Selim GÜNDÜZALP
Gençlik tutulmaz elle, geçirme boş emelle




Gençlik… Ne büyük bir nimet… Ama en büyük nimet onu vereni bilmek. O’nun yani Allah’ın adıyla başlamak ve yaşamak, sadece gençlik nimetinin değil, her hayrın, her nimetin başı: Bismillah…

Hz. Âdem, “Benim zürriyetim (neslim) besmeleyi okuduğu sürece azaptan kurtulur” buyurmuştur.

İmam Süyûtî, Cabir bin Abdullah’tan şu rivayeti naklediyor: “Bismillahirrahmanirrahim sözü indiği zaman, üzüntü ve keder dağıldı, rüzgâr durdu. Denizler sakinleşti, hayvanlar dikkat kesildiler, şeytanlar gökten kovuldu ve Allah, yeminle dedi ki: Besmele ile başlanan her şeyi tamamlayıp bereketlendireceğim.”

Besmele ile Allah’ın ismini anmakla her varlık bir değer, her hareket, bir güç ve her olay bir anlam kazanır. Kâinat besmele ile yaratıldı. Kur’ân besmele ile başladı. Hayat besmele ile açıldı.
Rabbim, yüce adını her nefeste anmayı bize ve dilimize kolaylaştır, unutursak hatırlattır.

Gençlik, Rabbimizin en güzel ve en şirin nimeti. Her nimetten daha fazla hak ediyor Allah’ın adının anılmasını ve O’nun yolunda kullanılmasını.

Bir san’at eseri san’atkârına nispet edilerek değer kazanıyor. Onun imzasını taşıyorsa değeri birden bine çıkıyor. Şu kâinat; küçük büyük her şey ve her nimet Allah’ın. Bu nimetler hazinesini açacak tek anahtar var, o da besmele. Bu anahtar da varlıkların içinde en üstün özelliklerle donatılan insanın eline verilmiş.

Hayata, kâinata böyle bakmak… Gençlik nimetine önce böyle yaklaşmak gerekiyor. Nimet, nimet olarak bilinmedi mi, elden çıkar gider de haberimiz olmaz.

Geçmez zannederiz ama geçer. Bitmez zannederiz ama biter. Sayılıdır çünkü nefesler, sayılıdır günler, çabucak gider. Birden ihtiyarlığın eşiğinde bulur insan kendini.

Yunanlı yazar Kazancakis; akan bir dereye doğru eğilip bakmakta olan ihtiyara sorar:
“Neye bakıyorsun?”
İhtiyar:
“Akıp giden hayatıma evlât, hayatıma...”
...
Su gibi akıp gider hayatımız ve gençliğimiz. Bir daha da ele geçmez. O günler bir daha gelmez. Ne yapıp etmeli, gençliğin kıymetini bilmeli. Bilmeyene bildirmeli.

Çok şükür bildiren insanlar ve kitaplar var. En başta Üstadımız Bediüzzaman var. Risâle-i Nur’lar var. Yetmiş yaşında ihtiyar bir adamın azmine, imanına, şefkatine bir bakın. “Kardeşlerim” dediği gençler için, hayata dair bir yol kılavuzu hazırlıyor, “Gençlik Rehberi”ni yazıyor.

Kim bilir kaç kararmış hayata ışık tutuyor, nur saçıyor? Hakkıdır. “Kendimi bütün gençlere arkadaş biliyorum” diyen bir insanın ve dâvâsının hakkıdır bu. Ne kadar şükretsek azdır. Dertlerimize eğilecek, derman yetiştirecek eserler veren Üstadımız var.
Yıldızlar karanlıkta parlar. Bediüzzaman’ın ve eserlerinin kıymeti, böyle kritik zamanlarda anlaşılıyor.

Ses de, söyleyiş de önemli. Şefkat ve merhamet buram buram sinmiş yazdıklarına. Okuyan bu kokuyu alıyor. Dışlamıyor, kovmuyor, kaçırtmıyor. Aksine kucak açıyor. Bizler gibi bu çağın yaralı yavrularına, gençlerine. Onun için seviliyor, onun için okunuyor eserleri.

Gençlerle, oturup konuşmalıyız bu nimetin nasıl değerlendirileceğini. ‘Bu fırsat her zaman ele geçmez. Her kapıyı çalmaz’ demeliyiz. Sonra bizden şikâyetçi olabilir gençler. “Niye hatırlatmadınız, niye tecrübelerinizden yararlandırmadınız, niye bir gün gençliğimizin biteceğini, elimizden gideceğini söylemediniz, niye bizi yalnız bıraktınız?” diye.

Gençlerin dünyasını bilmedikçe, duygularını tanımadıkça yabancılaşma başlıyor. Boşluklar oluşuyor aramızda. Ve bundan da en fazla baş düşmanımız şeytan istifade ediyor. Buna fırsat ve imkân vermemeliyiz.

Sabırla, anlayışla gençlerle arkadaş ve dost olmalıyız. Aramızda ortak bir alan bulunmadıkça, sorunları paylaşmak da kalkıyor.
Aynı evde, aynı sokakta, aynı şehirde yalnızları oynuyoruz. Anlaşamadığımız değil, anlaşabildiğimiz alanlar bulmalıyız ve öyle yaklaşmalıyız.

Düşmanlarımızı çatlatmalıyız âdeta.

Ne güzel demiş Mevlânâ, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır” diye… Ortak yanlarımız çok. En azından biz o yoldan geçtik. Belki de çok yardımcı da bulmadık zamanında. Aynı vefasızlığı biz onlara reva görmeyelim. Kitaplardan belli yerleri okumak evet ama… Önce ilk yardım, pansuman, sonra cerrahî müdahale yani ameliyat… Çok defa bu işler birbirine karışıyor.


Yakınlıklar, dostluklar pekişmeli. Muhataplar dinlenilmeli. Dertleri ne, soruları ne, bilinmeli... Bediüzzaman, sorularını dinlemeden, bilmeden, onların dünyasına girmeden cevap vermemiş. ‘Gençlik Rehberi’ bu yönüyle ayrıca incelenmeye ve üzerinde durulmaya değer. Bugün için özellikle enfes bir metod örneği de taşıyor. Bu yürek işi. Empati de diyebilirsiniz. Onların duygularını fikren kendinizde yaşamak.

Hz. Ali (ra): “Gençlerin dilini anlamadığınız zaman, bu dünyada işiniz bitmiştir” diyor. Mesele bu. Şefkat sırrı bu olsa gerek.


Bazen gençleri dinlemeden, anlamadan konuşuyoruz. Onlar dinlemeyince de kızıyoruz. Ağız bir, kulak iki; “bir söyle, iki dinle” diye. İçten pazarlıklı yaklaşımlar, ya da tavır ve konuşmalar muhataba itici ve incitici geliyor. Fırsatını bulduğunda kaçıyor, uzaklaşıyor bizden. Gençler başında ya da peşinde gardiyan aramıyor, arkadaş ve dost arıyor.

Bütün gücümüz, samimiyetimizde, sevgimizde ve şefkatimizde gizli olmalı. Bu duygu her devirde yara sarar, her yerde işe yarar. Çünkü muhatap kendisine insan olarak değer verildiğini anlar… Allah her gencin vicdanına bu pusulayı koymuş. Onlar bizi arıyorlar. Peki biz neredeyiz? Onlara yakın bir yerde miyiz?
...
Şimdi bunları niye anlattım diyeceksiniz?
Şunun için: Bir hatıram var yıllar öncesine uzanan.
Zafer dergisinde ölüm konusunda yazılar yazıyordum—ki hâlen de sürüyor.

Yıllar önceki o yazılardan birinin başlığı:

“Gençlik gidecek” idi. Babası dergimize abone olan liseli genç bir bayandan bir mektup aldım.

Özetle şöyleydi mektup: “Her ay düzenli gelmesine rağmen, bugüne kadar derginiz pek dikkatimi çekmemişti. Ancak içimden bir ses, bu sayıyı mutlaka okumam gerektiğini söylüyordu. Ben de ambalajını açıp, dergiyi incelemeye başladım. Orta sayfadaki yazının başlığı beni âdeta çarptı: ‘Gençlik gidecek’. O zamana kadar gençliğin gideceğini inanın hiç düşünmemiştim. Sanki kendimi hep böyle genç kalacak zannediyordum. Derin bir uykudan uyandım. Peki şimdi ne yapmam gerek, lütfen yardımcı olun…” diye, inleyen bir gencin ifadeleri hâlâ kalbimde ve zihnimde çınlar durur.

Bütün gençler nâmına dile getirilmiş bir mektup, acı bir gerçekti bu. Kaçmadan, korkmadan, karşılaştığı sorunu karşılamak isteme çabasıydı. Zaten insanlığın ve en üstün vasıflarla yaratılıp donatılmışlığın gereği de bu değil miydi?
...
Ne yazık ki, bazı şeylerin kadrini ve kıymetini elimizden çıkmadan veya kaybetmeden bilemiyoruz. İşte insanın başına hayatta bir kere gelen gençlik nimeti de bunlardan sadece bir tanesi olsa gerek. Elden gidince, eyvah gençliğim demenin bir yararı yok. Gün olur bazı şeylerin elimizin altından kaydığını, zamanın durmaksızın aktığını hissederiz. Mevsimler bu mânâda; her canlının bir güzü ve baharı olduğu gibi insanın da gençlik yazının sonu ihtiyarlık güzü olduğunu söyler.

Bununla da kalmaz; “Gençlikte günlerin kısa, yılların uzun; yaşlılıkta da günlerin uzun, yılların kısa” olduğunu da hatırlatırlar.
“Hakikî zevk ve elemsiz lezzet, yalnız imânda ve imân ile olabilir” sırrınca, gençliğini kıymetsiz şeylerin peşinde harcamayanlar, kuru bir yaprak gibi rüzgârlara oyuncak olmaktan kendini koruyanlar, gençlikten ihtiyarlığına gün çalmış, ömür saklayabilmiş demektir. Yoksa şair Cahit Sıtkı Tarancı gibi söylenmekten kurtulamaz insan:

İçimi titreten bir sestir her gün.
Saat her çalışında tekrar eder:
“Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye.”

Ve yine öylelerden birinin “Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazin haller getirdiğini ona şikayet edip söyleyecektim” dediği gibi, bu yıllardaki ihmali, bundan doğan acıyı, her akıl sahibi ruhunda ve vicdanında ileriki yaşlarda daha acı ve daha derinden duyacaktır.

“Gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyâtı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder” 1 gerçeğini de görmezlikten gelemeyiz. Çünkü bu cümleler günümüzde iman hakikatlerinden mahrum bırakılmış olan gençliğin âdeta ruh dünyasının bir portresidir.

O zaman bu tehlikenin karşısına çıkarıp koyacağımız bir ikaz ve irşat levhası olmalı. O da ancak ahiret inancıdır. Ve ardından, “Kabir var hiç kimse inkâr edemez” levhası gelir, onların aklını başına aldırır. “Gerçi emniyet güçleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir padişah-ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başı boş değilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaif olacağım” 2 diye onu düşünceye sevk eder.

Gençlerin bu aşkın ve taşkın duygularının muhtemel tecavüz ve tahribatlarına karşı ahiret inancı set çeker. Akıllarını başlarına getirir İnşaallah.

Ve bu bahtiyar gençler Peygamberimizin (asm), “En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır” meâlindeki mübarek sözlerine ve müjdelerine mazhar olurlar.

Evet, yazının başlığını tekrar hatırlayalım: Gençlik tutulmaz elle, geçirme boş emelle. Rabbim bu nimetinin hakkını veren kullarından eylesin. Arşın gölgesinde gölgelenen gençlerden eylesin. Âmin. Sahabenin gözbebeği gençlerinden Musab bin Umeyr’in (ra) ve bütün sahabelerin özellikle de Hz. Peygamberimizin (asm) ruhlarına salât ve rahmet duâlarıyla inşaallah...

Faydalanılan kaynaklar:
1- Gençlik Rehberi, s. 36, Bediüzzaman Said Nursî
2- Asâ-yı Musa, s. 39, Bediüzzaman Said Nursî

13.12.2008

E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr