Rasûlullah (asm) ve Yazı

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberimiz (a.s.m.)in yazı ile münasebeti de çok dikkate değerdir. Öyle ki O, ümmî olmakla beraber yazı hakkında vâki emirleri, ahval ve etvarı bizler için hakiki bir numune-i imtisaldir. Bu hususta da -o zaman Arabistanın son derece bedeviyetine nazaran- onu son derece kemal sahibi bir rehber olarak buluruz. Ve anlarız ki, O'nun (a.s.m.) yazı hakkındaki sünnetini (maalesef) bu asırda hakkıyla anlayabilmiş değiliz.

Rasulullah'ın ümmî olup, okuma-yazma bilmediğini şu âyet-i kerime bize haber vermekte ve ümmî olmasının hikmetini de beyan etmektedir: "(Ey Muhammed) sen bundan önce bir kitab okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun.Öyle olsaydı o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkaramaya çalışan) iptalciler kuşkulanırlardı, (ama ne diye şüpheye düşüyorlar?)" (Ankebut: 48) Bundan açıkça anlaşılıyordu ki, Kur'an-ı Kerim ilâhî bir vahiydir. Eğer o okuma-yazma bilse idi -hâşâ- onu uydurduğu şüphesi akla gelebilirdi.

İslâm'ın gelişi ve Medine'ye hicretle beraber Arap yarımadasına yazı açısından çok parlak bir çığır açılıyordu. Bunun en mühim tezahürü Kur'an-ı Keri'in muhafazası için yazıya geçirilmesi olmuştur.Hal böyle iken, zaten Kur'an'ın bizzat kendi emirleri "Yazma" hususunda mühim ve elzem emirler serdediyordu: Zira hicretten hemen sonra nâzil olan en uzun surenin -ve bütün Kur'an'ın- en uzun âyeti, günlük hayatın hukukî tarafına bakan yüzünde teferruatlı olarak yazmayı emrediyordu. Âyet, "Ey iman edenler!Belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın..."diye başlar. Adaletli yazıcıdan, adaletle yazdırmadan, yazmadan üşenmemek gerektiğinden, ve yazana zarar verilmemesinden bahseder. (Bak. Bakara: 282)

Diğer taraftan rahmet Peygamberi (a.s.m.) şöyle buyurdu: "Eğer bir müslümanın nezdinde miras bırakmaya değer bir şeyi varsa, yanında yazılı bir vâsiyetnâme olmaksızın iki gece geçirmesi câiz olmaz." (Buhari, Kirab'ul Vesayâ, bab: 1)

Bedir gazvesinde esir alınanlar için adam başına dört bin dirhem fidye tesbit edilmişken, okuma yazma bilen esirler için sadece on müslüman çocuğuna yazmayı öğretmeleri istenmişti.Böylece müslümanlar yazıyı çok süratli biçimde öğrendiler ve o zamana kadar olmadığı biçimde kullandılar. Artık müslümanların bir müddet sonra onlardan öğrenecekleri bir şey kalmamıştır.Taberî'nin beyan ettiğine göre: Hz. Peygamber Muaz b. Cebel'i muallimlik için Yemen ve Hadramavt civarına göndermiş ve o, oralarda "yaz ilmi"ni öğreterek vilayetleri dolaşmıştır.

O zamanlar yazıya olan ihtiyaçları şu şekilde hülâsa edebiliriz: Bir taraftan Kur'an'ın muhafazası, diğer taraftan -yine O'nun emri üzere- borç senetleri yazılması;bir başka zaviyeden de, Rasûlullah (a.s.m.)ın bir devlet reisi olması dolayısıyla müslüman nüfusunun ne kadar olduğunu tesbit etmesi idi.Bunula beraber, zekât gelirleri, ganimetleri ve gazalara katılmak isteyenlerin isimleri, -devlet olmanın gereği olarak- kayıt altına alınıyordu. (Buhari'nin beyanlarına da bulunduğu üzere, İslâm ordusunun gazada bulunan ashab bir tarafa, bu gazvelere katılan hayvanlar bile ganimetlerden birer pay sahibidirler.Öyle ise bunların kayıt alrına alınmaları mutlaka lazımdı.Bununla beraber, gazalarda öncüler artcılar ve insanlarla hayvanat arasındaki ganimet paylarının aynı miktarda olmaması da -kayıtla beraber- iyi hesap yapmayı icabettiriyordu. (Baknz. Buhari: Kitabu'l-Cihadi ve's-Siyer, bab. 120)