Muhterem Hocamızın aradığı, arzuladığı, hep nazara verdiği ve yetiştirmek için adeta çırpındığı “adanmış ruh”, belli ölçüde de olsa, nefis tezkiyesine ve kalb tasfiyesine nail olmuş; dolayısıyla da, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkı kazanarak, “كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ - İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu gönlüne yerleştirmiş bir dava eridir.
Hâkim Değil Hâdim Gerek!..
Aziz Hocamızı en çok memnun eden sahnelerden birisi, en önde koşan ve halk arasında belli bir konumu olan büyüklerin, sıradan insanlarla beraber, basit görünen ve küçüklerin yapması âdet kabul edilen işlerin bir ucundan tutmalarıdır. Yemek mi dağıtılacak, salon mu süpürülecek, çay servisi mi yapılacak... şayet “abi” addedilen biri de hemen kalkıp halis bir niyetle, riyasız ve süm’asız bir edayla o işin bir kısmını üzerine almışsa, işte o an Hocaefendi’nin mesrur olduğu ve ümitlerinin yeşerdiği bir andır.
Ona göre; mefkure insanları, yaş, makam ve mansıp bakımından büyüdükleri halde, gönül itibarıyla hâlâ kendilerini küçük görüyor ve tevazu ile kanatlanıyorlarsa, o nispette canlı kalabilir, hizmet edebilir ve başkalarına müessir olabilirler. Aksi halde, her sene biraz daha küstahlaşır, gün be gün özden uzaklaşır; sürekli iltifat avlayan, alkış arayan, kendini “farklı” sayan bir enaniyet anıtı halini alır ve hizmet dairesine dahil olabilecek kimseleri de bencillikleriyle bizar edip kaçırırlar.
Mefkure kahramanları için İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tevazu ve mahviyeti hüsn-ü misal olmalıdır. Herkes bir iş görürken, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kat’iyen yerinde durmamış, hemen yapılacak şeye iştirâk etmiş, küçük-büyük demeden o işin bir ucundan tutmuş ve her hayırlı faaliyette Ashabıyla beraber bulunmuştur. Dahası, ayakkabılarını tamir etme, elbisesini yamama, koyun sağma ve hayvanlara yem verme gibi işleri de hiç küçük görmemiş, zaman zaman bunları kendi üzerine alıp ailesine yardımcı olmuştur. Sofrasına hizmetçisiyle beraber oturmayı ve meclisini her zaman fakirlere açık tutmayı asla bir eksiklik saymamış, aksine bunları güzel ahlakın bir buudu olarak ortaya koymuştur.
Rehber-i Ekmel’in rahlesinde yetişen Ashab-ı Güzin efendilerimiz de birer tevazu ve mahviyet timsali olarak yaşamışlardır. Mesela; Hazreti Ömer, (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde, omuzunda kırbayla su taşıdığını gören birisi, “Bu ne hâl ey Allah Rasûlü’nün halifesi!” deyince, “Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; o hissi kırmak istedim.” sözüyle mukabele etmiştir. O da gerektiğinde sırtında çuval çuval un taşımış ve herhangi bir insan gibi her işte herkesle beraber çalışmıştır.
İşte, Aziz Hocamızın bir dava adamında görmek istediği en önemli özelliklerden birisi, Allah Rasûlü’nün ve selef-i salihinin temsil ettiği bu güzel sıfattır; “insanlardan bir insan olma” tevazu ve mahviyetidir.. bilhassa son senelerde bu hususiyetin en bariz olarak açığa çıktığı zaman dilimi ise kurban mevsimidir.
Kurban Şöleni
Muhterem Hocaefendi, bu hususu hatırlattığı ve kurbana dair hatıralarını anlattığı bir sohbetinde şunları söylemiştir:
Evvela Kestanepazarı Kur’an Kursu’nda ve daha sonra da diğer öğrenci yurtlarında fakir talebelerin et ihtiyacını karşılama düşüncesi bir kurban âdetinin doğmasına vesile oldu. Zamanla bu âdet, ayrı zaviyeden bir himmet mevzuu haline geldi; kurban himmeti, et himmeti, deri himmeti... derken, Anadolu’nun fedakar insanları Kurban bayramını muhtaçları sevindirmek için bir yardım seferberliğine dönüştürdüler. Bir kurban kesse bütün ailesine fazlasıyla yetecek olan kimseler, onunla yetinmeyip imkanları el verdiği ölçüde taahhüdde bulundular; kimisi “Benden on tane” dedi, kimisi de yirmi, otuz, kırk... kurban kesmeyi vaad etti ve sözlerini yerine getirdiler.
Her sene, takdire şayan bir aşk u iştiyakla kurban mevsimini de kollamaya başladılar. Kurban vacibini eda etmenin yanı sıra, güçleri yetiyorsa, bütün aile fertleri adına ayrı ayrı bağışta bulundular; bu ibadeti nafile kabilinden birkaç defa katlayarak sevabını geçmişlerinin ruhuna hediye yolladılar. Adeta, muhtaç kimselere hiç olmazsa bayramda et yedirebilmek ve elde edilen derilerle fakir talebelerin bir kısım ihtiyaçlarını görebilmek için yeni yeni vesileler ihdas ettiler. Belli bir dönemde nasıl para himmet edip okullar, yurtlar, kurslar açmışlarsa; ya da elinden tutulması gereken öğrenciler için burs mükellefiyeti altına girmişlerse.. girmiş ve yaptıkları taahhüdü ciddi bir vefa hissiyle bir borç gibi ödemişlerse; hatta bazıları itibarıyla belki başkasına borçlanma pahasına bu dine sadakat borcunu ifâ etmeye çalışmışlarsa, kurban mevsiminde de ayrı bir himmet yarışına giriştiler.
Ben şimdi o hakiki bayramlardan ve mübarek koşuşturmalardan mahrûmum; fakat, o tatlı günleri her zaman hayırla yâd ediyorum. Her kurban bayramında “kurban, deri, et, bağırsak...” deyip Allah rızası ve muhtaçların hatırları için onur ve gururumuzu ayaklarımız altına aldığımız o şirin zaman dilimlerini hicranla anıyorum. Bir yönüyle, şartlar artık eskisi gibi olmasa da, hâlâ aynı halis niyetle ve temiz duygularla oradan oraya mekik dokuyan bahtiyar ruhları hayranlıkla tahayyül ediyorum.
Arkaya dönüp baktığımda, gerçekten çok zevk aldığım vakitlerin başında kurban ile alâkalı işleri icra ettiğimiz zamanları görüyorum. Hemen her sınıftan insanın sırf rıza-yı Bârî için bir araya gelip iyi-kötü, büyük-küçük demeden herhangi bir işe omuz vermesi ne kadar güzeldi. Bazıları kurban keser, bazıları kesileni yüzer, bazıları deri tuzlar ve bazıları da bağırsak temizlerdi. Bunları yapanların arasında öğretmen, imam, doktor, esnaf, tüccar, işçi, çiftçi... toplumun her kesiminden insan vardı. Hiç kimse yaptığı işi hafife almaz; kimse rıza-yı ilahiden başka bir beklentide bulunmazdı.
Bugün gibi hatırlıyorum; bir Kurban bayramında İzmir’de bizim Fettah Camii'nin avlusunda böyle Cennetlik bir manzara olmuştu. Farklı çevrelerden gelen insanlar da vardı; onlar da bizimle beraber kan ter içinde çalışıyorlardı. Bir aralık Doktor Mustafa beye ve o günlerde Kur’an hizmetini yeni tanımış olan kardeşi Doktor Bahri beye gözüm takılmıştı. Bu iki kardeş de paçalarını sıvamış, o pisliklerin içinde bağırsak düğümlüyorlardı. Evet, kurbanlar kesiliyor, deriler tuzlanıyor, bağırsaklar temizleniyor ve işkembeler ayrılıyordu; ama bütün bunlar bir ibadet neşvesi içinde yapılıyordu. Her fert “insanlardan bir insan”dı, herkes neferdi; makam ve mansıbı ne olursa olsun, aslında oradakiler kuzudan koçtan önce enaniyet ve gururlarını kurban etmiş ve mahviyetle, tevazuyla tam bir kulluk çizgisi yakalamışlardı.
Öyle inanıyorum ki, gök ehli o sahneyi hayranlıkla seyrediyor, melekler onu kaydediyor ve ruhânîler de alkışlıyorlardı. Aynı inancım o zamandan bugüne dek aynı duygu ve düşünceyle ortaya koyulan benzer gayretler için de geçerlidir.
Çünkü, ihlas ve tevazu ile yürütülen bu faaliyetler adeta hizmetin imecesiydi. Fedakar ruhlar, bir araya gelir ve önce belli bir yerdeki işi tamama erdirirler; sonra da, şayet hâlâ vakit varsa, kalkar başka bir mekana gider, oradaki vazifeyi de itmam ederlerdi. İbadet neşvesi içinde çalışırken, bir de birbirlerine tatlı tatlı laf çarpmaları vardı ki, görülmeye değerdi. “Sen şöyle yaptın, ben böyle ettim” der, birbirlerini şevklendirirlerdi. Böyle nefis iki-üç gün geçirirler de, vazife bitene kadar yorulmak nedir bilmezlerdi. Öyle zevk u şevk içerisinde bulunurlardı ki, bayramın birinci günü evlerine bile gidemezlerdi. İşte, çok şahit olduğum o enfes manzaralar sebebiyledir ki, tarifi imkansız güzellikteki o günler benim için “hey gidi günler...”dir; onlar, çileli de olsa, nurlu istikbali bağrında büyüten hâlis hizmet günleridir.
Mükafatı Cennet Olan Yarış
Heyhat ki, bazı kimseler daha o günlerde bile o yapılanlara “şov” demişlerdi. Varsın kısır görüşlü bir kısım kimseler “şov” diye isimlendirsinler; Allah niyetlerimize göre bize muamele eder. Aslında, hiçkimse şov için o türlü şeylere katlanmaz/katlanamaz. Hiç unutmuyorum, Ali Rıza Güven Bey de hayatıyla alâkalı belgeselde bu meseleyi dile getirmiş; “İnsan bu hizmetlerin vaadettiği semerelere inanmamışsa, bunları asla yapamaz.” demiş ve gözyaşlarını koyuvermişti.
Sen her sene aynı mevsimi bekleyeceksin, bayramı iple çekeceksin.. önce enaniyetini, gururunu, onurunu, makamını, mansıbını, rütbeni ve pâyeni kurbanlık bir koç gibi yatırıp dava şuuruyla kesip atacaksın.. sonra sırf rıza-yı ilahi için insanlara el açacak “Allah aşkına bir-iki kurbanla da siz katkıda bulunun!” deyip başkalarını da hayra sevkedeceksin.. bayram günlerinde de hayvan boğazlayacak, deri tuzlayacak, işkembe ayıracak ve bağırsak düğümleyeceksin... bunların hiçbiri gösteriş için yapılabilecek şeyler olamaz.
Ancak ahirete iman edersen, vesile olduğun kurbanların Sıratı geçmen için bir burak olabileceğini umarsan ve o gayretlerinin ebediyet adına vaadettiği neticeleri ötede eksiksiz bulacağına inanırsan, işte o zaman kan ter içinde bir ahiret şöleni yaşayabilirsin. Evet, o yorucu ve nefse zor koşuşturmacalar, inancın sayesinde senin için riyasız bir hizmetin rekabetsiz yarış şöleni halini alır. Kur’an-ı Kerim’in “İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifin, 83/26) buyurduğu müsabakanın yolu açılır.
Şu kadar fakir müslüman en azından bir bayram günü yardım bekliyor. Afrika incileri sizden uzanacak elleri intizar ediyor; senede bir de olsa et yiyebilmenin ümidiyle yolunuzu gözlüyor. Hususiyle Doğu’da ve Güneydoğu’da sizin samimiyetinize gönülden inanan kardeşleriniz, onları bu sene de unutmayacağınız recasını besliyor. İşte, sizin için eşsiz bir yarış kulvarı.. öyleyse, bu cennet devletine konmak için yarışmalı değil misiniz!..
Allah Teâlâ şimdiye kadar bu hususta cehd ü gayret ortaya koyan arkadaşlarımızın sa’ylerini meşkur eylesin; bizi de mağfurînden kılsın, kalblerimizi kaydırmasın, İslam’da sabit kadem etsin. İmkanım olsa ve şartlar da el verse, ben yine aynı faaliyetlerin içinde bulunmak, hiç olmazsa o samimi insanların arasında süpürgeci olmak isterdim; eski (estağfirullah hiç eskimeyen) günlerde olduğu gibi, hiçbir şey yapamazsam bile geceyi ve herkesin istirahata çekilmesini bekler, akşama kadar uhrevî sahnelere ev sahipliği yapan bahçeyi temizlerdim.
Aradan seneler geçti; o gün üstü başı kan içinde deri taşıyan insanlar, bugün profesör oldular, önemli konumları ihraz ettiler; fakat, o tevazu ve mahviyetlerini hiç değiştirmediler. Birkaç sene önce, New Jersey’de bir evde misafir kalmıştık. Bahçe ve içindeki havuz çok kirlenmişti; iyi bir temizlik yapmak icap ediyordu. Bir aralık pencereden dışarıya baktım; birkaç arkadaş ellerinde fırçalarla çoktan çalışmaya başlamışlardı. O sırada, bir profesör arkadaşımız paçalarını sıvayıp hemen havuza daldı; neredeyse boylu boyunca suya kapaklanıverecekti. Talebelik döneminde olduğu gibi o gün de hiç yüksünmeden temizlik yaptı. Hayâlen o zamana bir kere daha gittim; kendisinin haberi olmadı ama gördüğüm o manzara karşısında çok sevindim. Kendi kendime “İşte, hizmet insanın mahviyeti!..” dedim.
Evet, hizmet söz konusu olunca, mefkure insanlarının katlanacakları işlerde sınır mevzubahis değildir. Bunların ellerine süpürgeyi tutuştursanız, hiç tereddüt etmeden kapıyı bacayı süpürürler; bir kürek verip, “Gidin umumi ihtiyaç yerlerini temizleyin” deseniz, konumlarını düşünüp de asla “Ben mi?” mukabelesinde bulunmazlar. İ’lâ-yı kelimetullah yolundaki hiçbir işi hafife almaz ve hiçbir vazifeden kaçmazlar. Çünkü, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkıyla ahlaklanmış ve “insanlardan bir insan” olmayı bahtiyarlık saymışlardır onlar.