+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 10

Konu: Kur’an’ı Anlayabilmek İçin Arabi Bilmek Şart Mıdır?Arapça Bilmeyenler Anlıyamaz Mı?

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Kur’an’ı Anlayabilmek İçin Arabi Bilmek Şart Mıdır?Arapça Bilmeyenler Anlıyamaz Mı?

    Kur’an’ı anlayabilmek için Arapça bilmek şart mıdır? Arapça bilmeyenler bu kitabı anla­yamazlar mı?

    Bugün bazı Müslümanlar şöyle diyerek kendilerini bu kitabı okuma ve anlama sorumluluğundan kurtarmaya çalışıyorlar: Efendim, ben Arapça bilmiyorum. Böyle bir eğitim almadım, alamadım. Çok is­tedim ama İmam-Hatip ve İlâhiyatta okuyamadım. Bu durumda benim bu Kur’an’ı anlama, kav­rama imkânım yoktur. Siz ısrarla diyorsunuz ki ben müslümanım diyen her­kesin bu kitabı okuma, anlama ve pratik hayatına aktarma mecburiyeti vardır. Peki şimdi anlayamayacağım bir şeyle beni nasıl sorumlu tutarsınız?

    Bir kere bunu ben değil, Allah söylüyor. Allah, ben de müslümanım, benim de bir kitabım var diyen herkese bu kitabını göndermiş ve herkesi bu kitabıyla sorumlu tutmuştur. Binaenaleyh eğer bir itirazınız varsa bunu bana değil, Allah’a yaparsınız. Allah’a mazeretinizi sunun ve deyin ki; ya Rabbi, bu nasıl bir iştir? Beni hem Arap bir anadan ba­badan dünyaya getirmedin, hem de böyle Arapça bir kitabı anlamakla sorumlu tuttun. Hem bu kitabı anlaya­cak kapasitede yaratmadın, hem de bu kitabın sorumluluğunu bana yükledin deyin. Ama bilesiniz ki sizi yaratan, sizi bu kitapla sorumlu kılan Allah sizin gücünüzü, kapasite­nizi sizden daha iyi bilendir. Ben kullarıma onların takat­lerinin yetme­yeceği bir yük yüklemedim diyendir.


    Arap olmadığımız için, Arapça bilmediğimiz için ona asla ula­şa­ma­yız, onu asla anlayamayız diyorsunuz öyle mi? Peki Allah katın­da bu Arapla­rın torpili nerden geliyor? Hayır hayır, Kur’an ve sünnet bilmeyi, Kur’an ve sünnet bilgisine ulaşmayı Arapça bilmeye bağla­maya gerek yoktur. Okuma yazma bilmemeye bağlamaya da gerek yoktur. Ona ulaşma, onu öğrenme çabasına niye bağlamıyoruz bunu? Yani sen kendi köşene çekilmişsin, Kur’an öğrenmeye hiç say’etmiyorsun ve birilerinin getirip sana Kur’an öğ­retmesini bekliyor­sun. Sonra birileri zorla sana Kur’an getiriyor, sen bunu da reddedi­yor, yoo! İstemem! Bana Kur’an’ı getirmeyin! Benim ona ihtiyacım yok di-yorsun. Yâni benim elime Kur’an’ı vermeyin! Beni ona ulaştır­mayın! Onu bana getirmeyin! Onun okumasını bana öğretmeyin! di­yorsun. Yâni Kur’an’ı sana getirecek, okutacak, öğretecek, tanıtacak kimse-lerle de ilgi kurmuyorsun, sonra da bana soruyorsun, ben bu halimle bu kitabı öğrenebi­lir miyim? Ben Kur’an’ı anlayabilir miyim? Mümkün değil kardeş, sen kıya­mete kadar bu kitabı öğrenemezsin! Kıyamete kadar bu kitabı anlayamaz­sın!

    Öyle değil mi ama? Yani sen bu kitapla ilgi kurmaya yanaşma, bu kitabı öğrenmeye yönelme, on­dan sonra da de ki; ben Arap olmadığım için, Arapça bilmediğim için bu kitabı anlayamıyorum, benim suçum ne? Eğer Allah sana hayat programı olarak bu kitabı göndermiş, bu kitabın istediği bi­çimde bir hayat yaşaman gerekir demiş, ama beri tarafta senin dediğin gibi se­nin için bu kitabı öğrenme yollarını da kapatmışsa o zaman -hâşâ- zalim olan O’dur, bana ne bundan? Yani bu durumda, Allah ya sana bu kitabı anlaya­caksın, bu kitabın tarif ettiği bir hayatı yaşayacaksın dememiştir, ya da senin bu kitaba ulaşma yollarını kapatmamıştır. Bunun ikisi birden mümkün değildir kardeş. Eğer sen diyorsan ki bu kitaba ulaşma yolları bana kapalıdır, o zaman ben derim ki, bu senin ve Allah’ın bileceği bir iştir, bana sormana gerek yoktur. Şikâyetini arz edeceğin makam Allah’tır.

    Böylece kolay yoldan kendilerini sorumluluktan kurtarma ça­bası içine giren bu insanlar şunu demek istiyorlar: Allah, bu kitabı Arapça bir kitap ola­rak göndermekle hâşâ Araplara torpil geçmiştir. Öyleyse bu kitabı Araplar kadar anlama imkânına sahip olan ben de torpilliyim bunu diyenlere göre. Öyle değil mi? Bunu diyenlere göre ben bu kitabı biraz biraz biliyor muyum? Öyleyse onlara göre ben de torpilliyim. Peki ben Arap değilim, benim torpilim nerden geliyor ya?

    Yok yok, öyle değil mesele. Mesele şudur: Çalışan, gay­ret eden tor­pillidir. Eğer Allah bu kitabı anlama konusunda sana çalışma ve gay­ret etme imkanı vermedi de sadece bana verdiyse, sonra da ikimizi de aynı şeyle sorumlu tuttuysa, o zaman -hâşâ- bunu diyenler Allah zalimdir demeye getiriyorlar işi ki, bunu demeye bir müslüman olarak hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ben hiç böyle görmedim. Önemli olan fırsatta eşitliktir. Allah herkese bu konuda fırsat tanımıştır. Ama kimileri Allah’ın kendisine ta­nıdığı bu fırsatı değerlendirirken, kimileri de değerlendiremez. O zaman bu durumda suçlu kim? Allah mı? Hâşâ, sümme hâşâ. Kaldı ki işte örneklerini görüyoruz ki adam Arap oluvermekle de hemen Kur’an’ı anlar olmuyor. Öyle değil mi? Pey­gamberi görüvermekle insan müslüman oluvermiyordu. Bir Ebu Ce­hil’i, bir Ebu Leheb’i ne çabuk unuttun? Yemenden gelirdi, Sudandan, Anadolu’dan gelirdi müslüman olurdu da adam, ama burnunun di­binde bulu­nanlar iman etmezlerdi.

    Öyleyse benim bildiğim Kur’an’ı anlamak için Arapça bilmek şart değildir. Kur’an’ı bilmek şarttır. Hattâ bunu Kur’an dışında da öğrenmek mümkündür. Mesela deveye baka­rak, kuşlara nazar ederek, semaya, arza bakarak, dağlara, derelere giderek, başkalarına sorarak da öğrenebiliriz.Yeter ki biz öğrenmeye niyet edelim.


    Besair-ul Kur'an'ın Mukaddimesinden....(devam-3)

  2. #2
    Gayyur Haniif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Bulunduğu yer
    Alemi Lahût
    Mesajlar
    85

    Standart

    Öyleyse benim bildiğim Kur’an’ı anlamak için Arapça bilmek şart değildir. Kur’an’ı bilmek şarttır. Hattâ bunu Kur’an dışında da öğrenmek mümkündür. Mesela deveye baka*rak, kuşlara nazar ederek, semaya, arza bakarak, dağlara, derelere giderek, başkalarına sorarak da öğrenebiliriz.Yeter ki biz öğrenmeye niyet edelim.
    Kuranı anlamak için arapça bilmek şarttır.
    Kuranın türkçe tefsirini anlamak içinde türkçe bilmek şarttır.
    Kuranın farsça tefsirini anlamak için bu sefer farsa bilmelidir.

    Ağaca taşa kuşa bakarak ise Kuranı değil Allahın bazı esma ve sıfatlarını anlayabilirsin.. Buda evvela bir Kuran eğitimi almış olmak şartına bağlıdır..

    Görmüyormusun yunan felsefecileri kainatı zerreden kürreye tefekkür ettiler ve lakin imanın semtine dahi uğramadılar. Hatta ahmak eflatun* bu tefekkürleri sonucu elde ettiği suri keşifleri sebebiyle İsa aleyhisselama tabi olmaktan ictinab etti, ben yolumu bulmuşum bir yol göstericiye ihtiyacım yok dedi !?

    --------
    *Tabir ve tesbit İmamı Rabbaniye aittir. Mektubat

  3. #3
    Müdakkik Üye sırr-ı gurbet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Güzelliklerin Olduğu Her Yer
    Yaş
    41
    Mesajlar
    736

    Standart

    Allah razı olsun bu tarz sorular surek lı karsıma cıkan sorular...bır turlu anlamak ıstemeyen arkadslarım ıcın acıklayıcı olmus ...
    bana gelen ;
    Arapçaya ne gerek var,o donem de gecerlıymıs,
    Herkes aya cıkmış bızım ugrastıgımız bos ısler,
    Türkce anlamını okumak neyımıze yetmıyor,
    Bize ne Arapçadan,bız arapmıyız,
    Neden farklı dıller var o zaman,
    Biz 21.yuzyıldayız..
    Kardesler bu tarz sorularla coook karsılasıyorum......bu forumdan cok faydalanıyorum Rabbım hepinizde razı olsun selametle

    Allahümme salli ala seyyidina Muhammedini'n -Nebiyyi'l-Ümmiyin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim!.

    Sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Mektubat - 227


  4. #4
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Alıntı Haniif Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kuranı anlamak için arapça bilmek şarttır.
    Kuranın türkçe tefsirini anlamak içinde türkçe bilmek şarttır.
    Kuranın farsça tefsirini anlamak için bu sefer farsa bilmelidir.

    Ağaca taşa kuşa bakarak ise Kuranı değil Allahın bazı esma ve sıfatlarını anlayabilirsin.. Buda evvela bir Kuran eğitimi almış olmak şartına bağlıdır..

    Görmüyormusun yunan felsefecileri kainatı zerreden kürreye tefekkür ettiler ve lakin imanın semtine dahi uğramadılar. Hatta ahmak eflatun* bu tefekkürleri sonucu elde ettiği suri keşifleri sebebiyle İsa aleyhisselama tabi olmaktan ictinab etti, ben yolumu bulmuşum bir yol göstericiye ihtiyacım yok dedi !?

    --------
    *Tabir ve tesbit İmamı Rabbaniye aittir. Mektubat
    Umarım bu yorumunu yazının tamamını okuyarak yapmışsındır abi.Vesselam.

  5. #5
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif var.
    Birisi şu kitâb-ı kâinattır ki, bir nebze, şehâdetini on üç lem'a ile, Arabî Nur Risâlesinden On Üçüncü Dersten işittik;
    birisi şu kitâb-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır;
    biri de Kur'ân-ı Azîmüşşandır
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  6. #6
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Birinci Nümune: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakaik-i diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said'de, değil hârika bir zekâ veya bir manevî kuvvet; belki bütün istidad ve kabiliyetinin haricinde bir acib tarz ile bir-iki sene Sarf ve Nahiv mebadisini gördükten sonra üç ayda acib bir tarzda kırk-elli kitabı güya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.

    Bu hal altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki, o vaziyet ulûm-u imaniyeyi üç-dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'anî çıkacak ve o bîçare Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil onbeş sene belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir nevi işaret-i gaybiye gibi manalar hatıra geliyor.


    (Emirdağ - 2 - 73)
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    Mehmet C. GÖKÇE
    Kur’an’ın diliyle Hz. Lokman’ın örnek nasihatçılığı
    23 Temmuz 2009 Perşembe 06:13
    Doğru telaffuzuyla “Lukman”; veya dilimize uyarlanmış, yaygınlaşmış ve yerleşmiş şekliyle “Lokman”, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri, ahlakî ve hikmetli sözleriyle tanınmıştır. Manevi tedavi edici özelliği ve hikmet sahibi oluşundandır ki kendisine “Lokman Hekim” denilmiştir. Hz. Davud (a.s) zamanında yaşadığı nakledilen Hz. Lokman’ın, peygamber ya da veli oluşu ile ilgili farklı görüşler olsa da büyük bir şahsiyet olduğu kesindir.
    Yüce Allah, kendisine büyük değer vermiş olacak ki, Kur’an-ı Kerim’de onun ismiyle ile bir sûre yer aldığı gibi; öğütleri, evrensel ifadelerle ölümsüzleştirilmiş ve insanlığa örnek olarak sunulmuştur.
    Kur’an-ı Kerim’in 31. sûresi olan Lokman sûresinin 12. ayetinde Hz. Lokman’a verilen hikmetten söz edilir ve şöyle buyrulur:
    “And olsun ki, Lokman'a, Allah'a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki, Allah her şeyden müstağnidir, övülmeğe layık olandır.”
    Teşekkür edip kadirşinas olmak, insanlar arası ilişkilerde bile çok aranan anlamlı bir özelliktir. Nitekim insanlara şükretmeyenin, Allah’a da şükretmeyeceği bildirildiği gibi; nankörlüğün her türlü olumlu ilişkiyi baltaladığı bilinen bir husustur.
    Hz. Lokman’ın çocuğuna verdiği nasihatlerin başında sağlam bir inanca sahip olması gerektiği talebi yer alır. Bütün nasihat ifadelerinin başında yer alan hitap ifadesi ise ayrıca kayda değer bir özelliğe sahiptir.
    Öğüt verilen ve bazı noktalarda bilgilendirilmeye çalışılan muhataplara şefkat ve nezaketle yaklaşılması gerektiği Kur’anî bir ilke olarak dikkatimizi çekmektedir. İşte şefkat ve nezaket yüklü “yavrucuğum!” seslenişiyle başlayan ve kalbin bütün kapılarını açan bu öğüdünde Hz. Lokman oğlunun sağlam bir inanca sahip olması adına ona imanın hakikatini telkin etmekte ve şu şekilde ikaz emektedir:
    “Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, doğrusu ortak koşmak büyük zulümdür" [Lokman (31),13]
    Bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a ortak koşmak yaratıkların tamamının hukukuna tecavüz etme anlamına geldiğinden; bundan daha büyük bir zulüm düşünülebilir mi? Ayrıca, Allah’a ortak koşma cinayeti, telafisi imkânsız hataların başında yer alır.
    Öğütlere giriş yapıldığı bu noktada, yüce Allah; öğütlerini dinlememiz gereken kimselerin başında anne ve babalarımızın geldiğine gerekçeli ve hikmetli olarak işaret etmekte ve ‘meşru’ emirlerini dinlememiz gerektiğini vurgulamaktadır. Nitekim bu noktadaki ayetlerin meali şu şekildedir:
    “Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu nice sıkıntılara katlanarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana'dır. Ey insanoğlu! Ana baba, seni, körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme; dünya işlerinde onlarla güzel geçin; Bana yönelen kimsenin yoluna uy; sonunda dönüşünüz Bana'dır. O zaman, yaptıklarınızı size bildiririm.” [Lokman(31),14–15] Meşru olmayan isteklere şirkin örnek gösterilmesi de çok anlamlıdır.
    Anarşinin, kargaşanın başıboşluğun ve topluma zarar veren bu problem ve sıkıntıların inançsızlıktan kaynaklığı gerçeği doğrultusunda Allah’a iman noktasına önemli vurgunun yapıldığı bu aşamada Allah’ın bazı sıfatları dikkatlere sunulmakta ve sorumluluk duygusu yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Allah’ın kudret, azamet ve bilgisinin nazara verilmesi, kişiyi daha duyarlı hale getirmekte ve nasihatin daha etkili olmasını sağlamaktadır; Nitekim Lokman’ın nasihatleri şöyle devam etmektedir:
    "Yavrucuğum! İşlediğin şey, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa ve bu bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Latif'tir, haberdardır". [Lokman(31),16]
    Dolayısıyla, O’nun bilgisi sonsuz bir kapsama alanına sahiptir. Bizi yoktan var eden ve adeta bütün kâinatı emrimize amade kılan Yüce Yaratıcı’ya karşı kulluk görevlerimizi yerine getirip yasak bölge olarak ilan edilen mahallin sınırlarını çiğnememek ve böylece bireysel ve toplumsal huzuru sağlamak önemli ödevlerdir.
    Hz. Lokman’ın nasihatlerini dinlemeye devam edelim:
    “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” [Lokman (31),17]
    Kulluk görevlerini yapmak, iyiliği emredip kötülüğü önlemek ve bütün bu noktalarda sabretmek gerçekten yerine getirilmeye değer hususlardır. Sabır; ibadete devam etmek için sabır; kötülükten uzak durabilme iradesini göstermek için sabır ve sıkıntılara göğüs gerebilmek için sabır...
    Allah’a ortak koşmaması gerektiğini, oğluna –mükemmel bir üslupla- öğütleyen; Yüce Allah’ın gücüne ve kuvvetine dikkat çektikten sonra da yine oğluna aynı nezaket içerisinde kulluk görevlerini hatırlatan Hz. Lokman, insanlar arası ilişkileri dinamitleyen ve aralarında derin uçurumlar oluşturan bir takım önemli noktalara işaret etmektedir:
    "İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez." [Lokman (31),18]
    İnsanların farklı coğrafya, renk, dil ve yapıda yaratıldıkları bilinen bir husustur. İlahî tercihle gerçekleşen bu realite karşısında ne kimsenin övünmesi; ne de dövünmesi gerekir. insanın, kendi tercihi ile gerçekleşmemiş bir olgudan dolayı ‘üzülmesi’ yersiz olduğu gibi; ‘büyüklük taslaması’ da yanlıştır. İnsanları küçümseyip hakir görmek ya da onların üzerinde üstünlük taslamak –en basit ve hafif tabiriyle– kabalık ve cehalettir. Kendi kendilerini öven ve öve öve bitiremeyen insanlar, ne Allah katında, ne de kullar nezdinde hiçbir değerleri yoktur. İnsanlarca kendilerine gösterilen iltifat ve ilgiler ise tamamen sahte ve yapmacıktır.
    Yapmacık ve sun’î davranışlar doğalı aşma ve fıtratı çiğneme anlamına gelir. Bu yüzden Hz. Lokman sevgili yavrucuğuna öğütlerde bulunurken özellikle doğal olmasını istemiş ve yapmacık davranışlardan uzak durmasını tembihlemiştir:
    “Yürürken ölçülü ve doğal ol! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir. [Lokman (31),19]
    Yürümede ve konuşmada ölçülü olmanın hem bireysel hem de toplumsal anlamda çok büyük önemi ve yansıması vardır. Yavaş yürünmesi gereken yerde, ‘yavaş’; hızlı yürünmesi gereken yerde ‘hızlı’ yürümek, tavsiye edildiği gibi, yapmacık ve kibir yüklü yürüyüş tarzları da şiddetle kınanmıştır. Sahip olduğu mal, ya da işgal ettiği mevkiden dolayı kendisini ‘farklı’ görüp bu durumu yürüyüş ve hareketlerine yansıtmak çirkin bir durumdur.
    Hem aile ortamında, hem de toplumun her hangi bir noktasında başvurulması gereken farklı ses tonlarının bulunduğu muhakkaktır. Her makam, mevki ve duruma uygun değişik münasip tercihlerin sergilenmesi, yapılması lüzumlu olan hususlardır.
    Dinlemeyi bilmek icap ettiği gibi; meramı ifade edebilmek de önemli bir husustur. Sesin, cümlenin, kelimenin, tonun ve mimiklerin fıtrî ayarlanması da bu arada düşünülmesi gereken önemli başlıklardır.
    Her yaratığa, özellikle en değerli varlık olan insana, saygı gösterilmesi ve Yaradan’ından dolayı önemsenmesi şarttır.
    Kâinatta abes, gereksiz ve lüzumsuz hiçbir şey olmadığına göre bunların arkasındaki zenginlik ve hikmeti yakalamaya çalışmak çok önemli ve saygın bir erdemliktir.
    Öte yandan kâinatta yer alan bütün varlıkların, insanın hizmet ve yararına sunulması, üzerinde ayrıca durulması gereken önemli bir gündem maddesidir. Nitekim Hz. Lokman’ın oğluna nasihatlerini konu edinen ayetlerden hemen sonra bu duruma işaret edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
    “Görmüyor musunuz ki Allah göklerde ve yerde olan şeyleri sizin hizmetinize vermiş. Görünen görünmeyen bunca nimete sizi gark etmiş? Yine de, öyle insanlar var ki hiçbir bilgiye, yol gösterici bir rehbere veya aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.” [Lokman (31), 20].
    Şu halde, Yüce Allah’ın zat, sıfat ve özellikleriyle iyi tanınması; tasarruf ve gücü hakkında bilgi sahibi olunması; insanlar üzerindeki ihsanlarının iyi bilinmesi ve insana verilen değerin en doğru bir biçimde takdir edilmesi zorunludur.
    Bir birimizi daha iyi tanımamız ve birbirimize karşı daha fazla saygılı olmamız dileğiyle...
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Alak Suresi'ndeki mucize

    Abdulmecid El-Zidani 'Ve Yarın İman Çağı' isimli kitabında Allahu Teala'nın yüce kitabında yer alan 'perçeminden yakalarız' ibaresinin sırrını açıklıyor.


    Hamza Muhammed'in haberi
    Mucizelerle dolu yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim keşfedilmeye devam ediyor. Kur'an-ı Kerim üzerine bilimsel çalışmalar yapan Yemenli yazar Abdulmecid El-Zidani yeni kitabında Alak Suresi'nin 15 ve 16. ayetlerinde neden 'alın/perçem' kelimesinin geçtiğini Allahu Teala'nın 'alından/perçeminden yakalarız' ayeti kerimesi ile aslında neyi kasdettiğini açıklamaya çalışıyor. Yazar kitabında konuyu aydınlatma gayesiyle Kanadalı bir bilim adamının alnın tam ardında beynin yalan ve hataları emreden kısmının olduğunu ortaya koyan araştırmasına yer veriyor.

    'Ve Yarın İman Çağı' isimli kitabında Şeyh Abdulmecid El-Zidani Alak Suresi hakkında şöyle diyor;

    'Allahu Teala'nın :

    'كلا لئن لم ينته لنسفعا باالناصية * ناصية كاذبة خاطئة'

    (Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden) o yalancı, günahkar alnından (perçeminden) yakalarız (cehenneme atarız) ayetlerini daima okuyordum. Nasıye, başın ön tarafıdır. Kendime soruyor ve sonra da şöyle dua ediyordum; 'Allah'ım bana bunun manasını aç... Neden yalancı ve günahkar alın/perçem dedin?'. Bunu on sene boyunca düşündüm. Şaşkınlık içindeydim. Tefsir kitaplarına başvurduğumda tefsircilerin tümünün şöyle dediğini görüyordum; 'buradaki kasıt yalancı bir alın değildir. Burada mecazi bir anlam vardır. Hakiki bir anlam yoktur. Alın/perçem başın ön tarafı olduğu için alnın sahibi kasdedilerek yalan sıfatı yüklenmiştir... Şaşkınlığım Kanadalı bir bilimadamının alın hakkında yaptığı bir araştırmayı Kahire'de düzenlediği bir tıbbi konferansta sunmasına kadar sürdü. Bu araştırmasında bilim adamı şöyle diyor; 'Sadece 50 yıldır şunu keşfettik ki yalan ve hatalardan beynin, direk alnın/perçem altında kalan kısmı sorumludur. Bu kısım kararları almanın kaynağıdır. Beynin direk kemiğin altında kalan bu kısmı kesilirse insanın bağımsız iradesi olmaz ve seçemez... Çünkü orası seçim mekanı. Allahu Teala; 'alından yakalarız' diye buyuruyor. Yani onu alır ve günahlarıyla yakarız...İlmin büyük ilerleme kaydetmesinden sonra hayvanlarda alındaki bu kısmın zayıf ve küçük olduğu, hayvanların onu yönetip yönlendirme gücüne sahip olmadığını buldular. Allahu Teala bu noktaya şu ayeti kerimede işaret etmektedir; 'Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun pençeminden tutmuş olmasın'. (Hud Suresi-56).

    Bir hadis-i şerifte de şöyle geçmektedir; 'Allah'ım! Ben senin kulunum, kulunun oğluyum, cariyenin oğluyum, senin avucunun içindeyim, alnım senin elinde'.

    Allah'ın koyduğu ilahi hikmet ki bu alın secdeye varıp Allah'a boyun eğmektedir
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  9. #9
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Kur'an-ı Kerim'in haritası çıktı
    Hazreti Yusuf'un atıldığı kuyu nerede? Ebrehe'nin Kâbe'ye nazire olarak yaptığı mabede ne oldu? Hazreti Süleyman'a haber getiren hüdhüd hangi kuştur? Sabiiler kimdir?...

    Bu soruların cevapları ve Kur'an'da geçen şahıs, mekan, kavim ve dinlerle ilgili bilgiler, "Kur'ân-ı Kerim Atlası" isimli kitapta bir araya geldi. Kitabı hazırlamak için 12 yıl emek sarf eden Prof. Dr. Ahmet Bedir, Türkiye, Mısır, Irak, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün, Yemen, İsrail, Umman gibi ülkeleri adım adım dolaşmış, fotoğraflar çekmiş, haritalar hazırlamış. Aslan, kurt ve tilki, av aramak için dağa giderler. Nasiplerine bir dağ öküzü, keçi ve tavşan düşer. Aslan, kurttan hayvanları paylaştırmasını ister. Kurt, cömert davranır, "Ey padişah, yaban öküzü senin payındır. Keçi, benimdir. Ey tilki sen de tavşanı al." der. Bu taksim üzerine celallenen aslan "Ben buradayken sen 'biz ve sen" mi diyorsun?" deyip pençelerini kurda indirir. Taksim sırası tilkiye gelmiştir. Ancak tilki uyanıktır: "Ey seçkin padişah" der: "Bu semiz öküz, kuşluk yemeğindir. Keçi öğle için yahni olur. Tavşan da sizin gece çerezinizdir." Aslanın "Bu güzel taksimi kimden öğrendin?" sorusunu ise şöyle cevaplar: "Yerde yatan kurttan." Mevlânâ'nın Mesnevî'de anlattığı bu hikâye, eski ümmetlerin başından neler geçtiğini, o insanların sonlarının ne olduğunu öğrenip, buna göre ayağımızı denk almamız gerektiğini öğütler.
    Kur'an-ı Kerim'de de aynı mealde emirler vardır. "(Resûlüm) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin âkıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik idi." (Rûm sûresi / 42) âyeti bunlardan biridir. Âhirzaman ümmetine yol göstermesi için Kur'an'da anlatılan mekânlar, isimleri geçen peygamberler, eski kavimler, dinler ve şahıslar ile ilgili bilgiler ilk kez derli toplu bir şekilde kitaplaştı. Prof. Dr Ahmet Bedir tarafından kaleme alınan ve Kaynak Yayınları'ndan çıkan "Kur'ân-ı Kerim Atlası", 12 senelik bir gayretin semeresi. Atlas hazırlanırken teorik bilgiler, bizzat mekanlara giderek araştırılmış, asırlar önce kitaplara giren ve olduğu gibi aktarılan yanlışlar düzeltilmiş, fotoğraflar çekilmiş, haritalar hazırlanmış. Mümkün olduğunca hiçbir ayrıntı atlanmadan, çeşitli rivayetler bir arada verilmeye çalışılmış. Kitabın sonuna hangi peygamberin nerede ve aşağı yukarı ne zamanlarda yaşadığına dair bir de kronoloji konulmuş. Böylece Kur'an kıssaları -tabiri caizse- görünür hale bürünmüş. Âyetlerde geçen mekan ve şahıslarla ilgili, çoğu da başka kaynaklarda yer almayan bilgilere zahmet çekmeden ulaşılmasına imkan tanınmış.
    'Can güvenliği olmayan yerlerde silah gölgesinde çalıştım'
    Harran Üniversitesi Temel İslam İlimleri Bölü-mü'nde Tefsir ve Kur'an Tarihi dersleri veren Prof. Dr. Ahmet Bedir, hazırladığı eserle ilgili fikrin ilk kez 1990 yılında ortaya çıktığını, ama eski olayları araştırmanın kolay olmayacağının söylenmesi üzerine vazgeçtiğini söylüyor. Daha sonra Hong Kong'da bir üniversitede görev aldığında Kitab-ı Mukaddes'e ait çalışmaları, hazırlanan haritaları, anlatım tarzlarını görmüş ve yeniden çalışmalara başlamış. Ancak imkanları yetersiz kaldığı için vazgeçmek zorunda kalmış.
    Kitabın hazırlık süreci, Ahmet Bedir'in Arap dünyasında bu konuda yayımlanan birkaç eseri görmesiyle rayına oturup hızlanmış. "En azından bunlar kadar yapabilirim." diyen Bedir, elinde biriken malzemeleri toplayıp çalışmalara başlamış. Halen görev yaptığı üniversiteden aldığı maaşın üçte birini bu işe tahsis etmiş. Sponsor aramış, bulamamış; ancak kitabın basımına bir işadamı yardımcı olmuş. "İlgi göstermeyenler, yardım teklif edip vazgeçenler, davet edip ortada bırakan ülkeler... Böyle bir eser en az yüz kişiyle on-onbeş yılda hazırlanır. Ben tek başıma altından kalkmaya çalıştım, ama çok yoruldum." diyen Bedir, Kur'an'la ilgili bir konuya böyle ilgisiz kalınmasına çok üzüldüğünü söylüyor.
    Ahmet Bedir, kitaptaki fotoğrafları kendisinin çektiğini, haritaların hazırlanmasına yardımcı olduğunu anlatıyor. "Bir fotoğraf çekmek için sırtımda malzemelerle dağın tepesine çıktığım oldu. Klimalı arabayla gitsek de çöllerde ağzımıza kumlar doldu. Kitaplardaki hatalı bilgilerle yola koyulup çok farklı mekanlarla karşılaştığımız oldu. Kitapta panoramalar var. Mesela ilk defa Sevr dağının üzerine çıkıp Arafat, Müzdelife ve Mina'yı bir arada çektik. Bazen Yemen, Filistin, Irak gibi can güvenliğinin olmadığı yerlerde, silah gölgesinde çalıştık. Yemen'de asker eşliğinde bir yere gittik. On metre uzaklaştım, asker yakamdan tuttu, 'Nereye gidiyorsun? Hemen götürürler' dedi." diyor.
    'Ütopyalar gerçek oldu'
    Bir ilahiyatçı olarak merak ettiği pek çok konuyu kitaplarda bulamadığından, yüklü miktarda para kazanmalarına rağmen şirketlerin hacca götürdükleri kişilerin ellerine gerçek birer harita veremediğinden yakınan Bedir, Kur'ân-ı Kerim Atlası ile bunların mümkün olacağını söylüyor: "Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bilgiler teorik. Bu teorik bilgiler insanların kafasında bir ütopya gibiydi. Var mı yok mu diye düşünüyorlardı. Ütopyaları gerçekleştirmeye çalıştık. Böylece bir tarih de ortaya çıktı."

    Hazreti İsa'nın dedesi İmran'ın kabri/Umman

    2. Ramses Heykeli/Mısır

    Hazreti Yusuf'un atıldığı kuyu/Filistin

    Habibü'n Neccar Camii/Antakya

    Bilal-i Habeşi'nin türbesi/Şam

    Belkıs'ın tahtı/Yemen

    Süleyman Aleyhisselâm'a haber getiren hüdhüd kuşu
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Karanlık zindanlardan aydınlık semalara eriştiren Cenab-ı Hakka hamd-ü senalar olsun.
    Şüphesiz ki, Rahman ve Rahim olan Allah'ın rahmet ve merhameti olmasaydı yeryüzünde ''Kahhar'' ismi okunur ve yanlızca ''Kahhar'' ismi tecelli ederdi.Allah Azze ve Celle nasıl bir ''Erhamürrahimin'' olduğunu gösterdi ve Kur'an ayı olan Ramazan ayına biz günahkar kullarını ulaştırdı.İnşaallah bu aydan gerektiği gibi istifade etmeyi ve bu ayın nuru hüremetine Onun Rızası istikametinde gitmeyi nasip etsin.

    Evet meselemize gelirsek ''Rahmet esintileri'' bize neleri hatırlatıyor.
    Yağan nurlardan nekadar istifade edebiliyoruz? Gıybet,riya,benlik ve bencillik duygularını nekadar dizginledik? Allah (C.C)'nun bizlere lutfetmiş olduğu İman ve Kur'an davasının şükrünü gerektiği gibi ifa edebiliyormuyuz?

    Kur'an ve İman hizmetinde bulunmamız şükretmemiz gereken en güzel niğmetlerden biridir.Böyle cihan şümul bir dava içerisinde bulunmanın şükrünü ''Hakk'ın hatırı alidir hiçbir hatıra feda edilmez'' diyerek Allah Rızası'nın ne derece önemli olduğuna vurgu yapan Aziz Üstadımız Bediüzzaman Hazrelerinin ortaya koymuş olduğu metod ve düsturları okuyarak, anlayarak, anlatarak ve yaşayarak ancak ödeyebiliriz.Hakkı hak bilip hakka sarılmak, batılı batıl bilip batıldan sakınmak en önemli vazifelerimizdendir.
    Vazifelerimiz dar direden geniş daireye doğru ilerledikçe Risale-i Nur hakikatleri tam manasıyla tüm aleme yayılacak ve Nurların hakim olduğu her neresi olursa istikametini muhafaza etme deccalizmin oyuncağı olmama yolunda önemli bir adım atacaktır muhakkak.Fakat bu gerçek ''Ahirzaman meselesini'' iyi idrak edemeyenleri etkisine alarak inançlı ve inaçsız olan insanlığı tarumar edecektir.Deccalizm en büyük oyununu müslümanlar üzerinde oynayarak onları gerek iç cenehtan gerekse dış cenahtan fitne ve fesat çıkararak parçalamaya çalışmaktadır.Süfyan komitesine meydan okuyabilecek yöntem yanlızca güçlü bir imanla mümkündür, imanı güçlendiren kuvvet ise çağın tefsiri Risale-i Nur'da fazlasıyla mevcuttur.İşte Hazreti Kur'an, işte Kur'an'ın tefsiri ve bu çağa en güzel mesajı olan Risale-i Nur.Bundan daha güzel Rahmet Esintileri olur mu?


    Aczi bilen, şefkatte öncü, cömertlikte öncü, dostluk ve kardeşlikte öncü, birlik ve beraberlikte öncü olmanızı en safi duygularımla Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.Allah (C.C)'nun Rahmet ve Bereketi üzerinize olsun.Selam ve Dua ile.

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 25.10.09, 13:17
  2. Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 22.11.08, 19:52
  3. Şeytanın Hileleri - Muhyiddin’i Arabi
    By goldeneye in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 16.04.08, 11:01
  4. Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 10.06.07, 21:45

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0