+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 12

Konu: Kur’an-ı Kerîm’i Herkes Anlayabilir mi?Yoksa Onu Sadece Birtakım Büyük Zâtlar mı...

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Kur’an-ı Kerîm’i Herkes Anlayabilir mi?Yoksa Onu Sadece Birtakım Büyük Zâtlar mı...

    Acaba Kur’an-ı Kerîm’i herkes anlayabilir mi? Yoksa onu sadece birtakım büyük zâtlar mı anlar?


    Hamd olsun O Allah’a ki kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.
    (Kehf 1)


    Rabbimizin elçisine indirdiği bu kitap eğri büğrülüğü olmayan bir ki­taptır. Bu kitapta her hangi bir tenâkuz, bir çelişki, bir uyumsuz­luk, bir münâ­sebetsizlik yoktur.
    Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bo­calayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir.
    Bu kitap her sınıf ve her dönem insan­lığının anlayabileceği doğru­luk-ta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır.
    Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamaya­rak bocala­yacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu ki­tap.
    Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir başkalarına göre ise eğri büğrü değildir.
    Âyetlerinde, ya-salarında, hükümlerinde hiç bir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplar­dan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Bu konuda birkaç yanlış anlayıştan da söz etmek isterim:


    Müslümanlardan büyük bir çoğunluk şöyle inanıyorlar: Efen­dim, Kur’an gibi yüce bir kitabı bizim anlamamız mümkün değildir. Biz kim, bu Allah kelâmını anlamak kim? Bu kitabı ancak büyük zâtlar anlar. Bizler bu Allah kitabını eli­mize almaya bile lâyık insanlar değiliz diyerek Allah’ın kitabına karşı bir ür­keklik taşımaktadırlar.


    Bakara sûresinin 104. âyetinde yahudilerin “Râinâ ya Resûlallah” dedikleri anlatılmıştı. Yahudiler bu keli­meyi kullanırlarken;
    Ey peygamber, biz senin ne dediğini anlayamıyoruz. Biz senin okuduğun bu kitabın âyetlerini anlamaktan uzağız demeye getiriyorlardı. Biz sü­rüleriz demeye getiriyorlardı da Allah buyurdu ki; Ey müslümanlar! Sakın sizler bu yahudiler gibi olmayın! Sizler Peygam­ber karşısında sürüler kesilmeyin! Dinleyin! Söze iyice kulak verin! Peygamberin sözleri, peygamberin benden getirip sizlere duyurduğu bu mesaj an­laşılmayacak bir mesaj değildir. O mesaj karşısında sürüler kesilme­yip iyice dinlerseniz, kulak verirseniz mutlaka onu anlayacaksınız buyurulmaktadır. Sakın sizler o yahudiler gibi olmayın ve onların kul­lan-dıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelime­leri kullanmayın! Buyuruyordu Rabbimiz.


    Rabbimiz kitabındaki bu ve benzeri âyetleriyle biz Müslümanların kitap ve peygamber karşısında bu alçak yahudiler gibi sürüler kesilmeme­mizi, bu kitabın âyetlerini ve bu peygamberin hadislerini anlayamayız diyerek peşin bir aptallığa düşmememizi emrediyor. Ki­tap ve peygamber karşısında sürüler kesilerek: Efendim biz kim bu kitabın âyetlerini anlamak kim? Biz nerede bu peygamberin hadisle­rini anlamak nerede? Onu ancak büyük zat­lar anlar. Bizler onu oku­yup anlamak şöyle dursun, hâşâ elimize almaya bile lâyık değiliz tav­rında olanların alçak yahudiler olduğunu haber veriyor.


    Ey Müslü­manlar, sizler böyle yapmayın! Kitap ve peygamber karşısında sürüler kesilmeyin! Dinleyin! Söze kulak verin! Kesinlikle bilesiniz ki ben kita­bımı sizin anlayabileceğiniz ve yaşayabileceğiniz bir özellikte gönder­dim. Ben peygamberimi sizin anlayabileceğiniz ve uygulayabileceği­niz, örnek alabile­ceğiniz bir özellikte gönderdim. Sakın bu konuda yahudiler gibi davranarak bana iftira etmeye kalkışmayın buyurmak­tadır.


    Tıpkı lânetlik Yahudiler gibi bugün kimi Müslümanlar, kendile­rini bu kitabın sorumluluğundan kurta­rabilmek için kendilerini aptal ye­rine, ahmak yerine koyu­yorlar. Biz gerçekten senin ne demek istedi­ğini, bu Kur’an’ın ne demek istediğini anlayamıyoruz ey peygamber di­yorlar. Bunu anlayabilecek, kavrayabilecek zekâya, anlayışa, kavra­yışa sahip olmadıklarını söylüyorlar. Allah korusun, bunu söyleyenler Allah’a iftira ediyorlar. Halbuki Allah sizin güç yetiremeyeceğiniz bir şey emretmedim, diyor. Bunlarsa hâşâ: YaRabbi bizim anlayamaya­cağımız, kavrayamayacağımız bir kitapla bizi sorumlu tutmuşsun di­yerek Allah’a iftira ediyorlar.


    Çünkü Allah’ın kitabı apaçıktır. Mübîndir Kur’an. Çünkü bu Kur’an insanlar için indirilmiş bir kitaptır ve elbette onu anlayacak olanlar da insan­lardır.



    “Apaçık Kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur’-an'ı Arapça okunan bir Kitap kılmışızdır.” (Zuhruf 2,3)


    Kitap apaçıktır. İmanı, hidâyeti, Allah yolunu, sırat-ı müstakimi apaçık ve net bir biçimde, herkesin anlayabileceği bir açıklık ve netlik için anlatan, ortaya koyan bir kitaptır bu kitap. İçinde insanla alâkalı, insan hayatıyla alâkalı apaçık âyetler bulunan ve insan hayatıyla alâ­kalı her şeyi açık açık beyan eden bir kitap. Herkesin anlayabileceği açıklıkta bir kitap. Hem de apaçık bir Arapça ile, insanların konuştuk­ları bir dil ile indirdi Allah onu. Kimse bu kita­bın anlaşılmazlığını iddia edemez. Hiç kimse bu kitabın sorumluluğundan kendisini kurtaramaz. Hiç kimse; ben bu kitabı anlayamıyorum, ben bunu anlayamam deme hakkına sahip değildir. Allah, bu kitabı insanların konuş­tukları, bildik­leri bir dille, Arapça olarak göndermiştir. Kuş diliyle, melek diliyle ya­hut da insanların anlayamayacakları bir dille değil, yeryüzünde konu­şulan bir dille göndermiştir.


    Öyleyse hiç kimsenin bu konuda Allah’a iftira etmeye hakkı yoktur. Çünkü indiği dönemde herkes anladı onu. Bir kadın olarak Ha­tice anamız anladı, mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz an­ladı, mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı, mü’min oldu, Bilal anladı, mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı, mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı, kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu.


    Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor di­yorlardı. Abdullah Bin Mesu’d Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca, tüm müşrikler üze­rine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu.


    Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de her­kes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Ve de kim bu kitabın anlaşılamayacağını iddia ederse Al­lah’a en büyük iftirayı yapmış olur.


    Öyleyse bu kitap okunacaktır, ama anlayarak okunacaktır. Çünkü anlaşılacak bir açıklıktadır bu kitap. Kimse bu kitabın anlaşıl­mazlığını iddia edemez, hiç kimse bu kitabın sorumluluğundan kendi­sini kurtaramaz. Hiç kimse ben bu kitabı anlayamıyorum, ben bunu anlayamam deme hakkına sahip değildir. Çünkü Rabbimiz anlayası­nız diye, hayatınızı bu kitapla dü­zenleyesiniz diye bu kitabı insanların konuştukları, bildikleri bir dille, Arapça olarak göndermiştir.


    Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden oku­nan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi red­dettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karış­mayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler verme­yen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız.


    Bir grup müslüman, efendim Kur’an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur’an’ı anlama imkânımız olmadığı gibi, anlama so­rumluluğumuz da yoktur. Onun için biz, başka değil onların anlayışına tâbi olmak zorundayız. Binaenaleyh bugün Kur’an’ı yeniden anlamaya çalışmak yerine fıkıh okuya­lım. Kur’an’ı da anlamak ve uygulamak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalı­yız diyorlar. Ve böylece tamamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar.


    Bir başka grup müslüman da, bunların tamamen zıddına, efen­dim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geç­miştekilerin, Rasulullah’ın, sahâbenin, tâbiînin ve müctehid imamların Kur’an’ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladık­ları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. On­ların anlayışları kendilerini ve kendi dö­nemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bakmaksızın salt aklımızla Kur’an’ı anla-ak ve hayatımıza aktarmak zorun­dayız diyorlar.


    Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat, diğeri de tefrittir. Ne tümüy­le kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tümüyle geçmişi silmek doğrudur. İşin doğrusu, bugün bizler de Allah’ın kitabını anlamaya ça­lışmak zo­rundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâ­kis Al­lah’ın Resûlünden bugüne kadar Kur’an’la alâkalı, o âyetle alâ­kalı kim ne demişse, nasıl anlamış­sa onlara da müracaat ederek bu­gün biz de anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ı anlamak zorunda­yız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların Müs­lümanlık adına bu kitaptan sorumlu oldukları kadar, bizler de so-rum­luyuz. Onlardan kulluk isteyen Allah biz den de iste­mektedir.


    Öyleyse bugün biz de okuyup anlamaya çalışacağız bu kitabı ama, bizden ön­cekileri silmeden. Vallahi eğer şu kitap sadece bana gelmiş olsaydı, ilk defa bana gelmiş olsaydı, Rabbim direk bunu bana göndermiş ol­saydı o zaman kimseyi takmaz sadece onu kendim anlar ve anladı­ğım gibi uygulardım. Ama bu kitap ilk defa bana gelmemiş. Benden önce de Rasulullah efendimizden bu yana her dönem bunu anlayan­lar ve yaşayanlar olmuş. Öyleyse elbette ben ukalâlık etmeyerek benden öncekilerin anlayışlarına da müracaat etmeliyim.

    Besair-ul Kur'an'ın Mukaddimesinden....(devam-2)

    Konu Ene-Zerre tarafından (13.12.08 Saat 23:16 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Kur'an kursu öğrencisiyle Amentü sohbeti!
    01 Temmuz 2009 Çarşamba 09:21
    Kalbinin üzerine bastırdığı Kur'an'la yolda yürüdüğünü görünce Kur'an kursuna gittiğini düşündüğüm gence yaklaşarak selam verip sorular sordum, beklenmedik cevaplar aldım. Buyurun siz de dinleyin soru ve cevapları.
    –Delikanlı kursa gidiyorsun galiba, sana bazı sorular sorsam cevaplar mısın?
    -Belli olmaz. Ama siz yine de sorun.
    -Söyler misin, ne zamandan beri Müslüman'sın?
    –Ben ruhlar âleminde iken Rabb'imizin bize sorduğu sorusuna, "Sen bizim Rabb'imizsin, biz Seni tanıyor ve Sana iman diyoruz!" diyerek (kalubelada) verdiğimiz cevaptan beri Müslüman'ım. Yani verdiğim o cevaptan caymadım, Müslüman olarak yaşıyorum, Müslüman olarak da ölecek, yine Müslüman da dirileceğim inşallah.
    –Peki, ilk peygamberi, son peygamberi ve adlarını da biliyor musun?
    –İlk peygamber, ilk insan Âdem Aleyhisselam, son peygamber de Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselam. Bu ikisinin arasında 120 binden fazla peygamber gelip geçmiştir. Biz hepsini de Rabb'imizin gönderdiğine inanır, iman ederiz.
    –Görevleri neydi acaba bu peygamberlerin, onu da biliyor musun?
    –Allah'ın melek vasıtasıyla gönderdiği emirlerini insanlara anlatarak doğru yolu bulmalarını sağlamaktı.
    –Demek sen melekleri de biliyorsun?
    –Elbette... Melekler, Allah'ın nurdan yarattığı günahsız varlıklardır. Kıyamete kadar Allah'ın emirlerini yerine getirme ibadetiyle meşgul olurlar.
    –Demek kıyameti de biliyorsun?
    –Ona ne şüphe! Şimdiye kadar gelip geçmiş insanların öldüğü gibi, bundan sonraki insanlar da nihayet bir gün tümüyle ölecek, en sonunda yeniden dirilerek yeni bir hayat kurulacak. Bunun adına öldükten sonra dirilme, mahşer ve kıyamet günü denmektedir. İyi insanlar bu dirilmede iyiliklerinin mükâfatlarını görürken, kötüler de kötülüklerinin de cezasını çekecek, yaşadıkları dünya hayatının hesabını vereceklerdir.
    -Peki, bu söylediklerinin hepsini de içine alan bir dua biliyor musun?
    –Elbette. Ben inançlarımı içinde toplayan Amentü'yü çoktaaan ezberledim..
    –Öyle ise ezberlediğin Âmentü'yü oku da bir dinleyelim bakalım?
    –"Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rüsülihî vel-yevmil âhiri ve bil-kaderi, hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ vel-ba'sü ba'del mevt; eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh."
    –Bu okuduğun kelimelerin manalarını da anlatırsan vermeyi düşündüğüm büyük hediyeyi hak ettin demektir.
    -(Âmentü billahi) ben Allah'ın birliğine inandım, (Ve melâiketihî), meleklerine de inandım, (Ve kütübihî), kitaplarına da inandım, (Ve rüsülihî), peygamberlerine de inandım, (Vel-yemil-ahiri) âhiret gününe de inandım, (vebil-kaderi) kadere de inandım, (hayrihî ve şerrihî minallahi), kaderin hayrına da, şerrine de yönelmenin kuldan; yaratmanın ise Allah'tan olduğuna inandım, (Velba'sü ba'del mevt) öldükten sonra yeniden dirileceğimize de inandım.
    -İstersen son şahadet kelimesini de birlikte okuyalım: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh.
    –Bunları eksiksiz cevaplayan öğrenci hediyeyi hak eder. Bu sebeple diyorum ki, dile benden ne dilersen?
    -Özür dilerim efendim!.
    -Neden?..
    -Çünkü ben bunları dinimin temelleridir diyerek Allah için öğrendim, hediyemi de Allah'tan (cc) beklerim, kullardan değil...
    Bu sırada aniden kolundaki saatine baktı, 'Aaaaa! Ders başlamış, yetişmem gerek!..' diyerek sanki pır diye uçtu gitti Kur'an kursuna doğru. Şaşırdım. Bu bir öğrenci miydi yoksa bir melek miydi?.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  3. #3
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Kur'an tekrarına Risale yorumu
    01 Temmuz 2009 / 16:55
    Prof. Dr. Muhammed Çelik'in 'Kur'ân Tekrarlarına Orijinal Bir Bakış' başlıklı Yeni Ümit Dergisinde yer alan makalesi

    Prof. Dr. Muhammed Çelik'in makalesi

    Evet, Kur’ân 14 asır evvel nazil olmuştur ama, O, Mele-i A’lâ’dan, her şeye hâkim bir noktadan, dünü, bugünü, yarını kabza-i kudretinde tesbih taneleri gibi çeviren, sistemleri idare eden, kalbimizin atışlarını dahi bilen Allah’ın ezelî ve ebedî ilminden gelmiştir.

    Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur'un asrın Kur'ân tefsiri ve onun bir mucizesi olduğunu sıklıkla ifade edip dikkatleri daima Risale-i Nur'a çekmektedir.1 İslâm dinine panoramik bakabilmiş ender âlimlerden olan Bediüzzaman, eserinde en temel, en nazik meseleleri ele almasına rağmen çelişkiye düşmemiştir. Bu muvaffakiyetin ipuçlarını onun bazı ifadelerinde buluyoruz: "Bu risale, Kur'ân âyetlerinin şuhudi bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur'ân-ı Hakîm'in bahçesinden koparılmış çiçeklerdir."2 "Kur'ân bize Asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki nerede olsam, hatta taş üzerinde de bulunsam, o Asâ'yı vuruyorum, hayat suyu fışkırıyor."3 Onun, "Kur'ân'dan ilhamla takip ettiğim yolla" ifadesi de bu cümledendir.4 Risale-i Nur'un Kur'ân'dan sızan anlamlardan oluştuğunu müteaddit yerlerde kaydeder.5

    Şimdi Kur'ân ilimleri müellifleri, erken dönemden itibaren Kur'ân tekrarları meselesini ele almışlardır. Konuya değişik perspektiflerden bakıp orijinal tespitlerde bulunan Bediüzzaman Kur'ân tekrarlarını Peygamber Efendimiz'in Risaleti ve Kur'ân mucizesi gibi iki hakikate bağlamaktadır. Mesnevi-i Nuriye'de Kur'ân mucizesine dikkat çektikten sonra şöyle der: "Nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) ispat eden deliller ne sayılabilir ne de sınırlandırılabilir.6 İnsanların terbiyesi için gönderilen Kur'ân'ın pek çok vazife ve makamları olduğunu kaydettikten sonra, Kur'ân tekrarlarını bu iki hakikate dayandırır. Böylece bir mimar edasıyla, nispeten tali gibi görünen bir hususun temel konularla olan alâkasına dikkat çekip azametini göstererek muhatabı, meseleyi bir bütün olarak algılamaya hazırlar.

    Risale-i Nur'da Kur'ân tekrarları hakkında şu konular öne çıkmaktadır:
    1. Kur'ân'ın Bir Dua ve Davet Kitabı Olması Açısından Tekrarı
    Kur'ân bir zikir, dua ve davet kitabı olduğuna göre, sûrelerinde gerçekleşen tekrar, belâgatçe tam isabet ve hikmettir. Çünkü zikir ve duadan maksat sevaptır ve İlâhî merhameti celp etmektir. Bilindiği üzere bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nispette sevap kazanılsın ve merhamet celp edilsin. Ayrıca zikrin tekrarı kalbi aydınlatır.

    Bediüzzaman, konuyu akıllarına sığıştıramayanlara ikna edici bir cevap verir: "Kur'ân hem bir zikir kitabı hem bir dua kitabı hem de bir davet kitabı olduğundan içinde tekrar güzeldir hatta elzemdir ve daha belagatlidir. Mesele kusur bulmaya çalışanların zannettiği gibi değildir. Zira zikrin özelliği, tekrarla tenvir etmektir. Duanın özelliği, yenilemekle takrir etmektir. Emir ve davetin özelliği, tekrarla pekiştirmektir." Karşısında tam ikna olmamış bir muhatabı varmış gibi meseleyi biraz daha açar ve şu inceliği kaydeder: "Cismanî ihtiyaç gibi, mânevî ihtiyaçlar da değişiktir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur: Cisme hava, ruha Hû gibi. Bazısına her saat: Bismillâh gibi vb. Demek, âyetin tekrarı, ihtiyaçların tekrarlanmasından ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek, uyandırıp teşvik etmek, ayrıca iştiyakı ve iştahı tahrik etmek için tekrar eder."7

    2. Kur'ân'ın Evrenselliğinin İcabı Olarak Tekrar
    Tekrarın, Kur'ân'ın evrenselliğinin bir tezahürü olduğunu kaydeden Müellif, orijinal bir tespitte bulunur: Kur'ân bütün beşer tabakalarına hitap ve deva olduğu için, zeki-gabî, takî-şakî, zâhid-gayr-ı zâhid, bütün insan tabakaları bu İlâhi hitaba mazhar olmaya ve Rahmân'ın eczanesinden ilaç almaya hakları vardır. Hâlbuki Kur'ân'ı tamamen ve daima okumak herkese kolay değildir. Bunun için, lüzumlu maksatlar ve hüccetler bilhassa uzun sûrelerde tekrar edilmiştir. Böylece her bir sûre neredeyse bir küçük Kur'ân hükmünde olsun ki, herkes kolaylıkla istediği vakit istediği sûreyi okumakla tam Kur'ân'ın sevabını kazanabilsin. İşte, وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ "Yemin olsun, Biz, ders alınsın diye Kur'ân'ı kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?" (Kamer, 32) âyet-i kerîmesi bu hakikati ispat ediyor.8 Ayrıca kimseyi mahrum etmemek için tevhit, haşir ve Hz. Musa'nın kıssası gibi bazı maksatlar tekrar edilmiştir.

    3. Kur'ân İ'cazının Tezahürü Olarak Tekrar
    Kur'ân, muhataplarını iknâ ile irşat etmektedir. "Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı, eğer o Allah'tan başkası tarafından olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı." (Nisa: 4/82) âyeti, Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğunu iknâ ile göstermektedir. Risale-i Nur'un mümeyyiz vasfı, Kur'ân'ın rehberliğinde "iknâ ile irşat" usulüyle telif edildiğinden bittabi hem Kur'ân'ın i'câzı hem de tekrarları konusunda aynı usulü gözetmiştir. Ayrıca mesele hassas bir yaklaşımla i'câza kapı aralayan bir perspektifle ele alınarak i'câzla tekrar birbiriyle pekiştirilmektedir.

    Mesele tekrar-i'câz ilgisi kurularak temsilî bir anlatımla şöyle müşahhaslaştırılır: Kur'ân, güzel, tatlı tekrarlarıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada değişik birçok mânâları, farklı seviyedeki muhataplara iyice anlatmaktadır. Ayrıca küçük ve sıradan bir olaydaki en küçük ve önemsiz şeylerin dahi merhamet nazarında ve tedbir dairesi ve iradesinde olduğunu bildirmektedir. Bundan dolayı İslâmiyet'i tesiste ve dinin tedvininde sahabenin cüz'î hâdiselerini de dikkat nazarına almaktadır. Bunda küllî düsturların bulunması ve umumî olan İslâmiyet'in tesisinde o küçük olayların çekirdekler hükmünde çok önemli meyveleri vermeleri açısından bir nevi i'cazını gösterir.9

    Kur'ân'ın kapsama alanına bütün insanlar girdiğinden farklı seviyede muhataplar söz konusudur. Ayrıca Kur'ân'ın hitabında, her ferdin kabiliyeti ölçüsünde istifadesi gibi küllî bir gaye de mevcuttur. Meselenin diğer varlıklarla ve âhiretle ilgili kuvvetli bir bağı olduğunu ifadeyle tekrar-i'caz ilgisinin kozmik boyutunu yine orijinal bir tespitle ortaya koyar.10

    Tekrar âyetlerinden bir kısmı, "uyarma, korkutma, sakındırma, ikâz etme" anlamlarını ifade eden inzara yöneliktir. Bu çerçevede âyet sonlarındaki fezlekelerin tekrarında tezahür eden i'câza da değinir: "Allah her şeye hakkıyla kâdirdir." (Bakara, 2: 20). "Allah her şeyi hakkıyla bilir." (Ankebut, 29: 62). "Onun kudreti her şeye galiptir; O her şeyi hikmetle yapar." (Rum, 30: 27) gibi tevhit ve âhireti anlatan fezlekelerde ve hatimelerde yüksek belâgat, meziyetler ve nükteler bulunduğunu, o fezleke ve hatimelerin pek çok nükte ve meziyetlerinden on tanesini beyan edip bunda büyük bir mucize bulunduğunu inatçılara da ispat ettiğini ifade etmektedir.11

    4. Tasrif
    Kur'ân, mesajını farklı üslûplarla (tasrif) sunmaktadır. "Böylece bu kitabı Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda uyarı ve tehditlerimizi farklı üsluplarla anlattık (صَرَّفْنَا). (..)" (Tâhâ, 113) âyeti buna işaret etmektedir.

    Bediüzzaman, ele aldığı meseleleri her açıdan inceler. En ince, an hassas yönlerini ele alır, en girift taraflarını çözer. Konuya cüz'î küllî, mikro makro her perspektiften yaklaşır. Tekrar konusunda muhatabın dikkatini mikrodan makroya yönlendirip, Risale-i Nur'un alâmet-i farikası olan panoramik bakışla tabloyu bir bütün olarak gözler önüne serer. Dolayısıyla ağaçla meşgul ederken ormanı gözden kaçırtmaz. Çok yönlü bir realite olan tekrarın tasrif esprisini derinliğine ve kuşatıcı bir bakışla şöyle açıklar:

    a. Kur'ân tesis edicidir, mübin bir dinin esasıdır ve şu İslâmiyet âleminin temelleridir ve beşerin içtimaî hayatını değiştirip muhtelif tabakalara, onların mükerrer suallerine cevaptır. Tesis ediciye tespit etmek için tekrar, tekit için yenilemek, teyit için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır. Kur'ân, öyle azim meselelerden ve dakik hakikatlerden bahsediyor ki, bunları umumun kalblerine yerleştirmek için, çok defa muhtelif şekillerde tekrar lazımdır. Bununla beraber, görünürde tekrardır. Fakat aslında her bir âyetin çok mânâları, çok faydaları, çok vecihleri ve tabakaları vardır. Her bir makamda ayrı bir mânâ, fayda ve maksatlar için zikrediliyor.12

    b. Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir matla' var. Her bir kıssa için çok vecihler, hükümler, faydalar, maksatlar vardır. Binaenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münasip bir vecih ve fayda için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatte tekrar değildir.13

    c. Âyetlerin tasrifinin, Kur'ân'ın ana konularından olan tevhit hakkında temin ettiği faydayı şöyle açıklar: Bazen bir sahifede makamın gereği ve fehimlerin ihtiyacı ve beyandaki belagat açısından yirmi defa açıkça ve zımnen tevhit hakikatini ifade eder. Bu, değil usanç, sadece kuvvet ve şevk verir.14

    d. İşârâtu'l-İ'câz'da meseleye, iknâ ile irşat esprisi ile yaklaşmakta ve bahsi, eğitim ve öğretimin en önemli mekanizması olan soru-cevap tekniği ile ele alarak tasrif boyutunu vurgulamaktadır:

    "Sual: Îcâz ile i'câz sıfatlarını ihtiva eden Kur'ân-ı Azîmüşşan'da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ , Rahmân Sûresi'ndeki فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyeti ile, Mürselât Sûresi'ndeki لِّلْمُكَذِّبِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ âyeti gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Oysa bu tekrarlar, belâgate aykırıdır, usanç veriyor.

    Cevap: Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazen usanç veriyor, fakat bu umumi değildir; her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zâhirî tekrarlar, belâgatçe güzel bulunmakta ve takdir edilmektedir. Evet, insanın yediği yemekler, biri gıda, diğeri meyve olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısım, tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, çok teşekkürlere sebep olur. İkinci kısmın tekerrüründe usanç, yenilenmesinde lezzet vardır. Bunun gibi, kelâmlar da iki kısımdır. Bir kısmı ruhlara gıda, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekerrür ettikçe güneşin ışığı gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabîlinden iştah açan kısımda tekerrür makbul değildir.

    Bu itibarla Kur'ân, bir bütün olarak kalblere kut (gıda) ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur'ân âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar. Ezcümle:

    بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ gibi âyetlerde bulunan hayat ukdesi ve nuranî esaslar, tekerrür ettikçe iştahları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, aslında tekerrür değildir. Ancak وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهاً (Bakara, 2/25) kabilinden, o çeşitli hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar, yalnız ibarece, lâfızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hatta Hz. Musa'nın kıssası, çok meziyetleri ve hikmetleri içine almaktadır. Her makamda o makama uygun bir vecihle zikredilmesi, belâgatin ta kendisidir.

    Kur'ân-ı Azîmüşşan, o meşhur kıssayı, gümüş iken, yed-i beyzâsına alarak altın kalıbına dökmekle öyle bir belâgat nakşına mazhar etmiştir ki, bütün belâgat ehli, onun belâgatine hayran olmuş, secdeye varmışlardır. Aynı şekilde, Allah'tan iyilik, bereket ve yardım dileme gibi çok vecihleri içine alan; tevhit, tenzih, senâ, celâl, cemal ve ihsan gibi çok makamları ihtiva eden; tevhit, nübüvvet, haşir ve adalet gibi dört maksadı işaret eden besmele, zikredilen yerlerin her birisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibarıyla zikredilmiş ve edilmektedir. Bununla birlikte, hangi sûrede tekerrür varsa, o sûrenin ruhuyla uyumlu bir vecih bizzat kastedilmekle öteki vecihlerin istitradî (parantez cümlesi) ve tebeî zikirleri, belâgate aykırı değildir.15

    Hz. Musa'nın kıssası ile ilgili belagat, edebî zevk, etimoloji ve daha birçok açıdan şu mükemmel tespiti yapmaktadır: "Kıssa-i Musa meşhur darb-ı meseldeki tefariku'l-asâ16dan daha faydalıdır. O asâ ne kadar parçalansa yine bir işe yaradığı gibi, Kıssa-i Musa da öyledir. Bundan dolayı, Kur'ân yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyanıyla o kıssayı aldı ve birçok surede gösterdi."17

    5. Eğitim-Öğretim Mekanizması Olarak Tekrar
    Eğitimin bir hedefi, fertleri yararlı düşünce ve işlere sevk edip, onları istek ve arzularının peşinde sürüklenmekten korumak, otokontrol mekanizması geliştirmektir. İnsan davranışlarını olumlu yönde geliştirmek gibi mühim bir hususiyeti haiz olan Risale-i Nur, tekrarın eğitim psikolojisi açısından faydasını da açıklar:

    "İnsanın his yönü ağır bassa, aklın muhakemesini dinlemez; heves ve vehmi hükmedip, en az ve önemsiz hazır bir lezzeti ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Az bir hazır sıkıntıdan, ileride gelecek büyük bir azaptan daha fazla çekinir. Çünkü tevehhüm, heves ve his ileriyi görmüyor, hatta inkâr ediyor. Nefis dahi yardım etse, iman yeri olan kalb ve akıl susar, mağlûp olurlar. O hâlde, büyük günahları işlemek imansızlıktan gelmiyor, bilakis his, heves ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir. Ayrıca geçen işaretlerden anlaşıldığı gibi, fenalık ve heveslerin yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İnsi ve cinni şeytan, insanları o yola çabuk sevk ediyor. Hayret edilecek bir durumdur ki, bekâ âleminin –hadîste belirtildiği üzere-sinek kanadı kadar18 bir nuru, ebedi olduğu için, bir insanın ömrü boyunca dünyadan aldığı lezzet ve nimete bedel geldiği halde, bazı zavallılar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider. Bundan ötürü, Kur'ân-ı Hakîm, müminleri pek çok tekrar ve ısrar, tehdit ve teşvik ile, günahtan sakındırıp hayra sevk ediyor."19

    6. Tekrarın Caydırıcı ve Teselli Yönü
    Melek tabiatlı insan azdır. Beri tarafta şeytan tabiatlı olanlar da çok değildir. Geriye kalan büyük çoğunluk eğitime elverişli, irşat ve uyarılardan etkilenmeye müsait olduğundan eğitimle kusur ve yanlışlarını düzeltip kendilerine çekidüzen vermeye açıktırlar. Müellifimiz, irşat mekanizmalarından biri olan tekrarın iki farklı tesiri olduğunu ortaya koyar:

    a. Zalimleri Caydırma
    Tekrarın caydırıcılığını şöyle açıklar: "Kur'ân, kıssadan yalnız bir hisse ve bir tarihi olaydan bir ibret değil, bir küllî düsturun fertleri olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nazil oluyor gibidir. Bilhassa çok tekrar ile الظَّالِمِينَ الظَّالِمِينَ (zalimler, zalimler) deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan gök ve yer musibetlerini şiddetle açıklaması bu asrın benzersiz zulümlerine Âd, Semûd ve Firavun'un başlarına gelen azaplara dikkat çekiyor.

    وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَا كَذَلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ

    "Kâfirlere ise cehennem ateşi var. Ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de ateşin azabı hafifletilir." (Fâtır, 36)
    إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ "Elbette, zalimlerin hakkı gayet acı bir azaptır." (İbrahim, 22) gibi tehdit âyetlerini Kur'ân'ın, gayet şiddet, hiddet, kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti şudur: Beşerin küfrü, kâinatın ve yaratılmışların büyük çoğunluğunun hukukuna öyle bir tecavüzdür ki gökleri ve yeri kızdırıyor ve unsurlarını öfkelendiriyor, tufanlarla o zalimleri tokatlıyor. إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقاً وَهِيَ تَفُورُ "Onlar oraya atılınca, cehennemin müthiş homurtusunu, kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler." (Mülk, 7) âyetinin açıkça ifadesiyle, o zalim inkârcılara cehennem paralanacak derecede öfkeleniyor. İşte böyle umumî bir cinayete ve sınırsız bir tecavüze karşı beşerin küçüklük ve önemsizliği noktasında değil, bilakis zalimce cinayetinin büyüklüğüne ve kâfirce tecavüzünün dehşetine karşı kâinatın Sahibi kendi kullarının hukukunun önemini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki sonsuz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermanında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar, milyarlarca defa tekrar etse, yine israf ve kusur değildir.20

    "Mekkî olan Rahmân Sûresi'ndeki, âyeti فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ "Şimdi Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?" âyeti ile Mürselât Sûresi'ndeki لِّلْمُكَذِّبِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ "Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!" âyetlerinin tekrarını da zalimleri tehdit çerçevesinde değerlendirir.21

    b. Müminleri Teselli ve Cesaretlendirme
    Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara dinlerinden dolayı husumet besleyen Kureyş müşriklerinin şirkte ısrarlarına karşı yapılan uyarı ve tehditlerin önemini yükseltmek, bu arada Resûlullâh'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ve müminleri teselli etmek için uyarılar tekrarlanmaktadır.

    Meselenin şu psikolojik faydasına da dikkat çekmektedir: Zulme maruz kalmış zayıf, çaresiz müminler, mağduriyetlerinin giderileceğini, haklarının teslim edileceğini bilmekle teselli bulurlar. Bu itibarla, zalimleri tehdit eden ayetlerin tekrarı "Mazlum iman ehline İbrahim ve Musa (as) gibi Peygamberlerin kurtuluşlarıyla teselli veriyor."22 Mazlumlar, "imhâl var ihmal yok" gerçeğinin şuurunda olarak zalimlerin hesaba çekileceğini, hak ettikleri cezayı alacakları inancıyla teselli bulur, karamsarlığa düşmezler. Fert sağlığının yanında toplum sağlığı için de bu hayatidir. Ayrıca şu hususa da dikkat çeker:
    إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ
    "İman edip yararlı işler yapanlara ise, içinden ırmaklar akan cennetler var. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur!" (Burûc, 85/11) âyetinin gösterdiği ebedî mutluluk gerçeği 'zavallı beşere her dakika kendini gösteren ölüm gerçeğinin; hem insanı, hem dünyasını, hem bütün sevdiklerini ebedi idamdan kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır.' dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinat kadar önem verilse yine israf olmaz, kıymetinden düşmez."23

    7. Mekkî Sûreler ve Tekrar
    Tekrarlanan âyetlerin çoğunlukla Mekkî sûrelerde gelmesinin hikmetine dâir şu tespitte bulunur: Mekke'de ilk etapta muhatap ve muarızlar, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belagatçe kuvvetli bir âlî üslup ve i'cazlı, ikna edici, kanaat verici bir icmal ve tespit için tekrar lâzımdır. Bu itibarla genellikle Mekke sûreleri iman rükünlerini ve tevhit mertebelerini gayet kuvvetli yüksek ve i'cazlı bir îcaz ile tekrar edip ifade etmektedir. Böylece mebde ve meadi, Allah'ı ve ahireti değil yalnız bir sayfada, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazen bir harfte ve takdim tehir ve belirli belirsiz, hazf ve zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki belagat ilminin dâhi imamları hayretle karşılamışlar.24

    8. Tekrarla İlgili Bir Tecrübe
    Kur'ân âyetleri üzerinde yoğunlaşarak, onları hissederek eserini yazan Bediüzzaman yaşadığı bir tecrübe ile Kur'ân'ın i'câzını ispat etmektedir.25 Tekrar konusunda ise şöyle bir tecrübesini nakleder: "Herkes her vakit Kur'ân'a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur'ân'ı okumaya gücü yetmez; ama bir sûreyi okumaya genellikle gücü yeter. Onun için Kur'ân'ın en mühim gayeleri çoğunlukla uzun sûrelerde anlatılarak, her bir sûre küçük bir Kur'ân hükmüne geçmiştir. O hâlde hiç kimseyi mahrum etmemek için haşir, tevhit ve Hz. Musa'nın (as) kıssası gibi bazı maksatlar tekrar edilmiştir. Tıpkı bu önemli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı hâlde, bazı ince iman hakikatleri ve kuvvetli hüccetleri müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur'a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamamını okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş şümullü bir risale elde edebilir. Ve çoğu vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç yenilendiği gibi, o da mütalâasını tekrar eder."26

    Okuyucusunu da şu tecrübeyi yaşamaya teşvik eder: "Bu risalenin ibaresindeki icmal, îcaz ve anlaşılmasındaki zâhirî zorluklar, seni ürkütmesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ (Furkân, 25/2) gibi Kur'ân tekrarlarının sırrı sana açılsın."27

    * Dicle Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi
    mcelik@yeniumit.com.tr

    Dipnotlar
    1. Risale-i Nur Külliyatı, I, 522 (Mektubât, 28. mektup). İktibaslar tarafımızdan sadeleştirilmiştir.
    2. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1373 (Mesnevî-i Nuriye).
    3. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1310 (Mesnevî-i Nuriye, Katre'nin sonunda).
    4. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1310 (Mesnevî-i Nuriye, Katre).
    5. Risale-i Nur Külliyatı, I, 843 (Birinci Şua).
    6. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1361-1362 (Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale). 7. Risale-i Nur Külliyatı, I, 95-96 (Sözler, On dokuzuncu Söz, On Dördüncü Reşha).
    8. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1361-1362 (Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale). 9. Risale-i Nur Külliyatı, I, 973 (özetle).
    10. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, I, 973 (Şualar).
    11. Risale-i Nur Külliyatı, I, 974 (Şualar).
    12. Risale-i Nur Külliyatı, I, 95-96 (Sözler, On dokuzuncu Söz).
    13. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1361-1362 (Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale).
    14. Risale-i Nur Külliyatı, I, 973.
    15. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1167 (İşârâtu'l-İ'câz, Bakara Sûresi).
    16. Tefariku'l-asâ: Arapçada bir deyimdir. Asâ parçalara ayrılsa bile her parçasının bir işte yaradığını anlatır. Bkz. Câhız, Beyân, Beyrût 1993, III, 739.
    17. Risale-i Nur Külliyatı, II, 2017 (Muhâkemât).
    18. "Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum bile içemezlerdi." Tirmizi, Zühd 13.
    19. Risale-i Nur Külliyatı, I, 621.
    20. Risale-i Nur Külliyatı, I, 975 (Şualar, on birinci Şua).
    21. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, 973 (Şuâlar, On birinci Şua).
    22. Risale-i Nur Külliyatı, I, 972 (Şuâlar, On Birinci Şua).
    23. B. Saîd Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, I, 975 (Şualar, On birinci Şua).
    24. Risale-i Nur Külliyatı, I, 974 (Şuâlar, On Birinci Şua).
    25. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, I, 492 (Mektubat, 26. Mektup, 1. Mebhas).
    26. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1589 (Kastamonu Lâhikası).
    27. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1373 (Mesnevî-î Nuriye).
    Yeni Ümit Dergisi
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  4. #4
    Yasaklı Üye İbrahim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    38
    Mesajlar
    743

    Standart

    .....
    Konu Ene-Zerre tarafından (02.07.09 Saat 12:14 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Alıntı İbrahim Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    .....

    İbrahim kardeşim,bu yazıda sapık bir ifade buluyorsan ittika edelim Allah'a?

    Bir grup müslüman, efendim Kur’an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur’an’ı anlama imkânımız olmadığı gibi, anlama so*rumluluğumuz da yoktur. Onun için biz, başka değil onların anlayışına tâbi olmak zorundayız. Binaenaleyh bugün Kur’an’ı yeniden anlamaya çalışmak yerine fıkıh okuya*lım. Kur’an’ı da anlamak ve uygulamak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalı*yız diyorlar. Ve böylece tamamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar.


    Bir başka grup müslüman da, bunların tamamen zıddına, efen*dim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geç*miştekilerin, Rasulullah’ın, sahâbenin, tâbiînin ve müctehid imamların Kur’an’ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladık*ları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. On*ların anlayışları kendilerini ve kendi dö*nemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bakmaksızın salt aklımızla Kur’an’ı anla-ak ve hayatımıza aktarmak zorun*dayız diyorlar.


    Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat, diğeri de tefrittir. Ne tümüyle kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tümüyle geçmişi silmek doğrudur. İşin doğrusu, bugün bizler de Allah’ın kitabını anlamaya ça*lışmak zo*rundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâ*kis Al*lah’ın Resûlünden bugüne kadar Kur’an’la alâkalı, o âyetle alâ*kalı kim ne demişse, nasıl anlamış*sa onlara da müracaat ederek bu*gün biz de anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ı anlamak zorunda*yız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların Müs*lümanlık adına bu kitaptan sorumlu oldukları kadar, bizler de so-rum*luyuz. Onlardan kulluk isteyen Allah biz den de iste*mektedir.


    Öyleyse bugün biz de okuyup anlamaya çalışacağız bu kitabı ama, bizden öncekileri silmeden. Vallahi eğer şu kitap sadece bana gelmiş olsaydı, ilk defa bana gelmiş olsaydı, Rabbim direk bunu bana göndermiş olsaydı o zaman kimseyi takmaz sadece onu kendim anlar ve anladığım gibi uygulardım. Ama bu kitap ilk defa bana gelmemiş. Benden önce de Rasulullah efendimizden bu yana her dönem bunu anlayanlar ve yaşayanlar olmuş. Öyleyse elbette ben ukalâlık etmeyerek benden öncekilerin anlayışlarına da müracaat etmeliyim.

    Besair-ul Kur'an'ın Mukaddimesinden....(devam-2)

  6. #6
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    Mustafa ÖZCAN
    .
    Kur’an’ı kendi nefsi için sevmek
    07 Temmuz 2009 Salı 09:09
    Kur’an-ı Kerim’le münasebette iki yol ve seçenek vardır. Bir Kur’an-ı Kerim’e siper olmak var, bir de Kur’an-ı Kerim’i kendine siper etmek var. Zaman zaman fedakar ve cefakar ve ehli hizmet ve hamiyet Müslümanlar Kur’an için kendilerini feda ediyorlar ve Kur’an-ı Kerim’e sur ve zırh oluyorlar. Bediüzzaman, Kur’an etrafındaki koruma zırhlarının yıkıldığı için meydana atıldığını söyler. Bu zırhlar Kur’an dusturlarına ve öğretilerine hami olan Osmanlı devleti gibi örgütlü yapılardı. Bu yapıların tarihe karışması ve inkiraz bulmasıyla birlikte Kur’an bir nevi fiziken hamisiz kalmıştır. Lakin bu durumda zırhsız kalan Kur’an kendi kendine sahaya inmiş ve mucizekar manalarını izhar etmiştir (sunirihim ayatina fi’l. afaki ve fi enfusihim hatta yetebeyyene lehumu’l hakk) dolayısıyla hak ve hakikat vekaletsiz bir biçimde kendi kendini savunmaya başlamıştır. Lakin bir de tarih boyunca konumunu güçlendirmek için Kur’an-ı Kerim’i kendilerine zırh edinen insanlar vardır. Selman Avde bunların veya bu misillu insanların ‘tazimu nusus/nas ve kutsal metinlerin tazimi’ adı altında ‘tazimu nufus’ yaptıklarını yani nasları tazim ve onları tebcil adıyla aslında nefislerini tezkiye ettiklerini ve nefislerini tazim ettiklerini söylemektedir. Bu hususta Şeyh Selman Avde’nin ‘et teterrüs binnas’ makalesi ve yazısı sanki 100 yıl önce Bediüzzaman tarafından kaleme alınmış gibidir. Ya da 100 yıl önce Bediüzzaman’ın Sunuhat’ta söyledikleri bir biçimde Selman Avde tarafından 100 yıl sonra yeniden gündeme getirilmiştir. Önce Bediüzzaman’ın Sunuhat’ta söylediklerine kulak verelim ve ardından Selman Avde’nin yazdıklarına değinelim..
    ¥
    Bediüzzaman Sunuhat’ta Kur’an-ı Kerim’i kendine siper etme konusunda şunları söylüyor: “Dediler: “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.”
    Dedim: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şartla ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hâmiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.”
    Denildi: “Nasıl anlarız?”
    Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
    “Meselâ, iki adam dövüşürler. Biri, zayıf düşeceğini hissederken, elindeki Kur’ân’ı kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin, Kur’ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin, Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’ân’ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zayıf bir elde beraber yere düşerse, o Kur’ân’ı kendi nefsi için sever demektir. “Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa “Dinsizsiniz” dese, onları tecavüze sevk etmektir. Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfi siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.” Dediler: “İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?” Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır...”
    ¥
    Kur’an-ı Kerim’i kendilerine basamak ve siper edinenler tarih boyunca hep olagelmiş ve sapla saman birbirine karıştırılmıştır. Lakin batıl hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. Sönüp gitmiştir. Belki de tarihte bunun en somut ve bariz örneklerinden birisi de Kur’an-ı Kerim’i mızrakların ucuna takarak sonuç alma siyaseti olmuştur. Bu Kur’an-ı Kerim’in manipülasyonudur ve bu yöntemle geçici bir sonuç almak mümkündür. Lakin dünya ömrü kısadır ve dünya da mekkardır ve kimseye yar olmaz. Geride sadece yanlışların vebali kalır.
    Vakit
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  7. #7
    Dost pudrasekerı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesajlar
    19

    Standart

    zaten mantiken,insan anlamadığı bir kitaptan niye hesaba çekilsin ki...

  8. #8
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Alıntı pudrasekerı Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    zaten mantiken,insan anlamadığı bir kitaptan niye hesaba çekilsin ki...
    İnsan anlamadığı kitaptan değil..
    Anlamaya ve yaşamaya çalışmadığı kitaptan hesaba çekilecek..
    لَيْسَ لِـْلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعٰى
    Konu seyyah_salih tarafından (16.12.09 Saat 15:51 ) değiştirilmiştir.
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  9. #9
    Dost pudrasekerı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesajlar
    19

    Standart

    Alıntı seyyah_salih Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    İnsan anlamadığı kitaptan değil..
    Anlamaya ve yaşamaya çalışmadığı kitaptan hesaba çekilecek..
    لَيْسَ لِـْلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعٰى
    iyide salih abi anlıyamıyacağım bir kitabı,nasıl anlamaya çalışıcam ki

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Misyonerdi İslam davetçisi oldu

    Hristiyan bir misyonerken Müslüman olmaya karar veren Malezyalı Ferahan'ın hidayet öyküsü...



    İslam son yıllarda bütün dünyada büyük bir ilgi görüyor ve her türlü olumsuz propagandaya rağmen İslam'a girenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Muhammed Ferhan da daha önce Hıristiyan olup daha sonra Müslüman olmaya karar veren bir Malezyalı. Muhammed Ferhan'ın İslam'a girmeden önceki ismi Pastor Yuhanıs'mış. Babası bir papaz olan Muhammed Ferhan Hıristiyanlığı yaymak için gerçekleştirilen misyonerlik faaliyetlerinin içinde de bizzat bulunmuş. İslam'a giriş hikayesi oldukça ilginç olan Ferhan şu an Malezya'nın ileri gelen İslam Davetçileri arasında sayılıyor. Yaptığı davet çalışmalarıyla 2 binden fazla kişinin İslam'a girmesine vesile olan Ferhan'ın ayrıca İslam ve Hıristiyanlık üzerine hazırladığı kitapları da bulunuyor.

    -Hıristiyan bir papazken Müslüman olmaya karar verdiniz. Bize Hıristiyanlıktan İslam'a doğru uzanan hayat serüveninizi anlatır mısınız?

    Babam Malezya'daki Hıristiyan Katolikler arasında itibar ve saygı gören bir papazdı. Benim de çocukluğumun büyük bir kısmı kilisede geçti ve babam beni küçüklüğümden itibaren iyi bir Hıristiyan olarak yetiştirdi. 7 sene boyunca babamdan Hıristiyanlıkla ilgili özel dersler aldım. Bu özel dersler daha sonraki yıllar başka öğretmenlerin gözetiminde de sürdü. Daha sonra insanları Hıristiyanlaştırmak için misyonerlik çalışmalarına katıldım.

    -Nerede?

    Endonezya'nın Badun Bölgesi'ne giderek önce iyi bir misyoner olmak için kilisede eğitim gördüm. Daha sonra misyonerlere katıldım. Endonezya'daki eğitimimi ve davet çalışmalarımı tamamladıktan sonra Malezya'ya geri döndüm ve Seba Bölgesi'nde bir lisede öğretmenlik yapmaya başladım. Okulda hem Müslüman, hem Hıristiyan, hem de Hindu dinine mensup öğrenciler eğitim görüyordu. Birgün okuldaki Müslüman öğrencilerin derslerine giren öğretmenle aramızda İslam hakkında bir tartışma gerçekleşti. Bu tartışmanın ardından kendi kendime Kur-an okumaya karar verdim. Kuran'ı okumaktaki amacım Kuran'ın açıklarını ve çelişkilerini bulup Müslümanlara özellikle de okuldaki Müslüman öğretmenlere karşı tartışmalarda galip gelmekti. Kuran'ı okumaya başladıktan sonra İslam'a olan ilgim de artmaya başladı.

    -Kur'an okumak düşünce dünyanızda ne gibi değişikliklere neden oldu?

    Kur-an'daki Meryem, Yusuf ve Saf Surelerinden çok etkilendim. Kuran üzerine araştırma yapmaya başladıktan sonra okuldaki Müslüman öğrencilere ders veren öğretmenle İslam ve Kur-an üzerine yaptığımız sohbetler daha da gelişti. Bazı zamanlar tartışıyorduk, bazı zamanlar da ondan Kuran'dan okuduğum bazı ayetleri bana açıklamasını istiyordum. Daha önce Hıristiyan bir din adamıyken Müslüman olup insanları İslam'a davet etmeye başlayan Ahmet Dedat'ın kitaplarının tamamına yakınını da okudum. İslam'ı daha iyi anlama noktasında Ahmet Dedat'ın kitaplarından ve video konuşmalarından çok faydalandım. Ayrıca Müslüman din adamlarıyla Hıristiyan din adamları arasında gerçekleşen tartışmalara da katıldım. 1989 yılında Bernames İncilini okum. Bernames İncilinde açık bir şekilde Ahmed adında gelecek bir peygamberden bahsedildiğini gördüm.

    "1O SENE İSLAM'I ARAŞTIRDIM"

    -Müslüman olmadan önce İslam üzerine kaç sene araştırmalar yaptınız?

    Tam on sene boyunca İslam üzerine araştırmalar yaptım. Bu on senenin sonunda İslam'ın Allah tarafından gönderilen son din olduğuna tamamen inandım. İslam ile Hıristiyanlık, Kur-an ile İncil arasındaki farkı net bir şekilde anladım ve 1990 yılında Müslüman oldum. Müslüman olmamda gördüğüm bir rüyanın da etkisi oldu.

    -Bu rüyayı bize anlatır mısınız?

    Bu rüyayı Müslüman olmadan kısa bir süre önce görmüştüm. Rüyamda bir çukurun önünde duruyorum. Çukurun içi vahşi ve yırtıcı hayvanlarla dolu. Birden bir nur halkası yanıma yaklaşarak bana çukura girmek istemiyorsam Fatiha Suresi'ni okumamı söyledi. Ben de nur halkasına Fatiha Suresi'ni okumayı bilmediğimi ifade ettim. Bunun üzerine nur halkası Fatiha'yı okumaya başladı. Nur halkası Fatiha'yı okurken ben de uyandım. Bu rüya beni çok etkiledi ve kalbimin İslam'a daha da ısınmasını sağladı.

    -Müslüman olduktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?

    Hayatım tamamen değişti. Öncelikle İslam'ı öğrenmek için ders almaya başladım. Malezya'nın Klantan Bölgesi'ndeki Davet ve İslam Okulu'ndan mezun oldum ve Kur-an'ı ezberledim. Hafızlık eğitimimin ardında Kahire'deki Ezher Üniversitesi'ne giderek Ezher'de 3 sene eğitim gördüm. Mısır'dan dönünce Seba Bölgesi'ne 2 Kur-an kursu açtım. Kur-an kurslarında okuyan öğrencilerim şu an hafızlık yapıyorlar. Bu kurslarda eğitim gören 50 öğrenci Seba Bölgesi'nde yaptığımız davet çalışmaları sonucu İslam'a girdi ve Kur-an'ı ezberlemeye başladı. Müslüman olduktan sonra ayrıca ailemle özellikle de babamla çok ciddi sorunlar yaşadım.

    "BABAM BENİ ÖLDÜRMEK İSTEDİ"

    -Ne tür sorunlar?

    İslam'a girdikten sonra evde namaz kılmaya başladım. Annem namaz kıldığımı görünce bana niçin Müslümanlar gibi namaz kıldığımı sordu. Anneme Müslüman olduğumu söyleyince annem benim Müslüman olduğumu babama haber verdi. Babam son derece sinirli bir şekilde yanıma gelerek bana annemden duyduklarının doğru olup olmadığını sordu. Babama da Hıristiyanlığı terk ettiğimi ve İslam'a girdiğimi söyledim. Babam öyle sinirlendi ki duvardaki tüfeği alarak bana doğrulttu ve beni öldürmek istedi. Hatta tüfeği bana doğrulttuğu sırada tüfek ateş aldı; fakat annem son anda babamın elindeki tüfeği iterek tüfekten çıkan kurşunun bana isabet etmesini engelledi ve bu olaydan sonra evden kaçtım. Babam tanınan bir papaz olduğu için Müslüman olmam onu çok üzüyordu ve bana karşı çok kızgındı. 7 yıl boyunca anne ve babama İslam'a girmeleri için mektuplar yazdım. Ayrıca geceleri hacet namazı kılıp Rabbim'den anne ve babamın İslam'a girmesini istedim. Bu 7 senenin sonunda bir zamanlar Malezya'da ileri gelen bir papaz olan babam, annem ve akrabalarımın tamamına yakını Müslüman oldu. Babam şu an imamlık yapıyor ve benimle birlikte kur'an kursunda hafızlık yapan öğrencilerle ilgileniyor.

    -Siz ayrıca Malezya'da tanınan bir davetçi ve hatipsiniz. Yaptığınız davet çalışmaları sonucu şu ana kadar toplam kaç kişi Müslüman oldu?

    Allah 2 binden fazla kişinin İslam'a girmesinde bizi vesile kıldı. 15 köyde yaptığımız davet çalışmaları sonucu köylülerin tamamına yakını Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldular.

    -Son olarak ne söylemek istersiniz?

    İman biz Müslümanlar için büyük bir nimettir. Müslümanlar olarak bu nimetin değerini bilmeliyiz.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 25.10.09, 13:17
  2. Almanya’daki İslâmî Fütûhâtta Risâle-i Nur’un Büyük Rolü Olmuştur
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02.08.09, 00:33
  3. Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 22.11.08, 19:52
  4. Kur’an-ı Kerim'de Mü’minlerin 100 Vasfı
    By virs in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 14.04.08, 00:39

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0