğu, dilediği anda sarayını veya şehrini yıkabileceği ve yeniden kurabileceği ispat edilirse, şöyle bir soru daha sormak lâzım gelir:
    3- Bu sarayın veya şehrin yıkılması mümkün müdür?
    Eğer bu sarayın yıkılması ve şehrin dağıtılması ve parçalanması imkân dâhilinde bir iş olduğu, padişahın gücü açısından bunun kolay bulunduğu ispat edilirse, şöyle bir soru daha kapımızı çalar:
    4- Bu saray veya şehir gerçekten yıkılacak mıdır? Padişahın gerçekten böyle bir niyeti, plânı ve projesi var mıdır?
    Eğer, padişahın bu sarayı veya şehri gerçekten yıkacağı, buna ciddî olarak niyeti bulunduğu, bunu plân ve proje kapsamına aldığı ispat edilirse, şöyle bir soru daha sormak gerekir:
    5- Peki bu sarayın veya bu şehrin yıkıldıktan sonra yeniden yapılması, ikame edilmesi, kurulması, onarılması ve düzeltilmesi mümkün müdür? Yıkmak kolay olabilir ama, yapmak da imkân dahilinde midir?
    Eğer sarayın veya şehrin yıkıldıktan sonra yeniden yapılması ve hattâ eskisinden daha güzel ve daha donanımlı biçimde inşâ edilmesine imkân bulunduğu ispat edilirse, şöyle bir soru daha sorulur:
    6- Yeni bir saray gerçekten yapılacak mıdır? Yeni bir şehir hakîkaten kurulacak mıdır? Saray ve şehir sahibinin gerçekten böyle bir niyeti, plânı ve projesi var mıdır?
    Eğer bu sorulara “evet” cevabı verilerek ispat edilirse; bu defa hiç şüphe yok ki, bu saray ve şehir padişahın emriyle yıkılacak, bozulacak, dağıtılacak; sonra yeniden daha güzel, daha alımlı, daha muhteşem ve daha câzibedâr biçimde yapılacak, onarılacak, tâmir edilecek ve yeniden hayat sahiplerine ve insanlara mesken kılınacaktır.1 Üstad Hazretleri bu çok sorulu ve cevaplı girişten sonra bu dünya sarayının ve kâinât şehrinin tahrip ve tamir edilmesinin şiddetli gerekçesi bulunduğunu, bunu yapacak ustanın muktedir olduğunu; bu tahrip ve tâmir işinin imkân dâhilinde bulunduğunu ve bu imkânın da gerçekleşeceğini izah ve ispat eder. Ebedî saadete gerekçe vardır. Bu saadeti verecek olan Allah (cc), muktedirdir. Âlemin harap olması, yıkılması ve dünyanın ölmesi imkân dâhilindedir. Bu imkân gerçekleşecektir.
    Hem sonra; yeniden âlemi ihya etmek ve insanları haşir meydanında toplamak imkân dâhilindedir. Bu imkân da gerçekleşecektir. Çünkü bunun ciddî gerekçesi vardır. Bu işin ustası da bunu yapacak derecede güçlüdür.
    Yarın inşallah devam edelim.


    Dipnot:
    1- Sözler, s. 476

    16.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  7. #7
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    "Eğer bu sorulara “evet” cevabı verilerek ispat edilirse; bu defa hiç şüphe yok ki, bu saray ve şehir padişahın emriyle yıkılacak, bozulacak, dağıtılacak; sonra yeniden daha güzel, daha alımlı, daha muhteşem ve daha câzibedâr biçimde yapılacak, onarılacak, tâmir edilecek ve yeniden hayat sahiplerine ve insanlara mesken kılınacaktır.1 Üstad Hazretleri bu çok sorulu ve cevaplı girişten sonra bu dünya sarayının ve kâinât şehrinin tahrip ve tamir edilmesinin şiddetli gerekçesi bulunduğunu, bunu yapacak ustanın muktedir olduğunu; bu tahrip ve tâmir işinin imkân dâhilinde bulunduğunu ve bu imkânın da gerçekleşeceğini izah ve ispat eder. Ebedî saadete gerekçe vardır. Bu saadeti verecek olan Allah (cc), muktedirdir. Âlemin harap olması, yıkılması ve dünyanın ölmesi imkân dâhilindedir. Bu imkân gerçekleşecektir. Hem sonra; yeniden âlemi ihya etmek ve insanları haşir meydanında toplamak imkân dâhilindedir. Bu imkân da gerçekleşecektir. Çünkü bunun ciddî gerekçesi vardır. Bu işin ustası da bunu yapacak derecede güçlüdür"*********Amenna ve saddakna....!
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  8. #8
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Ebedî saadetin gerekçeleri




    İsveç’ten okuyucumuz: “Kıyameti ve daha sonra gelecek ebedî saadeti inanmayanlara nasıl ispat ve izah ederiz? Ebedî saadete neden ihtiyaç vardır?”

    (Dünden devam)
    Bedîüzzaman Saîd Nursî, daha sonra ebedî saadetin gerekçesini on maddede nazarlarımıza sunar. Kısaca özetleyelim:
    1- Bedîüzzaman’a göre ebedî sadet olmazsa, bu kâinatta gözden kaçmayan esaslı nizam ve baş döndürücü sistem, yalancı bir şekilden ve hayalî bir gölgeden ibaret kalır. Nizamı nizam eden, sisteme sistem ruhu veren, sistemin hemen arkasından gelecek ebedî saadettir. Öyleyse âlemdeki bu sonsuz düzen ve eşsiz ahenk, ebedî saadetten haber vermektedir.1
    2- Bedîüzzaman meseleye faydalılık cihetinden de bakar. Öyle ki, kâinatta her şeyde tam bir hikmet ve fayda gözüküyor. Her şeyde gözüken bu eksiksiz fayda âhirete dönüktür; ebedî saadetten haber veriyor.
    3- a) Kâinâttaki hadsiz israfsızlık ve hiçbir şeyin gâyesiz olmaması;
    b) Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi yaratırken tercih ettiği en kısa yol, en yakın cihet, en hafif sûret ve en güzel biçim;
    c) Allah’ın her bir şeye en az yüz vazife yüklemesi ve bin meyve ve gâye takması ebedî saadetin geleceğine delildir. Çünkü dönmemek üzere ölüm ve geri gelmemek üzere yok oluş, her şeyi israf eder, her şeyi boş yapar. Kâinâtta böyle dehşetli bir israfa yer yoktur.
    4- Kâinâtta hemen her şeyin her zaman değişmesi, yenilenmesi, tazelenmesi, eski bedenlerin atılması ve ölüme mazhar edilmesi; ölüme benzeyen uykular, kıyâmete benzeyen zelzeleler, sarsıntılar, yıkımlar ve yeniden yapılanmalar büyük Kıyâmetten ve ebedî saadetten haber veriyor.
    5- İnsanın fıtratına yerleştirilmiş sınırsız istidatlar ve hadsiz kabiliyetler, o kâbiliyetlerden doğan sayısız meyiller ve yönelişler, bu meyillerin getirdiği hesapsız emeller, bu emellerin yol açtığı sınırsız fikirler, istekler, arzular, iştihâlar, düşünceler ve duygular şu şehâdet âleminin hemen arkasında bulunan ebedî saadete ellerini uzatmış, gözlerini dikmiş ve o tarafa yönelmiştir. Fıtrat hiçbir zaman yalan söylememiştir. Bu sarsılmaz “ebedî mutluluk meyli” ebedî saadetin varlığına işâret etmektedir.2
    6- Allah’ın hadsiz rahmeti, büyük merhameti ve geniş şefkati, ebedî saadeti haber veriyor. Çünkü nimeti nimet eden nimetin devamlılığıdır. Bu da ebedî saadetle mümkündür. Çünkü bütün nimelerin başı, gâyesi ve neticesi ebedî saadettir. Eğer ölümden sonra âhiret biçiminde yeni bir hayat olmayacaksa, eğer kıyâmetin kopuşundan sonra yeni bir diriliş ve yeni bir âlem söz konusu edilmeyecekse bütün nimetler boş ve boşuna olur. Bütün nimetlerin boş olması ise, kâinâtı kuşatan sonsuz rahmetin varlığına zıttır.
    7- Şu kâinâtta herkese gözüken İlâhî lütuflar, merhametler, ihsanlar ve ikrâmlar hakîkî rahmeti gösterir. Hakîkî rahmet ise ebedî saadeti haber verir.
    8- İnsan uyanık vicdanının fısıltısını dinlese, sonsuz bir mutluluğu ne kadar derinden istediğini işitecektir. Çünkü o vicdana kâinât bile verilse, ebedî mutluluk ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek bu vicdânî cezbe ve fıtrî istek, hakîkî bir gâyenin ve câzibedâr bir hakîkatin çekmesi ve ağır basması ile olur. Bu hakîkat da ebedî saadettir.
    9- Hazret-i Muhammed’in (asm) sözleri ve verdiği haberler ebedî saadetin müjdecisidir. Onun (asm) yaşayışı, hadisleri ve sünneti ebedî saadete karşı birer penceredir. Onun Allah’ın birliğinden başka en büyük dâvâsı haşir ve ebedî saadette düğümlenmiştir.
    10- Kur’ân’ın kesin haberleri de nihâyet ebedî saadetin en hakîkî müjdecisi ve cismânî haşrin anahtarıdır. Nitekim Kur’ân âhiret ve yeniden yaratılış hakkında çok delil sunar. Meselâ: “Kendi yaratılışını unuttu da, bize temsil getirmeye kalktı. “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” dedi. Sen, de ki: “Onu ilk önce kim yaratmış ise tekrar O diriltecek. O her şeyin yaratılışını hakkıyla bilendir”3 âyeti; “Size ne oluyor ki, Allah’ın büyüklüğünü düşünmüyorsunuz? Halbu ki O sizi halden hale sokarak yarattı”4 âyeti; “Rabbin ise, kullarına haksızlık yapacak değildir”5 âyeti ebedî saadeti gösterecek dürbünleri insanoğlunun dikkatine sunmuştur.6
    Dipnot: 1- Sözler, s. 479; 2- Sözler, s. 481; 3- Yâsîn Sûresi, 36/78, 79; 4- Nuh Sûresi, 71/13, 14; 5- Fussilet Sûresi, 41/64; 6- Sözler, s. 482

    17.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. vahiy
    By karolin in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.12.13, 23:48
  2. Hz.Ali'ye Yazdırılan Vahiy..Vahiy Sadece Kur'an'dan İbaret Değil mi?
    By elff in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 80
    Son Mesaj: 14.05.09, 11:24
  3. Arıya vahiy
    By nesai in forum Beyin Fırtınaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07.02.09, 10:05
  4. Kur'an-ı Kerimdeki Hüküm Ayetleri (MP3)
    By mkeskin in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 28.04.08, 22:37

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0