+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: Bilmek,Anlamak ve Hayatımı Onunla Kurmak Zorunda Olduğum Kitabımla Nasıl Dost Olurum?

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Bilmek,Anlamak ve Hayatımı Onunla Kurmak Zorunda Olduğum Kitabımla Nasıl Dost Olurum?

    Besair-ul Kur'an'ın Mukaddimesinden....

    MUKADDİME

    Kur’an’ı anlamanın yolu:


    A- Kur’an’ı anlamanın birinci yolu yine Kur’-an’dır. Kur’an’ın ilk müfessiri yine Kur’andır.


    “Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Al­lah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri tahkim edilmiş (Sağlamlaştırılıp kesin kılın­mış), sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır."
    (Hûd 1,2)


    Tüm zamanları, tüm mekânları, tüm insanlığı kapsayan bu kita­bın âyetleri bir yasa, bir ferman, bir yazgı ve hayat programı ola­rak tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır.
    Hiçbir gücün bu kitabın âyet­lerini nakzetmesi, kaldır­ması, ilga edip değiştirmesi mümkün değildir.
    Kıyamete kadar hiçbir gücün, hiçbir varlığın bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir.
    Tıpkı Allah’ın şu öteki âyetleri olan semâvat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştı­rılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuştur. Kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bun­lar.
    Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sa­hibi olan bir kitabın âyetleridir.
    Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa, o değişme­yen bir yasadır. İyi kötü, hayır şer, hak bâtıl, adâlet zulüm, iman küfür, cennet cehennem, hayat ölüm konusunda tek hâkim, tek kıstas bu kitaptır.


    Âyetin beyanıyla Cenab-ı Hak kitabının âyetlerini tahkim buyurduk­tan sonra da onları tafsîl ettiğini, açıkladığını, herkesin anlayabileceği, herkesin uygula­yabileceği, herkesin kendisiyle yol bulabileceği, her­kesin kendisiyle hayatını düzenleyebileceği açık bir hale getirdiğini haber veriyor.
    Veya fâsılalı fâsılalı, bölüm bölüm, sûre sûre, âyet âyet hükümlerini beyan etmiştir.
    Kitabındaki bir âyetin kapalılığını daha sonra gelen başka bir âyetiyle tafsîl buyurmuş, açık­lığa kavuştur­muştur. Bakara’nın evvelindeki bir âyeti, ileriki bölümlerde gele­cek bir âyetle veya Âl-i İmrân’da gelecek başka bir âyetle açıklayıp tefsir et­miştir.


    “Ey Muhammed! Cebrâil sana Kur’an’ı okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrâil'e okuttuğu­muz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak Bize düşer.”
    (İnsân 16,19)


    Vahyin inişi esnasında Allah’ın Resûlü kendisine gelen âyetleri unut­mamak, bir an evvel bellemek, ezberlemek ve onu insanlara ulaştırmak için nötr halini bozup, dilini hareket ettirmeye başlayınca Rabbimiz onu uyarı­verdi:
    Yo! Yo! Peygamberim! Öyle yapma! Dilini depredip durma! Dilini oy­natıp durma! Yâni sana gelen, sana okunan bu âyetleri öğreneceğim, unut­mayacağım, ezberleyeceğim diye dilini hareket ettirip, alelaceleye getirip durma işi! Niçin acele etmeye çalı­şıyorsun?
    Ne endişen var? Değil mi ki onu biz toplamışız. Onu bir araya biz getirmişiz. Onu biz cem etmişiz. Yâni o harfleri, o kelimeleri, o âyetleri bir araya biz getirmişiz. Onu sana biz okuyoruz.
    Yâni onun Kur’an’ını da, onun okunuşunu da, onun okunaklığını da biz ortaya koymuşuz. Bu durumda sana düşen, biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uyuver. Ya da onun peşinde ol. Yâni onu okumaya, izle­meye devam et, biz hemen arkasından onu sana beyan edeceğiz.


    Âyet-i Kerimenin ifadesinden anlaşılıyor ki, Rabbimiz peygambe­rine indirdiği bir âyetini daha sonra indireceği bir âyetle be­yan edip açıklayacağını, tefsir edeceğini müjdeliyor.
    Peygamberim, sen sana indirdiğimiz âyetlerimizi izlemeye devam et, eğer anlaya­madığın bir husus olmuşsa, bu vahyettiğimizi bir başka sûre, bir son­raki sûre beyan edecektir.
    Eğer bir karı­şıklık olursa, eğer anlayama­dığın bir husus olursa sen üzülme, daha sonra gelen âyetlerle elbette biz onu sana açıklayacağız.


    Yâni Kur’an’da bir âyeti anlayamadığımız zaman Kur’an orada bitmedi ki, devam ederiz daha son­raki âyetler onu bize beyan edecek ve açıklayacaktır anlıyoruz buradan. İşte bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki Kur’an’daki bir âyetin ilk müfessiri yine Kur’-an’dır. Anlamı kapalı gibi bir âyet geldiği zaman, okumaya devam edelim, bir başka âyetiyle Rabbimiz onu bize açıklayacaktır.

    Konu Ene-Zerre tarafından (12.12.08 Saat 23:19 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    B- Kur’an’ı anlamanın ikinci yolu sünnettir. Kur’-an’ın ikinci derecedeki müfessiri Resûlullah efendimizin beyanlarıdır.


    “Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'an'ı indirdik. Belki düşünürler.”
    (Nahl 44)

    Âyet-i Kerimeden çok açık anlaşılıyor ki Rabbimiz tarafından Resûlullah efendimize kitabını beyân görev ve yetkisi veriliyor. Beyân; aç­mak, açıklamak, bir şeyin üzerindeki kapalılığı ortadan kaldırmak demektir. Demek ki Rabbimizin bu ifadesinden anlıyoruz ki bu kitapta insanların anla­yamayacağı, açıklanmaya, şerhe muhtaç şeyler vardır.
    Ve bunların açıklayı­cısı, beyân edicisi de peygamberimizdir. Rabbi-miz ona böyle bir görev ve yetki vermiştir.


    Aynı sûrenin bir başka âyeti de bu konuyu şöyle anlatır:


    “Peygamberim, sana Kitabı, insanların ihtilâf edip ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet olarak indirdik.”
    (Nahl 64)

    Eğer anlayamadıkları, kavrayamadıkları için bu kitap üzerinde insan­lar ihtilafa düşerlerse, kitabın yorumlarını anlayamamışlarsa, sen onlara bunu açıklayıp beyan edesin diye biz bu kitabı sana indir­dik buyuruyor Rabbimiz. Demek ki bu kitabın âyetlerinin beyânı Resûlullah efendimize ait­tir. Demek ki peygambersiz bu kitabın anla­şılması mümkün değildir.
    Bu kita­bın mübeyyini olan peygambersiz Allah’ın muradının anlaşılması mümkün değildir. Hangi konuyu gün­deme getirirseniz getirin, onu peygamber örneklili­ğinde anlamak zo­rundayız. Peygamberin dinde temel oluşunun mânâsı da işte burada­dır.
    Resûlullah efendimiz tarafından açıklanıp beyan edilmezse, in­sanlar bu kitabın yol gösterisinden istifade edemeyecekler demektir. İşte âyet bunu anlatıyor.


    İnşirâh sûresindeki âyeti de böyle anlıyoruz:
    “Peygamberim, senin adını, senin şânını yükseltme­dik mi?
    (İnşirâh 4)


    Peygamberim senin şânını yüceltmedik mi? Yani seni dinde odak nokta kılmadık mı? Sensiz müslümanlık olmaz kılmadık mı? Yani bu dini senle birlik bir din kılmadık mı diyor Rabbimiz. Yani öyle bir din ki, peygam­bersiz kabul edilemez, peygambersiz anlaşılamaz, peygambersiz yaşanamaz. Yani Peygambersiz müslüman olunamaz. Hangi konuyu gün­deme getirirseniz getirin, hangi hükümle amel et­mek isterseniz isteyin, mut­laka o konuyu peygamberle birlik gündeme getirmek, peygamberle birlik an­lamak ve yaşamak zorundasınız. İman, itikat, namaz, oruç, hac, zikir, fikir hangi konu olursa olsun pey-gamberle birlik anlamak zorundasınız. Peygam­ber planında an­lamak zorundasınız. Peygambersiz hiçbir konuyu anlamak mümkün değildir. Rasulullah onu nasıl anladı? Rasulullah o konuda ne dedi? Nasıl amel etti? Nasıl uyguladı? Mutlak surette bunu bilmek zorunda­yız. Çünkü Allah’ın Rasulü dinde temeldir. Onu diskalifiye ederek, onu ve onun anlayışını görmezden gelerek ne iman mümkündür, ne de müs-lümanlık. Bu dinin hangi konusu olursa olsun mutlaka ona müra­caat etmek zorundayız. İşte Rasulullah efendimizin adının, şanının yücel-tilmesini böyle anlıyoruz.


    Demek ki Allah’a göre, Allah’ın kitabına göre Rasulullah Efendi­miz Kur’an’ın beyân edicisi, açıklayıcısıdır. Öyleyse pek tabiidir ki onun hükümle­rinin, beyânlarının da aynen kitabın hükümleri gibi ol-ması gerekecektir. Yani Rasulullah efendimizin hükümleri de aynen kitabın hükümleri gibi din olacak, ya da dinde insanlar için bağlayıcı olacaktır. Eğer açıklayıcının hükümleri, beyânları, açıklamaları in­san-lar için bağlayıcı değilse, eğer onun da bir başka açıklayıcıya ihti­yacı varsa, o zaman her birerimize ayrı ayrı beyân vazifesinin verildi­ğini kabul etmek zorunda kalacağız ki, buna da Kur’an’dan delil iste­mek zorundayız. Öyle değil mi? Kur’an’ın şehâdetiyle kendisine kita­bın âyet­leri konusunda beyân görevi ve yetkisi verilmiş bir peygambe­rin beyânlarını kabul etmeyenler ne hakla insanları bu konudaki kendi beyânlarını kabul et­meye çağırıyorlar? Yoksa bu adamlar kendilerinin peygamberden daha üs­tün olduklarını mı iddia etmeye çalışıyorlar? Peygambere verilmemiş bir yet­kinin kendilerine verildiğini mi demeye çalışıyorlar? Öyle değil mi? Bu ko­nuda, Kur’an’ın âyetlerini açıklama konusunda bugün bizim peygambere ihtiyacımız yoktur, biz kendimiz açıklarız diyorsak, o zaman bu âyet pey­gambere değil, bize hitap et­meliydi. Bu görevi ben peygambere değil, size verdim, demeliydi Al­lah. Kitabın beyân edicileri sizlersiniz, bırakın peygam­berin açıkla­ma-larını, siz kendiniz açıklayın, kendiniz beyân edin demeliydi. Bak­ma-yın sizler peygamberin anlayışlarına, siz kendiniz salt akıllarınızla ne anladıysanız, nasıl anladıysanız öylece yaşayın demeliydi Rabbimiz. Ama bakın âyetler hiç de öyle demiyor. Bu görev size de­ğil, peygam-bere verildi deniyor. Bırakın sizler nasıl anladığınızı da, sürekli benim kontrolümde, be­nim bilgilendirmem altında bulunan peygamberinizin nasıl anladığına bakın deniyor.

    Günümüzde insanlardan kimilerinin; bize Kur’an yeter, dinimizi yaşa­mak için bizim Allah’ın kitabından başka bir şeye ihtiyacımız yoktur. Kur’an’ı da salt aklımızla anlayabiliriz. Kur’an’ı anlayabilmek için ne sünnete, ne de başka bir kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek, Ra-sulullah’ı ve sünnetini sile­rek, kendilerince bir din icat etmeye çalı­şı-yorlar. Rasulullah’ın Kur’an konu­sundaki anlayışını ve uygulamala­rını, yeryüzünün en hayırlı nesli olan onun pırlanta ashabının, onlar­dan sonra gelen tabiinin, tebeu tabiinin, müctehid imamlarımızın ve değerli seleflerimizin Kur’anla ilgili anlayışlarının tümünü yok farz ederek, onarın tümünün üzerine bir çizgi çekerek kendilerince bir din, bir kitap ihdas etmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz. Tarihin ön­ceki dö­nemle-rinde de aynı iddiayı ortaya atanlar olmuştur. Kur’anla alâkalı keyfî yo­rumlarına izin vermediği için ısrarla sünneti silmeye çalışanlar eksik olma­mıştır. Çünkü, bu adamlar kesinlikle biliyorlar ki, İslam toplu-munda sünnet dediğimiz Rasulullah efendimizin sözleri, fi­illeri ve takrirleri üzerine kurulan bu son derece sağlam yapı var ol­duğu sürece din konusunda, Kur’an konu­sunda ortaya atılabilecek hiçbir düşünce, hiçbir yorum, hiçbir akım, hiçbir felsefe müslümanlar tarafından kabul görmeyecek, hiçbir fitne başarıya ula­şamayacaktır.


    Esasen bu iddiaların altında akılcılık, rasyonalizm yatmaktadır. Yani Kur'an’ı anlamak için yalnızca akıl yeter, bunun dışında ne sün­nete, ne de başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur iddiası yatmaktadır. Aklı peygamberin anla­yışının önüne geçirmek istiyorlar. Kur’an’la alâkalı peygamberin anlayışını, yorumunu diskalifiye ederek, onu kendi akıl­ları ve keyiflerince yorumlayarak arzularına teslim bir din yaşamak is­tiyorlar. Yani Kur'an’ı, peygamberin ki­tabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin uygulayıp örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’-an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumla­dığı bir ki­tap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları za­man düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar gelecek, onun anlayışının dışına çıkama­yacaklar ve daha bir müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygam-beri ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, pey­gamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur'an’ı peygambere ba­ğımlı olma-dan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yo­rumlama imkanları olacak, kendi arzula­rına göre onu anlamaya yol bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sün­netini silmek isteyen­lerin tek derdi budur. İstiyorlar ki ben benim kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz, diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabile­cek­ler.


    Yani kendilerine ait kitapları olsun istiyorlar adamlar. Kendi nanelerine izin verecek, kendi keyiflerine ruhsat çıkaracak, kendile­rine tâbi, kendilerine özgü kitapları olsun istiyorlar. Müddessir sûre­sinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır:


    “Hayır; onlardan her biri kendilerine önüne açılıver­miş sahifeler verilmesini isterler.”
    (Müddessir 52)


    Hayır hayır, bunların derdi her birerinin önüne açılmış sahi-feleri, kitap­ları olsun isterler. Hepsinin kendilerine mahsus kitap­ları ol-sun isterler. Yâni bunlar hepsi peygamber olsun isterler. Hep­sine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi ki-taplarına bakarak Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Be­nim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım! de­mek isterler. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşün­cem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğru­dur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın kitabını istedikleri gibi yorumlayacaklar ve keyiflerine geldiği gibi bir din yaşa­yacaklar.


    Halbuki bu kitap önce Resûlullah Efendimize gelmiştir. Bu kita­bın ilk muhatabı odur. Bu kitabı ilk anlayan ve pratik hayatında uygu­layan peygam­ber ve onun ashâbıdır. Şimdi onun bir âyetle alâkalı anlayışı, uygulaması bilinmeden salt aklımızla anlayabileceğimizi na­sıl iddia edebiliriz? Değil Kur’an, insanların sözleri için bile bu geçerli­dir. böyledir. Faraza bir şairin yazdığı bir şiir var. Adamın şiirini on kişi yorumluyor, o kendine yorumluyor, öbürü kendine göre, beriki ken­dine göre yorumluyor ve hepsi de iddia ediyor ki bu şiirinde şair bunu demek istemiştir. Üstelik de hepsinin yorumu farklı, ama hepsi de id­dia ediyor ki şair burada şunu demek istemiştir. Halbuki şai­rin farklı bir demek istediği vardır elbette. Belki onlardan, o yorumlardan bi­rine uygundur, belki onlardan birine uygunluğu yüzde şu kadardır da, ama şairin demek istediği daha farklıdır.


    Hani adamın biri evine soba kurmuş ve altını şöyle yarım metre kadar yerden tuğlayla yükseltmiş. Adamın evine gelen bir grup misafir tartışıyor­larmış, yahu niye böyle bu soba diye. Acaba neden tuğlayla sobanın altı ya­rım metre yukarıya kaldırılmış? Bunun sebebi n’ola ki acaba? Biri diyormuş ki, herhalde süs olsun diye böyle yap­mış. Öbürü diyormuş, yok ya tehlikeden dolayı, zeminde yangın filan olmasın diye yükseltmiş. Bir diğeri, galiba tuğla ısınınca daha fazla ısı versin diye. Sonunda demişler ki, bırakalım şu tartış­mayı da en iyisi ev sahibine soruverelim. Sormuşlar, adam der ki; pazar günü kurmuş­tum sobayı, aceleye denk geldi de bir yarım boru eksik olunca altını böyle yükseltiverdim mecburen. Bakın hiçbirinin dediği değil. İşte Kur'an’a vukûfiyet de böyledir.

    Öyleyse bilelim ki, sünnet ve onun bir parçası olan hadisler, Kur'an’ın anlaşılmasında temel kriterdir, ölçüdür, bilirkişidir. Onsuz Kur'an’ı anlama­mız mümkün değildir. Mesela salât sünnetsiz biline-mez. Sünnetsiz bir salât sadece mücerret duadan ibarettir. Rasulullah efendimizin sünnetine müra­caat edince tekbirle başlayan, rükûsu, sü­cûdu olan, kıyamı kıraati olan ve sonunda selamla biten bir manzume olarak anlama imkanını buluruz na­mazı. Demek ki sünnetsiz, Rasu-lullahın anlayışına baş vurmadan anlaşılan Kur’an bizim kendi key-fimize göre bir Kur’an anlayışıdır ki Rasulullah Efen­dimizin bir ha­dislerinin beyanıyla: “Kur’an kişinin lehinde ve aleyhinde hüccet­tir” ifadesiyle o zaman bu anlayış bizim aleyhimizde bir delildir. Eğer öyle salt aklımızla, kendi hevâ ve heveslerimizle değil de Kur'an’ı sünnetle beraber anlarsak, sünnet önderliğinde anlamaya çalışırsak o zaman da Kur’an bizim lehimize bir delil olacaktır. Sünnetli Kur’an le­himize delilken, sünnetsiz Kur’an da aleyhimize delildir.


    "Rasûlullah, Allah’ın kitabından Cibril’in kendi­sine öğrettiği miktarda tefsir ederdi."
    (Tefsir-i İbni Kesir)


    Bunun mânâsı, gerekli olanların bizzat Allah’ın dilemesi ve öğ­retmesi ile peygamber (as) tarafından açıklanmasıdır. Zaten bunun için Rasûlullah’ın açıklamalarına müracaat etmek zorundayız. Aksini iddia Allah’ın muradının aksidir. Mütearrif bin Şihhir şöyle der:


    "Vallahi biz Kur'an-ı Kerîm’in bir mukabili oldu-ğunu söylemiyoruz ama, Kur’an’ı her bakımdan bizden daha iyi bilen Peygamberin olduğun söylüyoruz.”


    Tabii bu konuda yetki devri, bizzat bu yetkiyi devreden Rabbi-mizin kitabında mevcutsa o zaman bu konuda başka söz söylemenin anlamı yok­tur. İşte size Nahl sûresindeki âyetleri okudum. Daha geniş bilgi almak istiyorsanız; (Bakara: 127,129,151, Âl-i İmrân: 31,32,-164, Cum’a: 2, Ahzâb: 21,36 A’râf: 157 Haşr: 7 Nisâ: 59, 61,64,65,-80,105 Şûrâ: 15 Nûr: 51 Fetih: 10 Muhammed: 33) âyetlerine bakabilirsiniz.


    (devam edecek inşaAllah)


  3. #3
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    C- Kur’an’ı anlamak için müracaat edilecek üçüncü kaynak sahâbe-i kirâm efendilerimizdir.


    Kur’an’ı anlayabilmek için Rasulullah efendimizin mübarek as­habının sünnetine, anlayışına, yorumuna, uygulamalarına başvurmak zorundayız. Çünkü Rasulullah efendimizin muhterem ashabı bizzat Allah tarafından tez­kiye edilmiştir.


    «“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut ol­muştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler ha­zırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”
    (Tevbe 100)


    İyilik yarışında, takva yarışında, Allah’a kulluk ve Rasulullah’a ittiba konusunda en önde giden, bu ümmetin en bereketli dönemini, kuşluk vaktini idrak eden sahâbe-i kirâm efendilerimizden ve güzel­likle onların yolunu tâkip edip, onların yollarına, sünnetlerine, anla­yışlarına uyanlardan razı olduğunu ve onların kurtulduklarını haber veriyor Rabbimiz.


    Rasûlullah efendimiz de bir hadislerinde pırlanta ashabını şöyle tez­kiye eder:
    “Ümmetimin en hayırlıları benim aralarında peygam­ber olarak gönderildiğim bu nesildir. Sonra onlar­dan sonra gelecek olanlar, sonra onlardan sonra gelecek olanlar.."


    Râvî diyor ki, üçüncü nesil zikredildi mi, edilmedi mi? bunu en iyi bilen Allah’tır. Sonra şöyle buyurdu:


    “Sonra onların yerine şişmanlığı seven ve şahitlik etmeleri istenmeden önce şa­hitliğe koşan bir toplu­luk gelecektir.”
    (Müslim, Fezâilüs -Sahâbe 214)


    Abdullah Bin Ömer efendimiz de Allah onlardan razı olsun- der ki:
    “Her kim birilerine uymak isterse Muhammed (as)'ın asha­bına uymaya baksın. Çünkü onlar bu ümmetin en hayırlıları idi. Kalpleri en iyi, ilimleri en derin, buna karşılık kendile­rini gereksiz külfete sokmaktan en uzak kimselerdi. Rabbimizin peygamberinin sohbetine seçtiği bir topluluktu onlar. Kâbe’nin Rabbi olan Allah hakkı için onlar dosdoğru bir hidâyet üzere yürüyorlardı.”


    Kur’an’ı anlama, yorumlama ve pratik hayatta yaşama nokta­sında sahabenin sünneti, sahabenin anlayışı ve uygulamaları da bi­zim için başvu­rulacak örnektir. Çünkü sahâbe-i kirâm efendilerimiz peygamberle birlik dü­şünülmesi gereken bir gerçektir. Biz biliyoruz ki sahâbesiz bir peygamber düşünülemez. Zira bu din tek başına yaşa­nılacak bir din değildir. Sünnetullah gereği Allah bu dini ferde gön­dermemiştir. Bu Hz. Adem’den bu yana hep böyle olagelmiştir. Pey­gamber vasıtasıyla topluma gönderilen din, toplumun içinden odak nokta olarak seçilen peygamber tarafından topluma ulaştırılmış, pey­gamberle beraber o toplum tarafından anlaşılmış ve yaşanmıştır. Al­lah’ın Resulü din olarak kendisine gönderilen mesajı fert olarak ken­disine yansıyan yönüyle aynen uygulamış ve aynen ashabına da uy­gulatmıştır.
    Böylece sürekli Allah kontrolünde bir beşer olarak pey­gamberin uyguladığı ve uygulattığı dinin, sahâbe neslinde kıyamete kadar tüm insanlığa örnek olacak bir biçimde tezâhür ettiğini, yaşanır, yapılabilir hale geldiğini görüyoruz.


    Öyleyse sahâbe dinde bizim için en büyük örnektir. Zira sa­hâbe dö­nemi sorularına binaen, problemlerine binaen vahiy gelen bir topluluktur. Kur’an onların arasında indi ve tamamlandı. Din onların hayatında tekemmül etti. Dinin anlaşılması, âyetlerin anlaşılması ve din adına ortaya çıkan ihtilâf­ların çözüme ulaştırılması o dönemin sosyal hayatının bilinmesini gerektirir. Bu bilinmeden âyetin tamamen anlaşılması mümkün değildir. Çünkü o âyet kim hakkında geldi? Ne yaptı da geldi? Sonunda ne oldu? Bunlar bilinmeden âyetin anlaşıl­ması mümkün değildir. İşte sahâbenin bizim hayatımızdaki, bizim di­nimizdeki önemi burada ortaya çıkmaktadır. Zira sahâbe rey ve ic-ihadın temel unsuru olan lügatin esasını, vâzıını, Arap âdetlerini, Kur’-n’ın indiği dönemdeki yahudi ve hıristiyanların sosyal durumla­rını, nüzûl sebeple­rini çok iyi biliyordu. Onun içindir ki sahâbenin âlimlerinden Abdullah İbni Mes’ud efendimiz der ki:
    “Vallahi Kur’an’da inen herhangi bir âyetin nerede, ne zaman, ki­min hakkında ve hangi konuda indiğini ben biliyorum.”


    Eğer varsa içinizde ben bunu ondan daha iyi bilirim diyen bir babayi­ğit o zaman ona bir sözüm yoktur. O halde sahâbe din konu­sunda, dinin an­laşılması, Kur’an’ın anlaşılması konusunda kendilerine müracaat edilmesi gerek ikinci kaynaktır. İhtilâf konularında da sahâ­benin sünnetine müracaat etmek zorundayız.


    Sonra tâbiîn, tebe-i tâbiîn döneminden günümüze gelinceye ka­dar Kur’an konusunda söz söyleme yetkisinde olan tüm selef âlim­lerimizin anla­yışlarına müracaat ederek Kur’an’ı anlamaya çalışaca­ğız.


  4. #4
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455
    Konu Ene-Zerre tarafından (17.12.08 Saat 22:50 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Bu devirde Kur'an öğrenmemenin mazereti olamaz!


    Bu devirde Kur'an öğrenmemenin mazereti olamaz!
    Geçen hafta yayınlanan makalemden sonra bazı okurlarımdan mesajlar geldi: "Kur'an okumayı bilmesek, sadece ilmihalle amel etsek yeterli mi?"
    Şunu belirteyim; ben keyfimden Kur'an okumayı öğrenmezlik etmedim. Bulunduğum şartlar sebebiyle öğrenemedim. O devirde Kur'an okumak, öğrenmek yasaktı. Buna rağmen rahmetli annem, Kur'an öğrenmem için, beni mahallemizdeki bir hanıma gönderdi. Durum şöyleydi; koşa koşa gidiyorduk o hanımın evine. Sağa sola bakıyorduk. Polis, jandarma, zabıta var mı? Bunlar yoksa hemen kapıyı açıp içeriye dalıyorduk. O hoca hanımın ilk sorduğu "Kimse gördü mü?" olurdu. "Yok" derdik "kimse görmedi, biz koşarak geldik". Ondan sonra başlardı okutmaya. Çok da acayip, zor bir öğretme metodu vardı. Öğrenemedim Kur'an'ı...
    1956'da Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, "Kardeşlerimiz, eskimez yazıyı öğrensinler." dedi. Nasıl öğreneceğiz? Kendi kendimize. Bir Kur'an alfabesi kitabı vardı. Türkçe ve Arapça. Ondan başladık öğrenmeye. Epeyce öğrendim. Bir gün cami imamına gittim. Dedim, "Hocam ben kendi kendime Kur'an öğreniyorum." Dedi ki; "Ne öğrendin?" "Tebareke'yi öğrendim, ezberledim." dedim. "Peki oku bakalım." dedi. Okumaya başladım, hoca bağırmaya başladı, "Hayır hayır, olmaz olmaz, eyvah eyvah!" diyor. Yahu ne oldu? "Yok" dedi, "her harfin hakkını vermek lazım, sen harflerin hakkını vermiyorsun." Telaffuz bozukluğu varmış.
    Şimdi ben ölsem, ahirete gideceğim; melek soruyor; "İngilizce biliyorsun, Arapça bilmiyorsun!" Ne kadar utanırım. Cehennem azabı gibi bana azap verir. İngilizce bildiğim kadar Arapça bilseydim ne güzeldi. Şiir ezberlediğim kadar Kur'an ezberleseydim ne güzeldi... Ama öğrenmemişiz, öğrenememişiz, bu imkânı bulamamışız.
    Öğrenmek için eskimez yazı ile bazı yazılar yazıyordum okulda. Yanımdaki arkadaş "Ne oluyor ya!" derdi. Bu defa İngilizce yazmaya başlardım. Bir şey söylemedi. Kur'an yazısı ile yazarken kızıyor, İngilizce yazarken bir şey söylemiyor. O dönemler öyleydi.
    Tabii, şimdi her şey serbest. Arapça öğrenmek, ibadet yapmak serbest... Şimdiki gençlerin İslam âlimi olmamasına şaşıyorum. Ne acayip insanlar. Her şeyin imkânı var.
    Nasıl ki İstanbul'un suyu Terkos gölünden geliyor, ilmihal de Kur'an'ın zemzeminden gelen bilgilerdir. Dünya ve ahiretini cennet etmek isteyenler bir ilmihal alıp okuyup uygulamalı, amma "ilmihale uyarım, Kur'an öğrenmesem de olur" denmez. Allah sorar, "maaş için neler neler öğrendin; Allah için neden Kur'an öğrenmedin?"
    Üstelik Kur'an öğrenmek çok kolay. Ben arkadaşlarla "Üç günde Kur'an öğretirim!" diye iddiaya girerdim. Hâlâ iddialıyım. Üç günde Kur'an öğretirim!
    Beyin kanaması geçirdiğimde hastanede çok uzun süre yattım. Şu anda hasta olduğum için, Kur'an-ı Kerim'in ağırlığını elimde taşıyamıyorum. Dolayısıyla cüz aldım, ondan okuyabiliyorum ancak. Baştan başlayacağım tecvitli olarak çalışmaya. Namazı camilerde kılacağım. Derslere ve konferanslara gideceğim. Bunları istiyorum.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Dillenemez LaL olurum
    By BiRDüNYaUMuT in forum Edebiyat
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 10.01.14, 12:49
  2. Hayatımı kurtaran reçete...
    By YİĞİDO in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.09.11, 11:46
  3. "Bediüzzaman´ı Anlamak" Ama Nasıl?
    By KıL_BeNi_Ey_NaMaZ in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.12.08, 14:27
  4. İnsanlık Köyü Onunla (asm) Güzelleşti
    By Bîçare S.V. in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.11.08, 09:05
  5. Risale-i Nur Bilmek, Anlamak
    By tenaxwe in forum Risale-i Nur'u Yeni Tanıyanlara
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 14.09.07, 00:19

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0