Asırlar olmuştu, yıllar yılları kovalamıştı. O bir hasretti, O bir ümit idi. Bin yıldır müfsit âletlerle rahnelenen kalb-i umumiyi ve dağlar kadar çözülmeyen problemleri çözmüştü.
Yer, Ağrı Dağı altı. Emir büyük yerden, söz derinlerden idi. “İ’caz’ı Kur’ân’ı beyan et!” Bu bir emirdi. Bir mânâda müjde idi. Ve emir yerine geldi. Dağlar aşıldı, yollar aşıldı. “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş olduğunu kâinata ilân edeceğim” demişti. Kur’ân tâlim ettirdi, Üstadı ders verdi. Kaynak belli idi, destek belli idi. Kâinatın çarklarını ihtizaza getiren denge “küre-i arz ve küre-i havaiyeyi kendi ile alâkadar eden” bir hakikati tecessüs ve terennümünü mâneviyat âleminin semasına serdi.
“Ben çekirdek gibi çürüdüm” derken o çekirdekten nice filizler meydana geldi.
“Hamzalar, Ömerler, Tahirler, Ahmetler, Saidler, Nuriyeler, Nurdanlar, Numanlar” bir bir kendini gösterdi.
“Bizler öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneş gibi parlak, cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir” sözlerinin nurânî tecellilerini görüyoruz.
“Bizler acele ettik kışta geldik, sizler cennet âsa bir baharda geleceksiniz” müjdesini duyduk.
O bize mektup yazdı. Ne simasını gördük, ne de sesini duyduk. Ama o­nu okuduk, mektuplarını sakladık. Zaman bir şeritti, zaman bir mektup. Dâvâsından emindi, geleceği, talebelerini, mefkûresini avucunun içi gibi biliyordu. Yüreklere su serpti. “Korkmayınız”, “Ümitvar olunuz”, “Biraz sıkıntı çekeceksiniz ama sonu iyi olacak” dedi.
Ne makam düşündü, ne mânevî mertebenin dünyevî karşılıklarını. “Ben de sizin ders arkadaşınızım” dedi.
Bir vedia, bir emanet bıraktı. “Acaba?” diye bir tereddüt içinde değildi. “En yüksek gür sadâ” sözünün yankıları selef-i salihinin müjdesinde vardı.
Bu bir silsile idi. “Ümmetimden sual sorulmamak şartı ile sana Kur’ân ilmi verilecektir” lütfuna sahip olmuştu.
O hep dâvâsını düşündü. Yani, kendisine verilen emaneti.
Zaman zaman düşündü. “Acaba vazife bitmiş mi?” dedi.
“Ben bu hakikatleri kâinata okutturacağım” dedi. Ve kâinat okudu, kâinat okuyor, sonuna kadar okuyacak.
Bugün Hıristiyan dünyasında Müslüman olan üç kişiden birinin Risâle-i Nur ile Müslüman olduğunu papalığın en yetkili makamı açıkladı.
“İsveç, Norveç, Finlandiya, İngiltere ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti komiteleri o Kur’ân-ı mucizü-l beyanı arayacaklar, bulduktan sonra bütün ruhu canlar ile sarılacaklar” demişti.
Avrupalı bir öğretim görevlisi Nurs köyünü ziyaret eder. Çok duygulanır. Hizan’a dönerken bir köylüyü tek başına tuttuğu bir minibüse alır. o­na kıt Türkçesi ile sorar!
“Bu köyde bir âlim dünyaya gelmiş biliyor musun?”
Köylü cevap verir:
“Duyuyorum, biliyorum”
“Peki kitaplarını okudun mu?”
Cevap hiç hoş değildir,
“Pek okuyamadım”
Avrupalı nur talebesi kızmıştır. Minibüsçüye bağırır: “Dur! Ben bu insanla beraber yolculuk yapamam. Ben burada iniyorum, bu zatı Hizan’a götür, tekrar gel beni al, ne kadar fiyat farkı varsa sana vereceğim” der.
“Dünyanın tanıdığı ve kitaplarını okuduğu bir insanı bu insan neden yeterli olarak tanımıyor, kitaplarını okumuyor?” Gönlün rahat olsun. Aramızdasın, her gün duygularımız ve kelimelerimizle sana mektup yazıyoruz.